Salı, Eylül 23, 2008

Yeni Bir Hayata

Bu gezegende hiç birimiz yanlız değiliz aslında. Hatta bu satırları yazarken kainattan bir ses "hayır elbette değilsiniz" diyor gök gürültüsüyle...

Yaşadıklarınızı, hissettiklerinizi aynı anda yaşayan hisseden farklı bedenlerde farklı mekanlarda benzer ruhlar var aslında. Belki de o ruhla yan yanasınız ama bilmiyorsunuz bilmiyorum.

Bazı yazılarım var ki; kimi neyi nasıl anlattığımı çok fazla anlaşılmasın istediğim sadece kelimelere dokunarak yazdığım. Boşluklar bıraktığım.

Ama işte o eş ruhlar eş olaylar okuyanın kendi içindekilerle boşlukları dolduruyor ve artık o benim yazdığım yaşadığım değil onun hissettiği oluyor.

Geçenlerde de öyle oldu, o yazım çok sevdiğim ama içinde kopan fırtınaları bilmediğim bir dostumla iç dünyamızı kesiştirdi. Çok kolay anlatılmayacak paylaşılmayacak şeyleri döktük karşılıklı ortaya.

Demiştim ya; kimse kimsenin içinde gerçekten ne olduğunu bilmiyor aslında. En mağrur en mükemmel görünenlerin içinde kopan fırtınaları kimse bilmiyor. O sularda fırtına hiç olmazmış gibi geliyor.

Artık sıkıldım bu fırtına kelimesinden, bi türlü kopamayan koptuğunda kökünden söküp atamayan.

Ben güneş istiyorum artık. Bu sonbaharın en güzel ilkbahar olmasını diliyorum.

Pazartesi, Eylül 22, 2008

Uykusuz

Cumartesi gecesi Binbir Gece'nin tekrarının sonuna denk geldim. Sinir oldum Şehrazat'a bi huysuz bi huysuz adamı paralamaya yer arıyor. Saat 2'ye gelirken yattım. Ama ben oldum bir cin. Uykunun "u"su yok.

Kulağımın dibinde bir sivrisinek vızıltısı, kalkıp onla uğraşmaya mecalim yok. Sesini duymuyim diye kulağımı da örttüm. Sen gel göz kapağımı ısır. Bu nasıl bir intikamdır.

Aldım yastığı battaniyeyi salona gittim, kal kendi başına kendi kendini ye diyip onu odada tek başına bıraktım.

Ama ruhumdaki sivrisinek olduğu yerde duruyo. Saat 3 oldu yok. 3:30 yok. 4 oldu delirmek üzereyim. Ertesi sabah ta sınavım var. 8'de kalkıcam. Ilık bi süt içtim, televizyonu açtım. Gözlerimi kapatıp kendime uykum gelmiş numarası yapmaya başladım. Baktım kanar gibi oldu koştum yatağa.

4 saat sonra sınav, deli gibi yağmur yağıyor. Sınava girdim çıktım öğleden sonrakine daha vakit var eve dönüyim. Yanlış yöne giden otobüse binip 15 dakikada gideceğim yere 45 dakikada gitmeyi başardım. Eve gidince biraz kestiriyim dedim, uyudum uyandım daha da bi sersem oldum. Gecem gündüzüm karıştı, bi nevi jetlag oldum.

Ondan sonra o sınavdan hayır bekle.

Yok yok bu aralar her şey bi karıştı zaten, hatta biraz daha da karışacak.

Cuma, Eylül 19, 2008

Terapi

http://www.netevren.com/resimler/kategoriler/buyuk/doga/firtina/2.jpg
Yağmuru seviyorum. Gök gürültüsünü ve şimşeği de.

Yağmur temizliyor tozu toprağı, kiri pası.

Gök gürültüsü benim bağıramayacağım kadar yüksek bir sesle titretiyor herkesi

Şimşekler öyle aydınlatıyor ki; gecenin karanlığında hiç bir şeyin aydınlatamayacağı kadar.

Bir anda. Gece-gündüz, gündüz-gece.

Üçü bir araya geldiğinde muhteşem terapi.

Ağlıyorum, bağrıyorum, yakıyorum geceye günü.

Bu yüzdendir ki bu üçlünün her gelişinde yanlarına sokulmaya çalışırım. Yüzüme çarpan damlalar, gözlerimi kamaştıran ışık, kulakları sağır eden gürültü beni de alır içine diye.

Asıl büyük fırtınaya az kaldı, ortada ne bağ bırakacak ne bahçe...

Salı, Eylül 16, 2008

Hayat Bağları

Hayatta bazı bağlar vardır. Organik bağlar. Kimisi hoş bir ipten yapılmış, tarafları yormayan sıkmayan üzmeyen bunaltmayan. Aksine geçen zamanla karşılıklı emekten bir ipek kozasına dönüşen.

