Hayatımdan İnsanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayatımdan İnsanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Nisan 21, 2011

Sokak Hatırası (Eksik Tamamlama)

2008'de yazdığım bir yazı için istediğim resimler gelmiş ama ben yayınlamamış çok ayıp etmişim...

Çok zaman geçti üzerinden unutmuşsunuzdur yazımı diye, hem fotoğraflar hem yazıyla 2. baskı :))


Zaman zaman yazılarımı nasıl yazdığım, nerden konu bulduğum gibi sorularla karşılaşıyorum. Mesela bu sabah servisle mahalle arasından geçerken yaşlı bir kadının, süpürmekten iyice küçülmüş bir süpürgeyle sokakla binaların girişi arasını süpürdüğünü gördüm...

O an aklıma Emine Hanım Teyze geldi.

Çocukluğumun geçtiği Fatih-Fener’de her bayram sabahı istisnasız başını Emine Hanım teyzenin çektiği süpürgesini kapanın geldiği çocukların büyük bir zevkle iştirak ettikleri sokak temizliği. Kapının önü değil, Mesnevihane Sokağı’ndan başlayıp Sancaktar Yokuşu’nun kesiştiği düzlüğü de içine alan koca bir sokak.

Mesnevihane Sokağı kocaman çakıl taşlarından oluşan yarı toprak yarı taş bir yoldu. Roma yolu derlerdi ne kadar doğru bilinmez. Bu yüzden çukurları çoktu. Kuytu bir sokak olması da herkesin gelişi güzel çöplerini atmasına neden olurdu. Bir dedem bir de Emine Hanım teyze sokağı temizlemeye çalışır, ardından yine çöp bulunca söylenirlerdi haklı olarak.

Bırakın sokağa çöp atanları, yediği şeyin kağıdını, çöpünü umarsızca sokağa atanları ne o gün anlayabiliyordum ne de bugün anlayabiliyorum.

Mahallede bina sahibi pek çok kiracısı olan 3-4 kadın vardı. Hepsi hükümet gibi, pek çok erkeği geri kesecek kadar yere sağlam basan. Bina sahibi dediysem tek başına değil, çocukları eşleriyle ortak ama yönetimin onlarda olduğu. Sözlerinin kanun olduğu.

Yalnız bu 3 kadının da ortak özelliği Karadeniz’li olmaktı. Rize ve Trabzon.

Anneannem, Emine Hanım Teyze, Seher Hanım Teyze, bi de Pakize Hanım vardı ama onu hiç tanımadığım için hakkında bi şey söyliyemiycem.

Konu konuyu açıyor, hatıra hatırayı çağırıyor.

Anneannem’le Emine Hanım Teyze’nin diğer bir ortak özelliği de bahçelerine dadanan çocuklarla mücadele yöntemleriydi.

Üzerlerine su dökmek. Ama aynı zamanda da anneannem mahallenin çocuklarına camdan sakız da atardı. Ama bahçede oynamak yasaktı. –Tabi ki bize değil- Sakız stokları kutu kutu TipiTip’ten oluşurdu.

Benim de bir ıslanma maceram var. Aslında sadece benim değil, Yavuz (kardeşim), Aysun (Emine Hanım Teyzenin torunu ve arkadaşımız) üçümüzün.

Hikaye komik.

Emine Hanım Teyze’lere oturmaya gitmişiz annemle, malum çocuklar oyun peşinde onlarla oturacak değiliz ya. Ablam uslu, hanım hanımcık yok öyle yaramazlık gibi bir derdi. Planımız neydi yada napıyorduk bilmem ama üçümüz bahçenin arsa tarafındaki kapısında, birimiz de tırmanmaya çalışıyor. Emine Hanım Teyze’de içine doğmuş olacak balkona çıkıyor bakıyor ki mahallenin çocukları yine bahçeyi zorluyor. İçerden su alıp her zamanki caydırma taktiğini kullanıyor.

Biz; sudan çıkmış balık.

Yukarı çıkıyoruz, ıslak.

- N’oldu size?
- Emine Hanım teyze su döktü.
- Hangi ara oldu bu iş?

Emine Hanım Teyze haklı olarak ne işiniz vardı sizin orda diyor ama bir yandan da üzülüyor.


Eskiden Roma yolu denen ara sokak günümüz sokak modasına uyarak parke taşı döşenmiş,

Fener'deki meşhur kırmızı kilise, kırmızı mektep'in kubbesini görüyor musunuz üst tarafta ??

Cumartesi, Ocak 01, 2011

Yeni yılın ilk günü insanlar nerelerdeydi?

Yılbaşı gecesi herkes eğlenir, içer, sabaha karşı uyur kalkamaz. 1 Ocak'ta ta şehre bir ıssızlık çöker hayalleriyle öğlen saatlerinde attım kendimi yollara, kafamda kurduğum güzergahta yol almak için...

