Yağmur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yağmur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Şubat 09, 2012

Çamur Sıçratmadan Nasıl Yürünür?


Yağmurlu çamurlu günlerde yürümek zor, zor olduğu kadar üst başın çamurlanmaması için verilen çaba zahmetli çoğu zaman da sonuçsuzdur.

Dün bir arkadaşımla konuşurken, dert yandı bana.

Muzdaripim kıştan, hava koşulları değil az çok farketmez bir adımda baştan aşağı çamur ediyorum kendimi

Çocukken ben de öyleydim, evden çıktıktan bir kaç dakika sonra saatlerdir yürüyormuşcasına çamur sıçratmış olurdum arkama.

Hala dün gibi hatırlıyorum;

Yağmurlu bir kış günü annem elimden tutmuş beni okula götürüyor.

Ve diyor ki, önce topuk sonra parmak ucu

Böylece çamur sıçratmazsın üzerine

Topuk, burun

Topuk, burun

Topuk, burun

Diye çok yol almışımdır :)))

Faydası oldu mu derseniz;

Çooooook

Arkadaşıma da verince yağmurlu çamurlu havalarda yürüme tarifini

"ben tam tersini yapıyorum önce parmak ucu sonra topuk, 40 yaşında öğrendim bunu ama deniycem" dedi

Çocukken sorgulamamıştım bunun mantığını ama topuk yere daha sert basıyor parmak ucuna göre, yani önce parmak ucu sonra topuk yaparsanız splash diye bi ses çıkıp yerdeki sular o darbeyle bacağınıza sıçrar.

Naçizane bir tavsiye, yağmurlu, çamurlu günlerde demir bükey'den ileri sürüş teknikleri niyetine ileri yürüyüş teknikleri dört yapraklı yonca'dan

Perşembe, Ağustos 11, 2011

Bu Akşam

Yağmura, serinliğe öylesine hasrettik ki; sıkışan trafiğe, dereye dönen yollara, ayakkabımın içine dolan sulara, şiddetle yere düşen damlaların bacaklarıma sıçrattığa çamura rağmen kendi kendime gülerek; Allah'a şükrederek çektim bu fotoğrafı...

İstanbul -Merter 19:10

Çarşamba, Nisan 20, 2011

Çarşamba Pazarı

İstanbul'un en eski ve en büyük pazarlarından biri olan pazar çocukluğumun geçtiği Fatih'te olduğu için hatıralarımdaki yeri şüphesiz çok farklı.

7 ana cadde ve 17 sokak üzerinde kurulan pazarda aklınıza gelebilecek her şey var. Her mahalleye bir milyoncu mağazları açılmadan önce ilginç enteresan şeyleri bulabileceğiniz tek yerdi. Sadece ucuz ürünler değil, ithalatın böyle alıp başını gitmediği dönemlerde porselenler, mutfak eşyaları, kıyafetler, neler neler bulurdunuz.

Şimdilerde pek bir albenisi kalmamış pazarın.
Yağmurlu bir İstanbul sabahında en sakin en ıslak haliyle fotoğrafları işte böyle...

Siirt Kadınlar Pazarı'nın meydanı; Bozdoğan Kemeri'nin hemen arkasında Atatürk Bulvarı paralelinde


Bir zamanların en iddialı alanı olan kumaşçılar bile yerlerini başkalarına bırakmış. Kalanlarsa gördüğünüz gibi..





Gerçek sanmayın sakın plastik çiçeklerin hepsi

Evimizin vazgeçilmez lezzetleri mısır unu ve kara lahana alışverişimizin 40 yılı aşkın süredir vazgeçilmez adresi, "bizim beykozcular"...

Ben bu adamın gençliğini bilirim...

Perşembe, Ekim 14, 2010

Bi masal anlat bana...

Artık her geçen akşam biraz daha karanlık çöküyor yüreğime, güneş küsüp erkenden gidiyor evine. Hatta bazı gün hiç çıkmıyor yerinden.

Sokak lambalarının yalancı aydınlığı daha da mı karartıyor günü???

Sonbahar kışı geçirmeden ilkbahar yaza gelemiyor ki insan, dayanmak lazım


Ama dayanamıyorum :(((

Şubat'ın tam ortasında doğan birisi olarak kendime ihanet ediyorum sanmayın, benim doğduğum gün baharmış günlerden ağaçlarsa çiçekli...

Daha bir düşünceli, duygusal oluyor insan bu havalarda, bir kokudan, bir kelimeden neler neleeeeer geliyor aklına...