Ama bazı bağlar da vardır ki, kimyasal, biyolojik bağlar. Asit mi desem değdiği yeri yakıp eriten, balçıkla sıvanmış hiç bi yerinden tutamayıp tuttukça sizi de batıran mı desem.

Genel kabul görmüş hayat kuralları içinde atıp, satıp kurtulamadığınız, kurtulmaya çalışırken bile iç hesaplaşmayla acaba haksızlık mı ediyorum, yanlış mı yapıyorum tedirginliğiyle huzurunuzu kaçıran. Bi de iç yüzünü bilmeyenler...

Kehf süresinin şu ayetleri hiç bir şeyin göründüğü gibi olmadığını, bilmediğimiz bilemeyeceğimiz çok şey olacağını gösteriyor.

18/66. Musa ona: "Sana ogretileni bana hayra goturen bir bilgi olarak ogretmen icin pesinden gelebilir miyim?" dedi.
18/67-8. O: "Sen dogrusu benim yaptiklarima dayanamazsin, bilgice kavrayamadigin bir seye nasil dayanabilirsin?" dedi.
18/69. Musa: "Insallah sabrettigimi goreceksin, sana hic bir isde bas kaldirmiyacagim" dedi.
18/70. O da: "O halde, bana uyacaksan, ben sana anlatmadikca herhangi bir sey hakkinda bana soru sormayacaksin" dedi. *
18/71. Bunun uzerine kalkip gittiler; sonunda bir gemiye bindiklerinde, o gemiyi deliverdi; Musa: "Gemiyi icindekileri bogmak icin mi deldin? Dogrusu sasilacak bir sey yaptin" dedi.
18/72. Musa'ya: "Ben sana yaptigim islere dayanamazsin demedim mi?" dedi.
18/73. Musa: "Unuttugum icin bana cikisma, gucumun yetmedigi seyden beni sorumlu tutma" dedi.
18/74. Yine gittiler; sonunda bir erkek cocuga rastladilar, o hemen onu oldurdu. Musa: "Bir cana karsilik olmaksizin masum bir cana mi kiydin? Dogrusu pek kotu bir sey yaptin" dedi.
18/75. O: "Ben sana, yaptigim islere dayanamazsin demedim mi?" dedi.
18/76. Musa: "Bundan sonra sana bir sey sorarsam bana arkadas olma, o zaman benim tarafimdan mazur sayilirsin" dedi.
18/77. Yine yola koyuldular; sununda vardiklari bir kasaba halkindan yiyecek istediler. Kasaba halki, bu ikisini misafir etmek istemedi. Ikisi, sehrin icinde yikilmaga yuz tutan bir duvar gorduler, Musa'inin arkadasi onu dogrultuverdi; Musa: "Dileseydin buna karsi bir ucret alabilirdin" dedi.
18/78. O soyle soyledi: "Iste bu, seninle benim ayrilmamizi gerektiriyor; dayanamadigin islerin yorumunu sana anlatacagim"
18/79. "Gemi, denizde calisan birkac yoksula aitti; onu kusurlu kilmak istedim, cunku peslerinde her saglam gemiye zorla el koyan bir hukumdar vardi."
18/80. "Oglana gelince; onun ana babasi inanmis kimselerdi. ocugun onlari azdirmasindan ve inkara suruklemesinden korkmustuk"
18/81. Rablerinin o cocuktan daha temiz ve onlara daha cok merhamet eden birini vermesini istedik."
18/82. "Duvar ise, sehirde iki yetim erkek cocuga aitti. Duvarin altinda onlarin bir hazinesi vardi; babalari da iyi bir kimseydi. Rabbin onlarin erginlik cagina ulasmasini ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini cikarmalarini istedi. Ben bunlari kendiligimden yapmadim. \ste dayanamadigin islerin icyuzleri budur." *

Yani hayatta her bağ gün gelir kopar, kopabilir, kopması gerekebilir. İç yüzünü bilmeden de kimse -hayatta olmaz, nasıl olur, günah, yazık- demesin.

Pazartesi, Eylül 15, 2008

Pazartesi, Dolunay

Bugün pazartesi, çalışanlar için takvimlerden kaldırılması gereken bir gün. 52 tane pazartesi yaşıyorsak bir yılda, sendroma yakalanmadan atlatmayı başardığımız herhalde bir elin parmaklarını geçmez.

Bugün bir de dolunay var. Malum vücudumuzun %75'i su olduğu için iç dengeler de sapıtabiliyor. Biz kadınlar daha bir duygusal daha bir hassas oluyoruz. Hele bi de bu dolunay Balık burcunda gerçekleşiyor ki. (yükselen burcum balık)

En iyisi mi bugün kimse benle ilgilenmesin, bana nasılsın diye sormasın.

Cuma, Eylül 12, 2008

Dünyanın Sonu

Günlerdir Cern’deki deneyin dünyanın sonunu başlatıp başlatmayacağı tartışması yaşanıyor. Çok saçma bence.