İlk ulaşım aracım minibüsteki kalabalık, "Bakırköy Pazarı" diye uzatılan paralar şüphelendirdi; tramvaydaki durum şüphe ibremi aynı seviyede tutmaya evam etti. Ama Sultanahmet'te tramvaydan indiğimde arefe günü alışveriş merkezlerindekine benzer bir kalabalığın benim kucaklamasıyla şüphe şüphe olmaktan çıkıp gerçeğe dönüştü.

İmdaaaat!!! Kimse uyumamış, yememiş, içmemiş buraya mı gelmiş???


Pazartesi, Eylül 27, 2010

Günlük, Aylık, 6 Aylık


Blogum diğer adıyla web günlüğüm... Olsa da burası

Gizli bir mabedim gizli bir köşem elbetteki benim de var.

Tam 6 ay olmuş ona uğramayalı...

Karalaya, yaza çize, güle ağlaya...

Defterler internet çıktığından beri raflarda unutuldu sansanız da ben defterimi fotoğraflayıp onu da meşhur etmeye karar verdim.

Çok zorlanmayın okumaya fotoğraftan; 6 ay üzerine nasıl bir giriş yapmışım aşağıda okuyabilirsiniz.

Özel isimlerin ve olayların geçtiği bölümler tabi ki kadraja girmedi, blogun harfleri de işte tam orda bitiverdi.

Ama bilin ki ben iyiyim, hiç olmadığım kadar huzurluyum, mutluyum

Biri olmadığı, biri olduğu için değil; ben olduğum için...

"tam 6 ay olmuş bu defteri elime almayalı.

hiç mi bir şey olmadı?

Aksine, aynı yolunda akan nehrim, yolunu değiştirmeye çalışan irili ufaklıpek çok etkene yıllarca ne kadar direndiyse;

Şimdi de her yeni yolla kendini aşıyor

Okyanusa ulaşmanın tek yolu olmadığını, bazen buharlaşarak, bazen toprağa karışarak, bazen küçük derelere katılıp doğaya adadı kendini.

Okyanusa ulaşamasa bile geçtiği yerlere can vermek yetiyor ona...

Anlatacak çok şey, hayatıma giren bir çok yeni insan var...

defteri yeniden elime aldıran mutlaka bunu hayatıma not düşmeliyim dediğim en ilginci... "

Tam da burda kelimeler biter ;)

Pazartesi, Temmuz 28, 2008

Sokak Resimleri

Sokak Hatırası'nın sokak resimleri geldi. Yıl 2008


Roma Yolu diye bahsettiğim bir zamanlar kocaman taşlardan oluşan çukurlu yoldu. Yolun başında Mevlevihane Cami ve yanında türbesi var. Yol eskiden yukarıya doğru daha dardı ancak son yıllarda genişlettiler.

Sokaktan aşağı geldiğinizde sağa kıvrılarak devam ederseniz Camcı Yokuşu'na çıkarsınız. Fotoğrafta görünen ilk ev Emine Hanım Teyzelerin

Sola doğru kıvrılırsanız da Sancaktar Yokuşu'ndan aşağıya Fener'e inersiniz. Görünen ilk ev anneannemlerin eviydi.



Teşekkürler Aysun :)

Çarşamba, Temmuz 23, 2008

Sokak Hatırası

Zaman zaman yazılarımı nasıl yazdığım, nerden konu bulduğum gibi sorularla karşılaşıyorum. Mesela bu sabah servisle mahalle arasından geçerken yaşlı bir kadının, süpürmekten iyice küçülmüş bir süpürgeyle sokakla binaların girişi arasını süpürdüğünü gördüm...

O an aklıma Emine Hanım Teyze geldi.

Çocukluğumun geçtiği Fatih-Fener’de her bayram sabahı istisnasız başını Emine Hanım teyzenin çektiği süpürgesini kapanın geldiği çocukların büyük bir zevkle iştirak ettikleri sokak temizliği. Kapının önü değil, Mesnevihane Sokağı’ndan başlayıp Sancaktar Yokuşu’nun kesiştiği düzlüğü de içine alan koca bir sokak.

Mesnevihane Sokağı kocaman çakıl taşlarından oluşan yarı toprak yarı taş bir yoldu. Roma yolu derlerdi ne kadar doğru bilinmez. Bu yüzden çukurları çoktu. Kuytu bir sokak olması da herkesin gelişi güzel çöplerini atmasına neden olurdu. Bir dedem bir de Emine Hanım teyze sokağı temizlemeye çalışır, ardından yine çöp bulunca söylenirlerdi haklı olarak.