Yağmur, güneş...

Geçen sene bi masal anlatmıştı bana...

"Sabah kalktım hava buz gibi. Kış gelmiş artık dedim direnme. Çıkar bakalım en incesinden bi kazak. Kışa adım at sen de herkes gibi. İlk kez kazak giydim. Aslında kışın geldiğini kaloriferlerimiz yandığında anlamıştım ama aldırmamıştım. Bizimkilerin işgüzarlığı her sene erkenden yakarlar zaten demiştim. Sonra bi baktım botlarımı arıyorum çıkmak üzereyken. Hava puslu ve yağmurlu kış geldi dedim kendi kendime. Tabii bunu her farkedişimde yüzüm biraz daha asılıyo canım biraz daha sıkılıyo. Tam çıkıcam annem teyid etti kış geldi artık incecik çıkma dedi:( onu da dinledim daha kalın paltomu giydim. Çıktım motorla geçicem, arabamı parkettim bu seferde soğuk rüzgar haber verdi kışın geldiğini ama güneş de açmıştı aynı zamanda sanki benim gibi o da istemiyodu kışın gelmesini direniyodu benle birlikte ama ne fayda... Motora bindim. Güneşi de aldım yanıma. Gel dedim dostum en azından eşlik et bana karşıya kadar. Halimden bir tek sen anlıyosun:) Yolu yarıladık. O da ne? Güneşin bana bir de süprizi vardı. Karşımızda kocaman bir gök kuşağı. Haliçten mi Galatadan mı başlıyo, Kabataş yoksa Beyoğlunda mı bitiyo karar veremedim. Çünkü biz yaklaştıkça ona o yer değiştiriodu. Renkleri bu kadar net ve bu kadar belirgin bir gökkuşağı ilk kez görüyordum. Manzara mükemmel. Eski İstanbul üzerinde muhteşem bir gökkuşağı. Herkes fotoğraf çekme yarışında herkes mutlu herkes çocuklar gibi gülümsüyo. Yolculuk bitti indim. Güneş ve gökkuşağı hala eşlik ediyolar bana. Güneşi hissediyorum ama gökkuşağına dönüp bakmıyorum, onun bize eşlik ettiğini kalabalığın yüzündeki gülümsemeden ve fotoğraf çekmek için birbirleriyle yarışmalarından anlıyorum. Şöyle bir iç çekiyorum.  

Böyle güzel gelecekse gelsin be kış :))))))))))))"

Yine bi masal anlatsa biri bana, inansam, sarılsam...

Cuma, Eylül 24, 2010

Açım,Yorgunum, Ağlıycam...

Çarşamba akşamki bowling'ten kalma, kol,bacak, kalça, boyun ağrıları tam gününde etkisini gösterdi, dün ağırması gerekmiyo muydu bunların???

Tüm gün yüksek topukların üstünde ders anlatmak, öğrenciden öğrenciye dolaşmak ne kadar da yorucuymuş. 6'da çıktığım yatağıma şu anda uzanmak için yalvarıyorum biri ışınlasın beni evime...
Açım :((

Bütün gün ders öncesi ve aralarda dersin eksiklerini tamamlama koşturmacasında ne yedim ne içtim...
Ayaklarım korkunç ağrıyo, eve gidince tuzlu suda aromatik yağlarımla ağrılarını hafifletebileceğimi umuyorum
Gebze'den istanbul'a dönmek ayrı bir işkence...

Açım, yorgunum, huysuzum, PMS'min M'sindeyim,

Ağlamak istiyorum :(((

Sebepsiz

Belki sırf yağmur yağdığı için,

cama vurduğu için,

güneş battığı için...

Okuduğum kitaptaki halvetin ruh haline özenip, halvete niyetlenip kendimle yalnız kalmak için...

Son zamanlarda gördüğüm garip rüyalar, ilginç karşılaşmalar, tesadüfler, evrenin sorularıma; çok uğraştırmadan beni pat diye cevaplar verdiği için...

Kimle n'pacağımı bilmediğim için

Açııııım :(((
Ve hala köprüyü geçemedik :((((

Cumartesi, Eylül 04, 2010

Ahhh Eylül!!!

Bir geldi pir geldi...

Bunaltan sıcaklardan bir anda tir tir titremeye başlamak, vücud dengesini de ruh dengesini alt üst ediyor.