Çünkü dünyanın sonunu getirmek için çalışmalar zaten bütün hızıyla sürüyor, yeni başlamadı ki. Deneyin hiç bir etkisi yok bu işte.

Zaten insanlar olarak doğayı büyük bir hızla yok etmiyor muyuz? Su kaynakları, ormanlar, diğer canlı türleri hızla tükenmiyor mu?

Cern’den korkmaya ne hacet.

Bize göre büyük, kainata göre küçük bir dünyamız var. Mutlu mesut dönerken ekseninde önce kalabalıklaşmaya başladı, hem de çok. Kalabalıklara yer yetmeyince ormanları yok edip yaşam hücreleri yaptılar kendilerine. Yapmaya da devam ediyorlar. Ağırlaştı dünya; neredeyse dönemiyecek hale geldi. –ki bilimsel araştırmalar da dünyanın dönüş hızının yavaşladığını tespit etmiş durumdalar-

Kalabalıklaşınca su yetmemeye, gıda yetmemeye, hava yetmemeye hiç bir şey yetmemeye başladı. Sunilerini yapalım derken daha fena kuruttuk kaynakları. Altında da üstünde de kalmadı bi şey; ne hazinesi varsa yerin yağmaladık.

Zincirin halkaları teker teker zayıflamaya başladı. Bence şu an zincir değil pamuk ipliği haline dönüştüler, kopması an meselesi.

Boşuna kimse Cern’de kabahat bulmasın.

Perşembe, Eylül 11, 2008

Dönüş Yazıları Çıkmıyor

Yazma stresi yaşıyorum bir süredir. Yazmak istiyorum ama yazacak bi şey gelmiyor aklıma. Yazacak bi şey bulamayınca yazamıyorum, yazamayınca strese giriyorum.


Papağanım gibi tüylerimi yolmam yakındır. Yazılara ara verince geri dönüşte sancılı oluyormuş. Bunu bir tek benim yaşamadığımı pazar günü Hürriyet'in ekinde Figen Batur'un yazısında anladım. Ki o profesyonel.

Figen Batur'un Hürriyet Pazar'daki yazısı

Yeniden bana dönersek, kendimi kandırıp sanki hiç ara vermemiş gibi yapıp ne bulursam yazmaya karar verdim. Çünkü dönüş yazısı -bu kadar beklediğimize değdi- dedirtecek bir şey olsun diye çabaladığım için bir türlü çıkamıyor zaten.

Sabah Sabah

Her sabah yeni bir hayat başlıyor aslında, her biri bir öncekine benziyormuş gibi gelse de bize. Bir kaç sabahtır işe gelirken servisten dışarıyı seyrediyorum. Çoğunlukla mahalle aralarından geçerken çünkü E-5'te gerçekten görülmeye değer bi'şi olmuyor.

En çok hayvanların yaptıkları hoşuma gidiyor sabah sabah gülümsetiyor beni.

Geçen sabah 3-5 köpek, inşaat için dökülen kum tepeciğini popolarıyla iteliye iteliye kendilerine koltuk bölümleri yapmış, içine oturmuş etrafı seyrediyordu. Biraz ilerdeki parkta oyuncakların olduğu kumların üzerinde de 3 tanesi kendinden geçmiş uyuyordu. Belli sabaha kadar etrafta dolanmışlar.

Bu sabah bi kedi ağacın dalları arasında diğeri aşağıdan yukarı ona doğru tırmanmaya çalışıyordu. Ama iyi niyetli mi kötü niyetli mi bilemiyorum.

Başka bir gün servis beklerken bir kaç metre ilerde bir köpek kaşınıyordu. Ama arka ayaklarından biri diz kapağının biraz üzerinden yoktu. Ve o ayağıyla kaşınmıya çalışıyordu. Çok üzüldüm, "yazık sana" dedim içimden. Kimbilir neler yaşamıştı. Biraz sonra oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi, bana bakmaya başladı. Biliyorum anladı ona yakınlığımı.

Ancak hayvanları çok sevmeme rağmen onlara dokunamam ben, korkarım dokunmaktan. Aslında bırakın bi köpeğin yanıma gelip oturması göz göze gelmemiz, ben onun olduğu yerden geçemez eve geri dönerdim çocukken.

Kısacası sabahları asık yüzlü insanları görmektense, sokaklardaki hayvanları arayıp bulursa gözleriniz hayata dair güzel şeyler çıkabilir karşınıza.

Cuma, Eylül 05, 2008

Ramazan 1,2,3,

derken bugün 5 oldu. Bi de bakıcaz 15, 25 ve 29. Günler çok çabuk geçiyor, zaman mı hızlı akmaya başladı biz mi onu çabuk tüketmeye başladık bilmiyorum. Filmlerde aradan günler günler geçtiğini göstermek için üst üste hızlı çekimlerle bir kaç saniyede güneş doğup, gün yaşanıp, güneşin battığı sahneler vardır ya. Aynen öyle yaşıyoruz biz de sanki. Birileri bize şaka yapıyor galiba.