Bırakın sokağa çöp atanları, yediği şeyin kağıdını, çöpünü umarsızca sokağa atanları ne o gün anlayabiliyordum ne de bugün anlayabiliyorum.

Mahallede bina sahibi pek çok kiracısı olan 3-4 kadın vardı. Hepsi hükümet gibi, pek çok erkeği geri kesecek kadar yere sağlam basan. Bina sahibi dediysem tek başına değil, çocukları eşleriyle ortak ama yönetimin onlarda olduğu. Sözlerinin kanun olduğu.

Yalnız bu 3 kadının da ortak özelliği Karadeniz’li olmaktı. Rize ve Trabzon.

Anneannem, Emine Hanım Teyze, Seher Hanım Teyze, bi de Pakize Hanım vardı ama onu hiç tanımadığım için hakkında bi şey söyliyemiycem.

Konu konuyu açıyor, hatıra hatırayı çağırıyor.

Anneannem’le Emine Hanım Teyze’nin diğer bir ortak özelliği de bahçelerine dadanan çocuklarla mücadele yöntemleriydi.

Üzerlerine su dökmek. Ama aynı zamanda da anneannem mahallenin çocuklarına camdan sakız da atardı. Ama bahçede oynamak yasaktı. –Tabi ki bize değil- Sakız stokları kutu kutu TipiTip’ten oluşurdu.

Benim de bir ıslanma maceram var. Aslında sadece benim değil, Yavuz (kardeşim), Aysun (Emine Hanım Teyzenin torunu ve arkadaşımız) üçümüzün.

Hikaye komik.

Emine Hanım Teyze’lere oturmaya gitmişiz annemle, malum çocuklar oyun peşinde onlarla oturacak değiliz ya. Ablam uslu, hanım hanımcık yok öyle yaramazlık gibi bir derdi. Planımız neydi yada napıyorduk bilmem ama üçümüz bahçenin arsa tarafındaki kapısında, birimiz de tırmanmaya çalışıyor. Emine Hanım Teyze’de içine doğmuş olacak balkona çıkıyor bakıyor ki mahallenin çocukları yine bahçeyi zorluyor. İçerden su alıp her zamanki caydırma taktiğini kullanıyor.

Biz; sudan çıkmış balık.

Yukarı çıkıyoruz, ıslak.

- N’oldu size?
- Emine Hanım teyze su döktü.
- Hangi ara oldu bu iş?

Emine Hanım Teyze haklı olarak ne işiniz vardı sizin orda diyor ama bir yandan da üzülüyor.

(Aysun’cum sen de sokağın resmini çeker gönderirsen, yazıyı tamamlamış olursun)


Pazar, Kasım 25, 2007

Eski Günler

Dün 24 Kasım Öğretmenler Günü nedeniyle ortaokul ve liseyi okuduğum Fatih Kız Lisesi'ne gittim. Pek çok öğretmenimi gördüm, karşılıklı duygulu anlar yaşadık.

En çok da orta 3'teyken sınıf dergisi çıkarmamıza bize destek olan resim öğretmenim Selma İzmirlioğlu'nu gördüğümde. "Gözleri asla unutmam, gözlerini hatırlıyorum" dedi, konuştukça o günlere döndük.

Türkçe öğretmenimiz Saliha Çalışkan ablamı görünce "Yonca'mı Yeşim'mi?" oldu ilk sözü.

Bugün pek yazma havamda değilim, cümleleri toparlayamıyorum. Bir kaç resimle yazımı noktalıycam. Sonra toparlanırsam yine yazarım.



Bir zamanlar bu koridorlarda yürürdük.


Sınıfım. Bir zamanlar 3-A'ydı. En önde otururdum, ufak tefektim ya. Bizim zamanımızda karatahtalar büyük heveslerle marifetmiş gibi beyaz tahta olmuştu. Şimdi yine karatahta olmuş. Yazık o zaman harcanan paralara. Ve hemen üstte televizyon dolabı, kullanıldığına hiç şahit olmamıştık.


Ve öğretmenlerimiz, çoğu eskilerden.

Pazar, Kasım 04, 2007

Günün Sözü

"Kağıda değen kalem, kibritten daha fazla yer yakar"

Ülkü Takvimi hayatımın olmazsa olmazlarındandır. Alamadığım yıl çok önemli bir fırsatı kaçırmış gibi üzülürüm. Onun için son bir kaç senedir, işi daha sıkıya alıp yeni yıla 15-20 gün kala kırtasiyelere sormaya başlıyorum.

İşte bu satırlarda bir kaç gün öncesine ait sayfanın köşesindeydi. Sözü eksiksiz, söyleyeni ile birlikte yazmak için masamın üzerine koymuştum. Bu sabah ortalığı toplarken diğer gereksiz kağıtlarla birlikte buruşturup çöpe atmışım. Hatta yaprağa uzanırken -bu niye gelmiş buraya?- diye geçirdim içimden.