Bir gün önce sıcaktan bayılmak üzereyken, ertesi sabah esen rüzgarın o soğuk, keskin, içime işleyen, üzerimdeki cekete rağmen kollarımı bedenime sarma ihtiyacı hissettiren şiddeti yalnızlığımı vurdu yüzüme.

Sevmiyorum sonbaharı...

Sararan, kızaran, yollarıma serilen yapraklar size rağmen sevmiyorum onu...

Hele ilk soğuk rüzgarıyla odalarımın kapılarını çarptırıp içimdeki boşluğu hissettirdiği için bana; imkanı yok sevemem onu bu sene.

Salı, Temmuz 27, 2010

O ne yağmur o...


Sıcaktan kavrulurken akşam saatlerinde bi de baktık kara bulutlar sarmış dört bir yanı...

Arada bir bir ışık parlaması oluyor sanki derken, şim şim şimşekler çakmaya başladı...

Kavron yaylasından buzul göllerine tırmanırken ki maceramız geldi aklıma, çömesim geldi ama zaten serviste oturuyordum :))

O günkü şiddetli doludan yağar mıydı, yağsa da onun gibi olur muydu?

Tek tük iri damlalar ard arda düşerken şiddetli bir sağanağa dönüşüverdi

O kadar şiddetliydi ki duştan akan su gibi...

Acaba avucumuza döküp şampuanı bi köpürtüp bi de durulanmaya yeter miydi zaman???

Karadeniz yaylalarından sonra yağmurla daha bir samimi oldum. Islatsın beni sevineyim.

Ne yazık ki ben servisten indiğimde kaybetmişti şiddetini ıslandım ama istediğim kadar da çok değil. Tabi ki bu rahatlığımın ardında eve gidiyor olmamın da etkisini unutmamak gerek.

Perşembe, Temmuz 08, 2010

Düğünümüze 40 Kel

Pazar günü Hande'ciğimi evlendiriyoruz ama bugün kara bulutları görünce bir korku düştü içimize.

Rize'ye giderken başladığımız 40 kel bulma operasyonuna kaldığımız yerden devam ediyoruz. Ben gitmeden 28 kel bulmuştuk. Tatilin ilk 3 gününü kurtarmış, diğer günleri de bi yağmurlu bi güneşli idare etmişti.

Listeye devam (ilk 28'i eskiden kaldığı için biraz uzattık listeyi)

1. Bruce Willis
2. Andre Agassi
3. Murat Evgin
4. Erol Evgin (çok sağlam peruk kullanıyo, onu yazıp totemi tehlikeye atamam. o yedek listede) 5. Mustafa
6. Deniz
7. Salih
8. Mehmet Ali Birand
9. Bedük
10. Yul Bryner
11.Ulgar Manzakoğlu
12. Tonguç
13. Alper (H)
14. Mert (H)
15. Salih (E)
16. Salih (E)
17. Altay
18. Haşim (E)
19. Emin (O)
20. Hüseyin (E)
21. Emin (O)
22. Serhan (O)
23. Süleyman (H)
24. Süleyman Demirel
25. Rahim (E)
26. Ferit Şahenk
27. Celal (E)
28. Gürbüz
29. Cevdet
30. Burçin (H)
31. Deniz (H)
32. Göksel (H)
33. Veysel (H)
34. Burak (H)
35. Osman (H)
36. Şaban (H)
37. Selçuk (H)
38. Bülent (H)
39. Haydar (H)
40. Emre
41. Mehmet abi (H)
42. Aytaç (H)
43. Harun (H)
44. Cem (H)
45. Cüneyt abi (H)
46. Şefik (H)
47. Cemal (H)
48. Pierluigi Collina
49. Eren Talu
50. Seal

Pazar, Haziran 20, 2010

Karadeniz Yaylaları

Karadeniz yaylalarına devam ediyoruz...

Ancak bedenim İstanbul'da ruhum oradayken acı verici oluyor :((

Palakcur, Koçbaş ve Hüser yaylalarıyla devam ettik gezmelerimize. Ama Karadeniz'in vazdeçilmezi yağmur eşliğinde.

Biraz sulu ve soğuk bir tırmanış olmasına rağmen ekibimizin ve yayla insanlarının samimiyeti ve sıcaklığıyla çok keyifli bir hale geliyordu.


Karşılaştığımız yaşlı amca geceyi onlarla geçirmemiz için o kadar ısrar etti ki; içimiz burkuldu isteğini yerine getiremeyince. Hep birlikte resim çektirdikten sonra erkekleri fotoğraf karesinden çıkartıp sadece biz kızlarla da ayrıca bir fotoğraf istedi. İlk fırsatta bu fotoğraflardan bastırıp ona göndermeyi planlıyoruz.