Ama şaka olduğuna dair hiç bir işaret yok.

Bilim adamları zaman zaman bazı tezler üretir bizim aslında onu yaşadığımız söylerler. Son günlerde aklımda böyle bir tez var. Yaşadığımız her anın aslında kainatın bir yerlerinde yaşanmaya devam ettiğini, adım adım o parçalarında sırayla aynı şeyi yaşadığını söylüyor. Çok teknik detayları toparlamam mümkün değil ama şöyle hayal edin.

Ben şu an bilgisayarımın başında yazıyorum saat 18:00. Bundan 3 hafta önce saat 18:00'de deniz kıyısında dalgalarla oynuyordum. Benim parçalarımdan biri orada hala tatilini yapıyor ama onun da tatili bitecek 3 hafta onra o burada yazıyor olacak. Bense yani şu an yazıyı yazan ben başka bir şey yapıyor olacağım. Ama gerçek ben hangimiz bilmiyorum

Pazar, Ağustos 31, 2008

Ritmi Yakala

Koca bir yıl nasıl geçti anlamadım. 11 ay geçti ve Ramazan bu gece başlıyor. Son aylar nasıl geçti ben anlamadım. İnsanlar büyüdükçe zamanı yakalamıyorlar, oysa çocukken günler geçmek bilmezdi. Şimdi birinden diğerine yetişmek için çalabildiğimiz kadar çalıp başkalarına ekliyoruz ama yine yetmiyor yine bi şey anlamıyorsun.

Yaz geldi, hafta sonları tatilleri başlar derken dizimdeki menisküs yırtığına bağlanıp biraz hafiften geçirdim günleri. Dizlik çıktı tatile gittim geldim. Bir hafta sonra dizim daha şiddetli geri döndü. Artık merdivenleri iki ayağımı yan yana basıp inip çıkabiliyorum :( Sanırım artroskopi kaçınılmaz oldu. Yeter ki iyi oluyim ne yapılacağı önemli değil. Yoksa bu hayat çekilmez. Mecburen kesin çözüme kadar dizlik kullanmaya devam.

Bu haftasonu, dizliğe rağmen yapabileceğim ne varsa yaptım. Dans ettim :) Dizime ağırlık vermeden ama.


Şirketimizin toplantısı vardı Durusu'da. Toplantı, akşam yemeği, parti ve pazar sabahı ritim atölyesi çok güzeldi. Çalışma sonunda kullandığımız aletler de bizim oldu. Benim egg shaker'ım ve marakasım var artık :) bazılarının da darbuka ve zilleri. İyi bir organizasyondu çok keyifli geçti.

Cumartesi akşamki partimizde Direnen Mızıkacılar'la eğlenip dans ettik tam gecenin sonunda aniden bastıran sağnak yağmur da geceyi muhteşem finalle kapattı.


Yani Terkos Gölü'nden son haberler, cumartesi akşamı sıkı yağış aldı :)

Çarşamba, Ağustos 27, 2008

Bir An

Tatil resimlerini böyle ara ara yayınlarım artık. Bizim ufaklık ve abisi. Atlamaktan havuzda su bırakmadılar, ben de onların havada pozlarını yakalamak için az uğraşmadım.




Pide

O kadar tatilden sonra biraz da İstanbul'la ilgilenelim di mi?


Aslında fazla söze gerek yok, yukarıdaki resmi görüp de canınız çektiyse yolunuzu düşürün derim. Daha çok yeni. Sadece karadeniz pidesi var. Bana bir pide büyük gelir derseniz yarısını da yapıyorlar. Böyle gösterişli olanlar kıymalı pideler siparişinizi ona göre verin.

Yağız'la benim pidemin kalanını paket yaptılar, ne de olsa çocuğuz fazla geliyor :)

Burası neresi derseniz Bostancı köprüsünden İçerenköy'e doğru yol alın bulursunuz. Kaçkar Pide. İnternet sitesinde yol tarifi ve iletişim bilgilerini bulabilirsiniz.

www.kackarpide.com

Cumartesi, Ağustos 23, 2008

Assos Kadırga Koyu

Yıllardır Assos'a gitme hayallerimde kafamda tek bir otel vardı. Bütün planlarımı da onun üzerinden yapıyordum. Son dakikada ki maçın uzatmalarının oynandığı kritik dakikalarda olduğu gibi bir anda her şey değişti. Öncelikli önerim ilk defa gideceğiniz otel hakkında farklı şeyler öğrenmek için şikayet sitelerini mutlaka ziyaret edin. http://www.otelsikayet.com/ bu konuda mühim.

İnternetten yaptığım aramalar sonucunda gidebileceğimi düşündüğüm 4-5 otel kaldı elimde. Assos Park; Assos Kadırga, Yıldız Saray, Kabile, Sazlı Sardunya. Tek tek hepsini aradığımda biri hariç hiçbirinde yer yoktu, ancak bir kaç gün sonrası müsait olabiliyordu.