Ülkü Takvimi deyince en çok dedem gelir aklıma -hacıbabam-. Günü gelmeyen yaprakları kaldırıp arkasının okunmasına çok kızardı. Yapraklar kabarır, takvim tombul bir görüntü oluşturur. Ama ben bu gece, bunu hatırlaya hatırlaya sayfaları karıştırdım ama daha çok resimlerine bakmak için.

Bir de dedemin takvime bakıp, "Kasım 150, yaz belli demesini". Yakında Hızır günleri bitiyor. Bu günlerin özelliğini zamanı geldiğinde takvim yaprağından kopya çekip yazarım.

Renkli resimlerini severim bu takvimin, yenileşmeye uyup saman kağıt yerine daha kaliteli kağıda basılıyor artık. Ama resimlerin çoğu hala eski resimler. 70'lerin 80'lerin.

Pazartesi, Eylül 17, 2007

Okulun İlk Günü 25 Yıl Önceydi

Benim için okulun ilk günü bundan tam 25 yıl önceydi...

O kadar çok mu büyüdüm ben? Hayatımdaki bir başlangıcın üzerinden çeyrek asır geçti diyebilecek kadar çok...


Okullar açılıyor bugün. Cümbür cemaat herkes okullu oluyor. Artık bizim gibi okulla ilişkisi kalmayanlar bile, trafik nedeniyle okullu oluyor. Yani biraz milli meselemiz gibi bir şey.

Sabah yollarda formalı çocukları görünce ilkokula başladığım günü düşündüm.

Gülümsedim.

1982 yılı. Ben henüz 5 yaşındayım. Ablam ilkokula gidiyor ve ben de okula başlamak için deli oluyorum. Tutturuyorum; ben bu sene okula gidicem diye. Okula başlama yaşı 7. Daha küçükleri almıyorlar. Ben tehdit ediyorum; kendimi balkondan aşağı atarım diye. Okul müdürüyle görüşüp yaşımı büyütmek için mahkemeye veriyoruz. (Yani aslında bugün nüfusa göre 32 de olabilirdim) Mahkemeye gitmezseniz mahkeme düşer, okula müfettiş gelirse de yaşını büyütmek için mahkemesi var diye belgeyi gösteririz dediler.

Böylece Yavuz Selim İlkokulu'nda 1-H sınıfında 1966 numarayla eğitim hayatıma başladım, güle oynaya. -şimdiki çocuklar bırak okulu, yuvaya giderken bile ağlamaktan helak olup anne babalarını yuva kapılarında süründürüyor. Kesinlikle o da ayrı bir yazı konusu-

Başarılı bir öğrencilik hayatım oldu. Önüme konan engelleri aşmayı hep bildim. İnandığım için herkese karşı savaştım, hatta öğretmenime bile.

Eylül'de okula başlamışız ve 10 Kasım törenlerinde şiir okumak için 1. sınıflardan seçim yapacaklar. Öğretmenler sınıflarından seçtikleri öğrencileri esas seçme için gönderiyorlar. Sınıfta şiirimi okudum ama öğretmenim beni bir üst seçmeye göndermedi. Ertesi sabah yapılacak seçmenin yerini ve saatini bildiğim için, tutup annemin elinden seçmeye gittim. Ve beni seçtiler, bir de bizim sınıftan birisini daha. -Müdürün tanıdığı diyorlardı onun için ama doğru muydu bilmiyorum-

Bilmem belki o gün yaptığım haddini bilmezlikle mi, sadece başarılı bir öğrenci olduğum için sevilmeye devam ettim. Ama o ilk öğretmenle olan özel yakınlık hiç olmadı aramızda. Hatta gizliden gizliye bir çekişme bile yaşanmış olabilir. Fakat uzun boylu, zayıf, esmer, şık giyinen ve özellikle yüksek topuklu ayakkabılarıyla hayran olduğum bir kadındı herşeye rağmen. (Topuklu ayakkabı geçmişim o günlere değil, daha eskilere yürümeyi öğrendiğim annemin ayakkabılarını helak ettiğim döneme rastlar.)

O zaman yaptıklarıma bakınca; hala aynı cesur kız mıyım diye düşünüyorum bazen?

Büyümenin bedellerinden biri olsa gerek düşünerek atıyorsun adımlarını çünkü artık kaybedecek, kaybetmek istemeyecek kadar daha çok şey birikti hayatımızda. Bir yandan da hayat öğretiyor daha az talepkar olmayı, aslında biz izin vermesek olmaz ama. Vazgeçiyorsun kendinden, asgari müştereklerde yuvarlanıp gitmekle de idare edebilirim diyorsun. Ama bazen de durup; kendime nasıl bunu yapmışım, neden yapıyorum diye sorgulayıveriyorsun.