Yayladaki rengarenk çiçekler büyülüyor insanı. Her biri ayrı bir kokuda ayrı bir renkte...

Bu güzel çiçekleri toplayan Şener'i ve yaylaları unutmak ne mümkün?

Her taşın altından çıkan sular bazen bir tahta, bazen de kamış saplı bir bitkiyle pratik bir çeşmeye dönüştürülüyor. Doğadan geldiği gibi akan suyun altına elinizi koyup kana kana su içmek, nasıl bir zevktir Allahım...

Minik buzağılara elinizi uzattığınızda meme zannedip parmaklarınızı emmeye başlıyorlar. Gülay'ın parmakları da bu durumdan nasibini aldı tabiki :))


Cumartesi, Mayıs 22, 2010

Günün Tadı

Sabah kalkıp balkona çıkmışsın, sakince yağan yağmur hüzünlü bir tazelik veriyor güne.

Günlerden cumartesi.

Mis kokulu güllerin üzerinde yüzlerce su tanesi

Kahvaltıda Nutella'nın üstüne anne yapımı portakal reçeli yayıla yayıla yerleşince, fotoğrafını çekene kadar kendini tutmak ne mümkün :)))

Pazar, Ekim 18, 2009

Yağmur

Az önce yağan sağnak yağmurun ardından çam ağacının iğnelerinin her birinin ucunda biriken su damlaları, akşam üzerinin hafif karanlığında sokak lambalarının ışığının yansımasıyla elmas taneleri gibi parıldıyor.

Ömrümde ilk kez bu akşam gördüm.

Daha önce görmüştümde mi farketmemiştim yoksa hiç görmemiş miydim?

Belki tüm koşullar aynı anda oluşmamıştı.

Sadece 30 saniye görebildiğim bu olağanüstü manzaraya radyoda çalmaya başlayan Lara Fabian - Adagio'yu ekleyin.

Karşı konulmaz bir istekle yazmak istedim. Tesadüf defterim ve kalemim hemen yakınımdaydı.

Her şey beni etkilemek için tek tek bir araya geliyor gibiydi. Bi süre sonra radyo kanalları arasında gezinirken uzun süredir dinlemediğim ama çok sevdiğim başka bir şarkı çalmaya başladı.

Nalan Altınörs >"Değdi Saçlarına Bahar Gülleri"

değdi saçlarıma bahar küleği
nazende sevgilim yâdıma düştün
sevenin bahtına bir güzel düşer

sen de tek sevgilim aklıma düştün
nazende sevgilim yâdıma düştün

gözlerim yoldadır, kulağım seste
ben seni unutmam en son nefeste
ey ceylan bakışlım, ey boyu beste

gurbette sevgilim aklıma düştün
nazende sevgilim yâdıma düştün

sensiz dağ yoluna çıktım bu seher
öksüz kumru gibi güller lâleler
"sen niye yalnızsın?" sordular eller

gurbette sevgilim aklıma düştün
nazende sevgilim yâdıma düştün

Pazar, Ocak 04, 2009

Kaçkarlara Yolculuk

İnce ince yağan yağmur altında pazarda alışveriş yaparken, tezgahların arkasında pazarcıların ısınmak için yaktığı kasa parçalarından gelen yanık odun kokusu ve yumuşak bir soğuk beni başka bir yerlere götürdü.

Olduğum yerden çok uzağa. Karadeniz yaylalarındaki bir köy evine. Anlık çok kısa bir şeydi.

Migros'tan dergilere bakarken Atlas çekti dikkatimi oysa kapağında beni öylesine de çok cezbeden bir şey yoktu. İtiraf ediyorum masa takvimi güzel olur diye aldım. Ama eve gelip de okumaya başlayınca Kaçkarların sonbahar kış resimlerinin beni çağırdığını anladım.


Bir yıl boyunca oralarda bir köy evinde yaşamak istiyorum. Dört mevsimini yaşamak, sobamı yakmak, toprağımla uğraşmak, güneşi, geceyi, soğuğu yaşamak istiyorum.

Şu an için böyle bir isteği gerçekleştirmemin imkansızlığını biliyorum. Ama ben yükselen bir balık olarak çok güzel hayal kurarım. Bazen kendimi çok bunalmış ve kaçamayacak hissettiğim durumlarda giderim o çok istediğim yerlere.