Sonuç Assos Kadırga Otel'di. Rezervasyon için sadece bir gecelik ödeme yaptığımdan kafamda tek bir düşünce vardı. Beğenmezsek sadece 1 gece kalırız, en kötü ihtimal Gelibolu'ya döneriz. Otelde kaldıktan sonra bırakın 1 gece kalıp dönmeyi planlarım müsait ve otelde yer olsaydı hiç şüphesiz misafirliğim uzun sürerdi.

Otelin sahibi Bayram Bey, otel sahibinden çok yaz tatili için evine gittiğiniz amcanız gibi. Klasik otel lobisi muhabbeti yok. Odalar basit, lüks arayanlar için çok uygun olmayabilir. Ama mis gibi kokan çarşaflar -mis gibi yumuşatıcı kokuyordu her şey-, rahat yataklar, sıcak su. Bana pek lazım olmadı ama klima, tv ve fön makinesi bile var. Kısacası temel ihtiyaçlarınız için yeterli.

Yarım pansiyon konaklayabiliyorsunuz. Yemekler nasıl anlatılır bilmiyorum ki. Doğal buğdaydan köy ekmeği, Ege'nin zeytinyağı, zeytinyağlıları, balık. Her akşam aynı saatte 100'ün üzerinde kişiye aynı anda servis yapmak büyük beceri bence. -Açık büfe değil- Her Ramazan yaşıyoruz aynı anda onlarca kişiye nasıl servis yapamadıklarını. Her şey sıcak her şey kıvamında Bayram'ın Yeri'nde.

Zaten burada otel mi restorandan, restoran mı otelden çıktı durumu var bana göre. Gün içerisinde sürekli dışarıdan yemek için gelenler oluyor çünkü.

Kadırga Koyu'nun en sonunda Kapheros tatil köyü var. Ondan önceki de bizim otel yani Assos Kadırga Otel . Bölgeyi tanımadığım için otelin tam yerini anlayamamıştım. Küçükkuyu'ya yaklaşık 25 km mesafede. Bu nedenle İstanbul'dan giderken Ayvacık üzerinden, İzmir'den gelirken de Küçükkuyu'dan üzerinden daha yakın. Bölgedeki pek çok otel çoğunlukla birbirine yakın konumlanmş olsa da bu oteli benim için özel kılan diğerlerinden uzak olması. Kocaman bir sahil sizin oluyor böylece. Bundan daha güzel ne olabilir ki, ses yok, kalabalık yok. Yolun bittiği yerdesin.


Denizi mavi bayraklı. Taşlı plajı temiz bir tatil yaşamanızı sağlıyor. Ancak denizden çıkarken biraz zorlanabiliyorsunuz, plaj ayakkabısı rahat etmenizi sağlar.


Eğer oralara kadar gitmişken Assos harebelerini de mutlaka görmeliyim derseniz en doğru yerdesiniz. Çünkü harebeler otelin hemen arkasındaki tepede. Arabanız olmasa bile minibüsle 5 dakikada Behramkale Köyü'nde; köy meydanından yukarı çıkan taş yolu da takip ederek Athena Tapınağı'ndasınız. Yol boyunca yöre insanını, taş evleri, tezgahlarda satılan limon kekiği kokusuyla kendinizden geçiyorsunuz.



Tapınak'tan dönüşte muhtarlığın yanındaki çay bahçesinde oturup minibüsü beklerken çayınızı yudumluyabilirsiniz. Öyle bir çay bahçesi ki tarihi bir sütun başlığını masa niyetine kullanıyorsunuz.




İstanbul Assos arası yaklaşık 400 km. Yol virajsız ve rahat olduğu için 3,5-4 saatte gidilebileceğini düşünüyorum. Ancak otobüsle gitmeyi tercih ederseniz Çanakkale üzerinden İzmir'e giden tüm otobüs firmaları işinizi görür en az 7 saat sabretmeyi göze alırsanız.

İlk fırsatta kuzenler arkadaşlar toplanıp bu güzellikleri tekrar yaşamayı planlıyoruz.

Son bir ayrıntı daha. Otelin nerede olduğunu daha iyi anlamanız için Google Earth destekli görüntüler.


Pazar, Ağustos 17, 2008


Pek çok belirsizlikle gittiğim tatilden döndüm. Keşke tüm belirsizlikler böyle güzelliklerle dolu olsa.

Şimdilik kısa özetle sizi habersiz bırakmıyim dedim, çünkü tatilim başka bir yerde devam edecek. Ve tatilde internette online olmak benim en çok sinirime dokunan durum olduğu için ekran karşısında olabildiğince az durmak istiyorum. Kusura bakmayın.