İşte o sorguladığın anlarda ne kurtarabilirsen hayattan, o kadar mutlu oluyorsun.

Pazartesi, Mayıs 21, 2007

Özlediğime... Dedeme

23 Mart sabahı internette dolaşırken gördüğüm kişisel bir web sayfası dedem için internet sitesi hazırlama fikrinin doğmasına neden oldu. Yayına başlama tarihi olarak da öldüğü gün olan 21 Mayıs'ın son derece anlamlı olacağını düşündüm. Ve o günden sonra hummalı bir çalışma başladı bende. Araştırdıkça, konuştukça, resimlere baktıkça dedemi daha çok yaşamaya hissetmeye başladım.

Kendi sitesi arifkaraduman.blogspot.com'da çok daha fazla detayı bulacaksınız ama benim duygularımı anlattığım yazının bir kısmını burda da paylaşmak istedim...

Her çocuk gibi şekeri çok severdim. Hacıbabamın cebinde de sürekli kaynana şekeri olduğundan annemden gizli ondan isterdim. İyi duymadığı için kulağına fısıldayabilmek için koltuğun kenarına çıkar, kapılara tırmanırdım. Ama her seferinde duymadığı için biraz daha yüksek sesle söyler ve anneme yakalanırdık.

Yan yana evlerde oturduğumuz için sıklıkla bize gelirdi. Bir şeyler okumak için bizde bıraktığı siyah kalın çerçeveli, bir camı çatlak, kırık sapı yerine ip bağlanmış eski gözlüğünü takmayı çok severdim. Çünkü onunla yere baktığımda düz yeri yokuş gibi görür ve yürümeye çalışırdım. Rivayet odur ki o gözlüğü takmaktan gözlerimi bozmuşum.

Hayatta hiç bir şeyden şikayet ettiğini, beğenmediğini görmedim. Makarnayı şekerle yemesini, çayı kaşık kaşık içmesini, her Milli Piyango çekilişinde mutlaka bileti olmasını, takvim yapraklarını büyük bir ciddiyetle okumasını, günü gelmemiş takvim yapraklarını açıp resimlerine bakıp yaprakların arasını kabartılmasından hoşlanmamasına, cebinden eksik olmayan kaynana şekerlerini, ellerini ovuşturup kuvvetle şaklatmasını, üzgünse of çekmesini, keyifliyse neşeli tekerlemeler söylemesini unutmadım.

Ve onu çok özledim.

Pazartesi, Ekim 30, 2006

Kavaklı Sadık Reis*

* Fener-Balat'la ilgili bir yazıda balıkçı olan Kavaklı bir Sadık Reis'ten bahsediliyordu. Bahsedilenin eniştem olup olmadığını anlayamadım ama tabir hoşuma gittiği için kullanmak istedim.

Rize'nin Çiftekavak köyünden Sadık Reisler. Atatürk'ün öldüğü zamanlarda bir delikanlı. Balıkçılık yapıyor. Çok sevdiği deliler gibi aşık olduğu bir kadınla nişanlıyken Beyoğlu'nda gezerken bir araba çarpıyor ikisine birden. Günler sonra kendine geldiğinde sevdiği kadını görmek istiyor. Önceleri göstermiyorlar, öldüğünü düşünmeye başlıyor. Sonunda sevdiği kadını üzerinde bir hemşire peleriniyle gördüğünde mutluluktan uçuyor. Koşup sarıldığında ise pelerinin altında bir kolunun olmadığını fark ediyor. Hastaneden çıktıklarında birinin kolu yoktu, diğerinin bir ömür onunla olacak ayağında hafif bir aksama vardı.

Gerçek aşk fiziğin üstündedir. Evlendiler. Tek koluna rağmen tüm işlerini kendisi yapıyor hatta balık bile ayıklıyormuş. Ama hiç çocukları olmadı. Güzel ve marifetli genç kadın hayatını normalmiş gibi sürdürse de içinde biriktirdikleri çok da fazla yaşamasına imkan vermemiş olsa gerek. Eyüp Mezarlığında Piyer Loti'nin hemen aşağısında son yerine gidiyor. 30 Ekim 2000'de de sevdiği adam.

Büyük aşkının üzerine başka bir aşk yaşamasa da 70'lerde teyzemle evleniyor. 74'te bir kızları oluyor. Ve hayat sürüyor.

Eniştem Haliç'te balıkçılık yapardı. Çoğu zaman canlı hamsileri getirir suya koyar biz de onların yüzmelerini keyifle seyrederdik. Misafiri, misafir ağırlamayı çok seven eli açık bir insandı. Orda kaldığımız gecelerde yatsı namazını kılıp eve gelirken mutlaka bize seveceğimiz şeyler getirirdi.