Geçen seneki Karadeniz tatilim yeterli görsel zenginliği de sağladığı için çok gerçekçi ve bana çok iyi gelen gerçeküstü seyahatler yapabiliyorum.

Onun için bu gece beni ararsanız Atlas Ocak 2009 sayısındaki Kaçkar fotoğraflarındaki yaylalarda bulabilirsiniz. Siz de gelmek isterseniz aman sıkı giyinin, çok soğuk oralar.

Cuma, Eylül 19, 2008

Terapi

http://www.netevren.com/resimler/kategoriler/buyuk/doga/firtina/2.jpg
Yağmuru seviyorum. Gök gürültüsünü ve şimşeği de.

Yağmur temizliyor tozu toprağı, kiri pası.

Gök gürültüsü benim bağıramayacağım kadar yüksek bir sesle titretiyor herkesi

Şimşekler öyle aydınlatıyor ki; gecenin karanlığında hiç bir şeyin aydınlatamayacağı kadar.

Bir anda. Gece-gündüz, gündüz-gece.

Üçü bir araya geldiğinde muhteşem terapi.

Ağlıyorum, bağrıyorum, yakıyorum geceye günü.

Bu yüzdendir ki bu üçlünün her gelişinde yanlarına sokulmaya çalışırım. Yüzüme çarpan damlalar, gözlerimi kamaştıran ışık, kulakları sağır eden gürültü beni de alır içine diye.

Asıl büyük fırtınaya az kaldı, ortada ne bağ bırakacak ne bahçe...

Pazar, Ağustos 17, 2008


Pek çok belirsizlikle gittiğim tatilden döndüm. Keşke tüm belirsizlikler böyle güzelliklerle dolu olsa.

Şimdilik kısa özetle sizi habersiz bırakmıyim dedim, çünkü tatilim başka bir yerde devam edecek. Ve tatilde internette online olmak benim en çok sinirime dokunan durum olduğu için ekran karşısında olabildiğince az durmak istiyorum. Kusura bakmayın.

Cuma akşamı Gelibolu'ya gidip iki gün orada tatil yaptıktan sonra pazartesi sabahı Assos'a hareket ettik. Ama ne tereddütlerle ne endişelerle. Çünkü pazar öğleden sonra Gelibolu'da inanılmaz bir sağanak başladı. Durmadan çakan şimşekler gökgürültüsü yağmur ertesi sabah 11'e kadar hiç durmadı. Bir ara elektrikler bile kesti fırtınanın şiddetinden.

Neyse ki kaderin karşıma çıkardığı Assos Kadırga Otel, sahibi Bayram bey ve personeli, deniz her şey o kadar güzeldi ki. Bundan sonra başka tatil mekanı arayacağımı sanmıyorum.

Tesadüf eseri çok görmek istediğim Assos Harabeleri Athena Tapınağı'nı gezdim. Ve müze kartım milli oldu :) Evinden uzaklarda kartının sana kapıları açması çok hoş.

Annemle bol bol yüzdük, insanın o denizden çıkası gelmiyor. Bi de yemekler o kadar güzel di ki, dönmek hiç hoşuma gitmedi.

Şimdi bir kaç resim detaylar ilk fırsatta. Çünkü size bir Assos rotası önermezsem olmaz :)

Athena Tapınağ'ndan Kadırga Koyu'na bakıyorum. Otelimiz burnun ön tarafında

Bir sabah annemle güneşin doğuşunu seyrettik.

Ve otelimiz. Bayram'ın Yeri. Assos Kadırga Otel. (Tamamen ayrı bir yazı konusu olmaya değer)

Assos Limanı. Ama orda kalmayı pek istiyceğimi sanmıyorum.

Cuma, Mayıs 16, 2008

Sabahlar

Sabah namazında; her sabah olduğu gibi pencereyi açıp dışarıya baktım bir süre.

Sabahın sessizliği, serininde etraftaki huzuru hissettim. Havaların ısınmasıyla bir iki kuş ötmeye başlıyor bu saatlerde. Günün en sessiz saatinde en güzel sesleri duyuyorum.

Rize’deki sabahları hatırlıyorum...

Güneşin ufukta yavaş yavaş yükselmesiyle aydınlanan güne merhaba diyen bir kaç kuşun sesine; ilerleyen dakikalarla bir kaç tane daha ekleniyor ve koro başlıyor. Bense terastaki divanda bu sesler arasında uykuya dalıyorum. Sonra yağmurun yapraklara ve topraklara değdikçe çıkardığı ses; yağmurun sesini duyuyorum.