Cuma akşamı Gelibolu'ya gidip iki gün orada tatil yaptıktan sonra pazartesi sabahı Assos'a hareket ettik. Ama ne tereddütlerle ne endişelerle. Çünkü pazar öğleden sonra Gelibolu'da inanılmaz bir sağanak başladı. Durmadan çakan şimşekler gökgürültüsü yağmur ertesi sabah 11'e kadar hiç durmadı. Bir ara elektrikler bile kesti fırtınanın şiddetinden.

Neyse ki kaderin karşıma çıkardığı Assos Kadırga Otel, sahibi Bayram bey ve personeli, deniz her şey o kadar güzeldi ki. Bundan sonra başka tatil mekanı arayacağımı sanmıyorum.

Tesadüf eseri çok görmek istediğim Assos Harabeleri Athena Tapınağı'nı gezdim. Ve müze kartım milli oldu :) Evinden uzaklarda kartının sana kapıları açması çok hoş.

Annemle bol bol yüzdük, insanın o denizden çıkası gelmiyor. Bi de yemekler o kadar güzel di ki, dönmek hiç hoşuma gitmedi.

Şimdi bir kaç resim detaylar ilk fırsatta. Çünkü size bir Assos rotası önermezsem olmaz :)

Athena Tapınağ'ndan Kadırga Koyu'na bakıyorum. Otelimiz burnun ön tarafında

Bir sabah annemle güneşin doğuşunu seyrettik.

Ve otelimiz. Bayram'ın Yeri. Assos Kadırga Otel. (Tamamen ayrı bir yazı konusu olmaya değer)

Assos Limanı. Ama orda kalmayı pek istiyceğimi sanmıyorum.

Cuma, Ağustos 08, 2008

Tatile........

Tamam kabul ediyorum, ben durumu biraz abartmış olabilirim. Başıma gelenler kesinlikle kötü değil. Hatta oldukça iyi fırsatları içeriyor, ancak bazı geçmiş tecrübeler insanın şevkini kırıyor.

Detaylarını her şey netleşene ya da resmileşene kadar açıklayamıycam ama kesinlikle kötü değil. (evlilikle, evle ilgili falan da değil)

Bu aralar fazla yazamadım, bi de şimdi izne çıkıyorum. Bi süre daha yazamıycam heralde. İzin sürecim de maceralı başladı. Önce 28 Temmuz’du, sonra 1 Ağustos oldu ve nihayet 8 Ağustos bugün Allah’tan bir mani gelmezse iznim başlayacak.

Ne zaman çıkacağım kesinleşmediği için nereye gideceğime de bir türlü karar veremedim, orası uzak, burası kalabalık diye diye. Hadi en yakın Assos, Gelibolu konaklamalı fena olmaz dedim.

İki yıldır gitmek için can attığım yörenin bol yıldızlı nadir bir oteline tam kesin rezervasyon yapmak üzereydim ki, internette hakkında feci şeyler duydum. –ki geçen sene bu otele rezervasyon yapmış kardeşimin izni son anda iptal olunca iptal etmiştik- Allah’ın sevdiği kuluymuşum diyim. Şikayetler bir iki değil çoooooooook.

Sonuçta ben Assos’tan vazgeçmedim. Denize sıfır küçük motelleri araştırdım. Çoğunda yer yoktu, umarım bulduğumda hayal kırıklığı yaşamam. Bu tatil programsız belirsiz yola koyuluyoruz, nerden nasıl çıkarız, ne maceralar yaşarız bilmiyorum.

15 gün yokum ama kağıt kalemim yanımda olacak, umarım güzel şeyler çıkar.

Bu arada sıkıntılı yazılarıma ferahlatan yorum yazan herkese teşekkürler.

Çarşamba, Temmuz 30, 2008

Gecikmiş Yazılar

Az önce Sanem'in Afrodisias resimlerine bıraktığı yorum tetikledi beni. -Eskisi gibi yazmıyorsun- dedi. Haklı.

Oturup yazsam da bi yerlere, bloguma koymak için elim kalkmıyor. Birazdan okuyacağınız da böyle bir yazı. Temmuz'un ilk günlerinde yazılmış, yayınlanması gereken zaman çoktan geçmiş yerini bulamamış, benim gibi...

"Takvime bakarken farkettim de, 19 Temmuz’da blogum tam 3 yılını doldurmuş olacak. Yüzlerce yazı yüzlerce fotoğraf birikti hayatımdan geçen. Bir günlük tutsaydım içinde resimler olmazdı, bir günlük tutsaydım belki daha açık yazardım hissettiklerimi benden başkası okumıycak nasılsa diye kelime oyunlarıyla karıştırmazdım yaşadıklarımı. Ama o kelime oyunları hem hissettiklerimi herkese söylememi hem de taşıdığı anlamların bana kalmasını sağladı.

Yeri geldi sadece sözcüklerle ağladım, yeri geldi çığlık attım, güldüm, haykırdım. Yani o sözcükler var ya o sözcükler bana çok şey kattı.