Küçük Mustafa Paşa semtinin en hatrı sayılır, sözü dinlenir, emin kişisiydi. Balıkçılık dışındaki zamanlarda takım elbisesi, kravatı, yazları hasır fötr şapkası, kışları da siyah bere şapkasıyla her zaman şık her zaman kendine özenliydi.

70'lerine geldiğinde ben daha 19'um diyebilecek kadar da gönlü genç, yaşam dolu bir insandı.

Perşembe, Nisan 06, 2006

63 Yıl Önce Bugün

Bir kitabı başaşağı çevirip silkelediğinde içinden tek tek kelimeler düşebilse ortalığa ya da bu kelimeler toplanıp bir gün kendi kitaplarını bulmak üzere yola çıkabilse...

Çok çocuklu bir ailenin herhangi bir çocuğu. Yaşanmamış bir çocukluk. Bir dağ, oradaki köy evi, karanlık gece. Evden eve, odadan odaya kaçırılan bir giz. İstanbul’a giden vapur. Hiç mutluluğa açılmamış çeyiz sandığı.

Tercih etmeden, zorunda kaldıklarını yaşamak. Eski bir köşkün bir odası. Güzel çocukların güzel annesi. 80’lerde iki erkek çocuk büyütmek. İçindeki karanlığa inat; renkli, simli iplerle işledikleri.

Komşular, arkadaşlar, kalabalık ama hep yalnız. Eski şarkılar gibi; Sevemedim Kara Gözlüm, O Ağacın Altı. Erken bulup çabuk kaybettikleri.

Şimdinin politikacısı, tiyatro oyuncusu belki de.

Torunlarının bir tanesi.

Evlendirdikleri, inandıkları, sevdikleri, atsa da görmese de sevmekten vazgeçmedikleri.

Kaçan, kovalanan ama hep yakalanan.

Vefakar, cefakar, sebatkar, emektar, kadere sitemkar, dosta davetkar.

İsm’aileden gelse de, alttan alsan da hayatı er’olmuyor beklenenler.

63 yıl önce bugün

Pazartesi, Nisan 03, 2006

Hatıraların Gözyaşı

Bizi biz yapan hatıralarımızdır. Yaşadıklarımız, yaşadıklarımızdan kaybolup gitmeden bize kalanlardır. Ne kaldığınıysa üzerinden yıllar geçince anlarsınız. Tıpkı bir şarap gibi yıllar geçerken yaşadığı değişimde ya bir sirke olacaktır, ya da tadına doyum olmayan keyif veren bir tutku.

Çocukluk anılarımın olduğu anneannemle dedemin evindeki mutfakta belki de son kez bulaşık yıkadım dün. Daha uzun sürmesini dilediğim keyifsiz bir işti aslında ama orada yaptığım son şeydi. Taburenin üstüne çıkıp pek çok kez bulaşık yıkamışımdır, dedemin kenarını delip asılması için pembe naylon bir ip geçirdiği mavi yeşil arasında değişik bir rengi olan bulaşık leğeninde.

Şimdi kalçamın hizasına gelen sarı döküm Auer vezüv fırının ocağına yetişmek için tabure üzerine çıkarak anneannemle sebzeli bulgur pilavı yaptığımız günü hatırladım. Arkamdaki tel dolap, her zaman benim de içinde olmak istediğim küçük bir oyun evi gibiydi hiç içine girmesem de. Tabakların durduğu raflar, mutfakla yemek odasını birbirinden ayıran gri dar kapının tümseğinde oturduklarım, üzerinden atladıklarım, zıpladıklarım neşeli günlerim kötü bir hüzün bırakıyor içimde bir kaç damla gözyaşıyla birlikte.

Tavanda asılı eski avize, çekmeceli eski yemek masası, pek çok kişiye anlamsız gelebilecek bir yazının olduğu kırık eski bir çerçeve. Eskiyi, onları, onlarla geçirdiğim günleri hatırlatan ne varsa olduğu yerde öylece dursun istiyorum.

İnsanın canı daha mı çok yanıyor ağrısı arttıkça , yoksa canı yandıkça ağrısı daha mı çok artıyor?

Pazartesi, Mart 13, 2006

Bir Şarkı

Dargın değilim dese de şarkının sözleri, ben ne kadar inkar etsem de kırıldığımı; keyifle dinlediğim günleri hatırlatıyor.

Tam tanımı olmasada bir kokunun hatırlattıkları gibi parça parça birleşemeyen birleştirmek istemediğim... O mevsim, karanlığı aydınlatan ışık, tebessüm... Hiç bir şey bana o zaman hissettiklerimi hatırlatamasa da, tek bir şarkı o kadar çok şey hatırlatıyor ki.