Uyanır gibi oluyorum, sonra yeniden tatlı bir uykuya dalıyorum. Huzur işte bu an demiştim. Huzuru ve mutluluğu yaşadığın anda farkında olmak Allah’ın insanları verdiği bir hediye galiba.

O güzel sabahı sanırım hiç unutmayacağım.

Bu evde, bu balkonda

Pazar, Mayıs 04, 2008

Birikenler

Bu aralar çok sık yazamasam da; yazacak bir şeyleri kafamda sürekli planlıyor bazen resimlerini çekip malzemelerini toparlıyorum.

Son zamanlarda cep telefonumda fotoğraf makinesinde biriken resimleri bir yazıda paylaşmaya karar verdim. Çünkü onları başka uzun yazılara ertelerken sonsuza kadar ertelenme ihtimalinin güç kazandığını düşünüyorum. Bunları kafamdan silersem belki uzun süredir yazmadığım, birkaç kelimeyle başlayıp sonunu bilmediğim iç sesimin yazılarına vakit ayırabilirim.



Bir ara ne var ne yok bütün kavak ağaçlarını kesmişlerdi. Ama kavaklar geri döndü. Bu bahar Levent'te şiddetli kar fırtınaları var. Ben bu resme "pamuk yolu" adını verdim. Cuma akşamı servis kırmızı ışıkta beklerken ben de boş durmadım. Zaman benim için koşulları hazırlamıştı kaçıramazdım. Aslında geçenlerde çok güzel bir pozu kaçırdım hala ona hayıflanıyorum.

Sokağın ortasında ip atlayan kız çocukları ve onların yanında sırasını beklercesine sakince oturan kedi. Kaçırdım işte. Bazen hayat bize fotoğraf kareleri sunar, yakalarsan yakalarsın yoksa kaçar gider.

Merter'deki Vakko Binası. Daha doğrusu binasıydı. Fabrika binasının sağlam halini internette aradım ama bulamadım onunla çok daha anlamlı olacaktı. Gördüğüm, yaşadığım her şey benim için değerli. Bazen bu anlamsız bir bina, bir an, bir koku, bir kelime, bir resim bile olabilir. Ama beni biriktiren yaşadığım her an her nefeste gördüğüm, hissettiğim her şey.


Bizim evin yaramazından son fotoğraflar. Geçen hafta toz alırken benden önce dolabın içine girdi. Ulaşamadığı giremediği her yer onun için çok cazip. Nerdeyse onu dolabın içine kapatacaktım, çok meraklı vitrin süsü olmaya. Ve yeni arkadaşı filler.

Hele bir videosu var ki sormayın. Bloga yüklemeye çalıştım, aslında yükledim de. Ancak yayınladığımda açılmıyor. 24 MB'lık bir dosya olması bunun nedeni olabilir.

Maceramız şöyle; ona yasak olan bir odanın bir kaç cm ara kapısından içeri girmeye çalışmak. Ne yazık ki kapıdan sadece kafası geçiyor bedenini de geçirebilmek için girmediği şekil kalmıyor. En önemlisi de pes etmemesi gidip gidip geri dönüyor. Bir deneme bir deneme daha. Fatih'in torunu kapıları açmanın bir yolunu mutlaka bulacak :)

Ve bugün.

İstanbul'da bölgesel sağnak yağmurların yağdığı bence hoş bir pazar. Bir anda girdiğiniz sağnaktan 2 metre sonra kupkuru yolla karşılaşmak ilginç. Daha da ilginci Haliç köprüsünün Eminönü yönündeki şeritlerinde yani Mecidiyeköy yönünde yağmur yağarken diğer yönde sadece su zerrecikleri var. O da muhtemelen yandan gelen sular.

İlginç bir tesadüf daha; yazıyı yazmaya başlarken CD çalara Salih Saka'nın İstanbul Lounge albümünü koymuştum. Yağmurla ilgili yazıyı yazmaya başladığımda çalmaya başlayan şarkı "Yağmurla Gelen".

Yazının başında da dedim ya; hayat kendini ona bıraktığınızda öyle ahenkle akan bir nehir ki. Zorlukları, sevinçleri, hüzünleri, kederleri kendi yolunu buluyor.

Kafamda çok hevesli cümleler dolaşıyor. Yazmaya başlamam lazım. Beklettiklerimden kurtuldum ya onlar da saklandıkları yerden çıkmaya başlıyorlar galiba.