Hele yorumlarınız bazen büyümeye çalışan yeni bir sürgüne dolanacak dal, temel kazısına destek veren istinad duvarı oldu.

Yazmak, yazdıklarını paylaşmak, okunduklarını, sevildiğini, eleştirildiğini bilmek bazen bu dünyada kendini çok yalnız hissettiğinde aslında hiç de yanlız olmadığını hatırlatıyor insana.

Büyüdüm diyemiyorsun hiç bir zaman, her gün kendinde yeni bir şey öğrenip biraz daha çözümlüyorsun kendini."

Salı, Temmuz 29, 2008

Afrodisias Antik Kenti

Blogumun sessiz takipçilerinden sevgili arkadaşım Dilek, haftasonu Aydın'daydı. Başka bir amaçla gitmiş olsa da Aydın'a, o da benim gibi her fırsatı her koşulu keşfetmek yeni şeyler görmek için değerlendiren birisi olduğundan Afrodisias Antik Kenti'ni de gezmiş.

Çektiği fotoğraflar gördüklerinin yanında hafif kalır ama bir kaçını da sağolsun bizimle paylaştı. Şüphesiz ilkbaharda muhteşem olur oralar fikrinde birleştik. Belli mi olur baharda bakmışsınız Afrodisias'ta biz :)




Teşekkürler Dilek :)

Afrodisias hakkında daha fazla bilgi için http://www.aphrodisias.info/

Pazartesi, Temmuz 28, 2008

Sokak Resimleri

Sokak Hatırası'nın sokak resimleri geldi. Yıl 2008


Roma Yolu diye bahsettiğim bir zamanlar kocaman taşlardan oluşan çukurlu yoldu. Yolun başında Mevlevihane Cami ve yanında türbesi var. Yol eskiden yukarıya doğru daha dardı ancak son yıllarda genişlettiler.

Sokaktan aşağı geldiğinizde sağa kıvrılarak devam ederseniz Camcı Yokuşu'na çıkarsınız. Fotoğrafta görünen ilk ev Emine Hanım Teyzelerin

Sola doğru kıvrılırsanız da Sancaktar Yokuşu'ndan aşağıya Fener'e inersiniz. Görünen ilk ev anneannemlerin eviydi.



Teşekkürler Aysun :)

Çarşamba, Temmuz 23, 2008

Sokak Hatırası

Zaman zaman yazılarımı nasıl yazdığım, nerden konu bulduğum gibi sorularla karşılaşıyorum. Mesela bu sabah servisle mahalle arasından geçerken yaşlı bir kadının, süpürmekten iyice küçülmüş bir süpürgeyle sokakla binaların girişi arasını süpürdüğünü gördüm...

O an aklıma Emine Hanım Teyze geldi.

Çocukluğumun geçtiği Fatih-Fener’de her bayram sabahı istisnasız başını Emine Hanım teyzenin çektiği süpürgesini kapanın geldiği çocukların büyük bir zevkle iştirak ettikleri sokak temizliği. Kapının önü değil, Mesnevihane Sokağı’ndan başlayıp Sancaktar Yokuşu’nun kesiştiği düzlüğü de içine alan koca bir sokak.

Mesnevihane Sokağı kocaman çakıl taşlarından oluşan yarı toprak yarı taş bir yoldu. Roma yolu derlerdi ne kadar doğru bilinmez. Bu yüzden çukurları çoktu. Kuytu bir sokak olması da herkesin gelişi güzel çöplerini atmasına neden olurdu. Bir dedem bir de Emine Hanım teyze sokağı temizlemeye çalışır, ardından yine çöp bulunca söylenirlerdi haklı olarak.

Bırakın sokağa çöp atanları, yediği şeyin kağıdını, çöpünü umarsızca sokağa atanları ne o gün anlayabiliyordum ne de bugün anlayabiliyorum.

Mahallede bina sahibi pek çok kiracısı olan 3-4 kadın vardı. Hepsi hükümet gibi, pek çok erkeği geri kesecek kadar yere sağlam basan. Bina sahibi dediysem tek başına değil, çocukları eşleriyle ortak ama yönetimin onlarda olduğu. Sözlerinin kanun olduğu.

Yalnız bu 3 kadının da ortak özelliği Karadeniz’li olmaktı. Rize ve Trabzon.

Anneannem, Emine Hanım Teyze, Seher Hanım Teyze, bi de Pakize Hanım vardı ama onu hiç tanımadığım için hakkında bi şey söyliyemiycem.

Konu konuyu açıyor, hatıra hatırayı çağırıyor.

Anneannem’le Emine Hanım Teyze’nin diğer bir ortak özelliği de bahçelerine dadanan çocuklarla mücadele yöntemleriydi.

Üzerlerine su dökmek. Ama aynı zamanda da anneannem mahallenin çocuklarına camdan sakız da atardı. Ama bahçede oynamak yasaktı. –Tabi ki bize değil- Sakız stokları kutu kutu TipiTip’ten oluşurdu.