Ne hissettiklerim ne de o gerçekti. Garip bir rüyaydı gördüğüm sadece. Gerçek olsaydı böyle hissetmezdim biliyorum . Gerçekten sevdiğimden, halen de sevmekte olduğumdan beklediklerimi yapmasıydı rüyayı yaratan.

Yani hepimizin her zaman çok kolayca düştüğü yanılgı. Yansıtma. Olmayan ama olmasını istediğimiz yerine olanı yamamak. Ve bu yamaya en çok da kendimiz inanmak. İnsanın kendine yaptığını dünya toplansa yapamaz. Hele bir de kadınsa, kadının ilişkisiyse-sevdiğiyse bu; tüm kainat bir araya gelse yapamaz kendine yaptıklarını.

Çarşamba, Şubat 15, 2006

Abla Mektubu (İyi ki Doğdun Kardeşim)


Kardeşimiz çoğumuzun ikinci yarısıdır...

Büyürken yoldaşımız, yaramazlık yaptığımızda suç ortağımız, oyun oynarken arkadaşımız, sırlarımızın ortağı, küçülen kıyafetlerimizin ikinci adresi -pek çok küçük kardeş bu durumdan şikayetçi olsa da-. Odamızı paylaştığımız ilk kişidir, hastalandığımızda annemizden
sonra ikinci hemşiremiz olur.

Benim kim olduğumu merak ettiyseniz;

Bugün size kardeşimi anlatmak için burda ilk defa yazıyorum.

Çünkü bugün 15 Şubat kardeşimin doğum günü...


Bir kızkardeşimin olması çok güzel bir duygu, biz her açıdan birbirini tamamlayan bir ikiliyiz; elmanın diğer yarısı gibi. Zaman zaman anlaşamadığımız her kardeş gibi aynı fikirde olmadığımız durumlarda olmuştur. Otuz yıla yaklaşan birlikteliğimizde liseye kadar aynı okullarda hemen hemen aynı öğretmenlerden eğitim aldık. Belki de bu yüzden aynı filmleri beğenir, bazen farklılık gösterse de aynı kitapları okumaktan zevk alırız. Tip ve tarz olarak da birbirimize benzediğimiz için hiç tanımayanlar bile kardeş olduğumuzu anlar. Hatta bazen bizi aynı kişi bile zannetikleri olur.

Aramızda 2,5 yaş olmasına rağmen çocukken annemin bizi aynı giydirmesi nedeniyle çoğu kez ikiz sanarlardı. -Hala sananlar var- (O zamanlar kızkardeşim buna çok kızardı). Bugünse o zamandan gelişen giyim zevkimiz ve ölçülerimizin de aynı olması nedeniyle ortak giyim zevkine dönüştü. (Artık ikiz gibi giyinmek eğlencemiz oldu)



Onun fikirleri benim kararlarımı etkiler, yazılı yada görsel onun fikrini almadan içim rahat etmez -bazen kendi bildiğimi okusam da- Bizim çocukluğumuz büyük bir terası olan balkonlu bir evde geçti. O balkon bizim oyunlarımızın merkeziydi. Hele yazın kimi zaman evimiz, kimi zaman sokağımız, kimi zaman tiyatro sahnemiz, kimi zaman da birbirimizi ıslattığımız bahçemizdi.

Abla kardeş ilişkimiz her zaman birbirini tamamlayan, sorumlulukları paylaşan sıcacık bir bağla bugünlere geldi. Bugün kızkardeşimin doğumgünü, ben de duygularımı onun ekranından
paylaşmak istedim.



"İyi ki doğdun, bu yıl bütün istediklerinin gerçekleştiği bir yıl olsun. Her zaman ablasının kardeşi olsun"

Yeşim

Pazartesi, Şubat 13, 2006

Sevgilim...

Yağız'a "sevgilin var mı" diye sorduğumda "var" yanıtını alınca şaşırdım. Kim olduğunun cevabı ise oldukça anlamlıydı.

"Ahmet Topçu" yani babası.

Sevgilim demek için gerçekten sevmek yeterli aslında. Anne, baba, çocuk, eş...



Fotoğrafta da Yağız ve diğer sevgilisi "annesi"

Masumca hiç bir karşılık beklemeden sevdiğimiz; aslında sevgilimiz.

Geri kalan sadece tüketim artırıcı, gereksiz yere insanları birbirine küstüren, sevdirmekten çok yarışa sokan, yalnızları mutsuzluğa iten, bazen içten gelmeyen adet yerini bulsun diye yapılan zorlama bana göre.