Benim de bir ıslanma maceram var. Aslında sadece benim değil, Yavuz (kardeşim), Aysun (Emine Hanım Teyzenin torunu ve arkadaşımız) üçümüzün.

Hikaye komik.

Emine Hanım Teyze’lere oturmaya gitmişiz annemle, malum çocuklar oyun peşinde onlarla oturacak değiliz ya. Ablam uslu, hanım hanımcık yok öyle yaramazlık gibi bir derdi. Planımız neydi yada napıyorduk bilmem ama üçümüz bahçenin arsa tarafındaki kapısında, birimiz de tırmanmaya çalışıyor. Emine Hanım Teyze’de içine doğmuş olacak balkona çıkıyor bakıyor ki mahallenin çocukları yine bahçeyi zorluyor. İçerden su alıp her zamanki caydırma taktiğini kullanıyor.

Biz; sudan çıkmış balık.

Yukarı çıkıyoruz, ıslak.

- N’oldu size?
- Emine Hanım teyze su döktü.
- Hangi ara oldu bu iş?

Emine Hanım Teyze haklı olarak ne işiniz vardı sizin orda diyor ama bir yandan da üzülüyor.

(Aysun’cum sen de sokağın resmini çeker gönderirsen, yazıyı tamamlamış olursun)


Cumartesi, Temmuz 12, 2008

Gez de Nereye Kadar?

Bu cumartesi de öncekiler gibi bir müzeye gittim. Topkapı Sarayı'na. Çocukluğumda gitmiştim en son. O zamandan bugüne tabiki bir çok değişim geçirmiştir ancak ben sevmedim bu kez. Bir tek kutsal emanetlerin yeniden düzenlenmiş hali idare eder. O da eserlerden dolayı geçer not aldı. Mücevherlerin sergilendiği özel bölmeler bence fazla karanlık, saray mutfakları ve diğer pek çok bölüm o kadar havasız ki kendimi dışarıya zor attım. Savaş aletlerinin sergilendiği camekanların zeminleri son derece kirli görünüyor. Ya bugün ben huysuzdum, ya da gerçekten Topkapı Sarayı sınıfta kaldı. Ha bi de Konyalı'nın müze bahçesine yayılan yemek kokularını da söylemeden geçemiycem.

Yorulduğum ve sıkıldığım için bir tek Harem'i gezmedik. Onu da başka bir sefere artık.

Bu aralar anormal bir şekilde müze gezmemin nedeni tabi ki müze kart değil, çünkü karttan önce başlamıştım gezilerime. Ama artık ben de kendimden şüphe etmeye başladım, ruhumdaki bir şeyleri bu gezilerle mi örtmeye çalışıyorum acaba?

Yoksa tarihi eserlere, mekanlara sık sık gidip beni de içlerine alırlar buralardan götürürler ümidiyle onlara yakın olmaya mı çalışıyorum?

Biliyorum var aslında bir sorun, hem de uzun süredir ama neresinden tutup nasıl düzelteceğimi bilmiyorum. Çok şeyi yıkıp geçmek, yok saymak gerekiyor onun için.

Hatırlıyor musun bir liste yapalım önerisi getirmiştim. Bir yanına hayatımızdan çıkartmak istediklerimiz diğer yanına da eklemek istediklerimizi yazacaktık. Başlıkları yazdım renkli kalemlerimle, ortalarına da güzel bir çizgi çektim. Ama tek bir harf bile yazmadım eklemek çıkarmak istediklerime, yazamadım. Çünkü hayatımdan çıkarmak istediğim yok saymak istediğim öyle bir şey var ki. Çok karmaşık, çooooooooook.

Uzun zamandır kendimi pek yazmıyorum, biliyorum. Gezilerle, eğlencelerle oyalıyorum kendimi, sizi. Herşey yolundaymış gibi yapıyorum kendime, kendimle de konuşmuyorum ki bu konuları. Daha çok susan daha az konuşan biri oldum, kendimin sinirine dokunacak kadar.

Zaman tatil zamanı. Ben gitmek ama dönmek istemiyorum. Neresi diye sorarsan, orasını da bilmiyorum. Aslında gitmek de değil istediğim tam tarifini istersen, yok olmak.

Teşhis, depresyon.

Olabilir. Artık kim normal ki? Ama hepimiz normalmişiz gibi yaşıyoruz yada depresyon hayatımızın normali.

Yok yok o kadar kötü değilim endişelenmeye gerek yok ama sevildiğimi duymak iyi gelebilir.

Bi de bu aralar bana iyi gelen bi şey, biri var. Yeni bir şey değil aslında hep vardı. Son bir yıla kadar belki daha çok benden kaynaklı mutluluk ve mutsuzlukları çok uçlarda yaşamama neden olan; şimdilerde daha güzel, daha doğru, daha sakin bir yerlerde varlığını daha kuvvetli hissettiren huzur veren. Yanımda olduğunu bilmek güzel.