Cumartesi, Kasım 26, 2005

Çarşamba, Kasım 23, 2005

24 Kasım

Herkesin hayatının bir döneminde mutlaka kendisinde özel bir iz bırakmış öğretmenleri olmuştur. Belki çok sevdiği, belki de mutlu anılarla hatırlamadığı ama mutlaka bir izi olan...

Bugün ben de küçük yada büyük hayatımda izleri olanları yazmak istedim. Kimbilir belki farklı şehirlerde farklı zamanlarda aynı insanlar geçmiştir hayatımızdan.

Fatih Kız Lisesi’ndeki türkçe öğretmenim Cihat İnan. Konusunun sadece kendisi olduğu bir yazı yazabileceğim kadar özel bir insandı. Aynı zamanda benim onu tanımamdan yıllar önce şimdi hakim olan kuzenimin de öğretmeni olması; farklı zamanlarda aynı insanların hayatımıza girmesinin hoş bir kanıtı.

En yeteneksiz olduğum derslerden biri resim olmasına rağmen öğretmenimiz Selma İzmirlioğlu zarafeti ve başlı başına kişiliğiyle asla unutmayacaklarımdan biridir.

Matematiği hiç sevmesem de babacan tavırları ve bıyıklarıyla kendisini çok sevdiğim Niyazi Özmen.

Güler Yücel; unutmak mümkün değil. Türkiye haritası çizmeyi hepimize öğretmesi -hala bakmadan Türkiye haritası çizebiliyorum-;disiplini ve derslerde bacaklar bitişik, eller dizlerin üzerinde, sırt dimdik oturma zorunluluğumuz... 2 metreyi aşan boyu, tarih kitaplarında yazmayan ilginç olayları anlatması, o dönemlerde master yapması, jest ve mimikleri ve inanılmaz zor sınavları ile tarih öğretmeni Ercan Aköz. Sadece bir sene dersime giren tam bir İstanbul beyefendisi edebiyat öğretmeni Hilmi Serim. Okulun disiplin kurulu üyesi, sürekli kızgın ve kırmızı bir suratla gözlerini kocaman açarak dolaşan ve bağıran herkesin korkulu rüyası müdür yardımcısı ve sanat tarihi öğretmeni Sevil Balaban. Ta ki dersime girene kadar ben de kendisinden korkar ve hoşlanmazdım. Ancak tanıdıkça çok sevdiklerim arasına giren ve neden böylesine kızgın ve sinirli olduğunu anladığım bir insan. (Bir kız lisesinde yönetici olmak gerçekten zor)

Okulun tek müzik öğretmeni Sadi Korkmaz kemanıyla gelirdi derslere. Felsefe, mantık, psikoloji ve sosyoloji derslerimizin tek hocası Ayşe Ağazat. Sapsarı saçları, renkli gözleri ve biraz soğuk tavrıyla öğrencilerine uzak gelse de; ben sıcak ve samimi yönünü görebilecek kadar sevgi ve saygı dolu bir ilişki kurmayı başarmıştım kendisiyle.

Kendilerini emekli olduktan sonra tanıdığım hiç öğretmenim olmamış iki özel insan Recai ve Gülder Özer. Çocukları taparcasına seven gerçekten karıncayı incitmekten korkarcasına konuşan, hareket eden mükemmel insanlar. Son bir kaç senedir kendilerini ihmal ettiğim; ama bu yazıyı yazarken ara verip, seslerini duyup çok mutlu olduklarım.

Umarım bu yazımı okuduktan sonra siz de ihmal ettiklerinize ulaşmayı denersiniz. Eminim sizin kadar, belki de sizden çok mutlu olurlar.

Pazartesi, Kasım 14, 2005

...

Yerdeki yumuşak minderde oturmuş masa lambasının loş ışığında bugünlerde tekrar tekrar dinlemekten zevk aldığım "Aşkları en güzeli" kulağımda, yazmak; kendime yaptığım bir terapi aslında.

Huzuru bulmak için çıktığım yolu bulmak için kelimeler önde ben arkada ilerliyoruz. Gecenin sonunda kim yolunu bulup çıkar kim yolunu kaybeder kaybolup gider... Bilinmez.

Düşünceler, duygular bazen o kadar çabuk birinden diğerine geçiyor ki sahibi sen olmana rağmen yakalamakta zorlanıyorsun. Bu akşam her zamankinden çok şey var.Yolunu bulup kağıda dökülebilseler onlar da ben de rahatlayacağız ama içeride birbirlerine karışmakta ısrarcılar.

Bu akşam eve gelirken bir sevdiğimi düşünüyordum, sonra bir diğerini düşünmeye başladım. Onunla hesaplaşamadıklarımı kendimle hesaplaşmaya, ona söyleyemediklerimi kendime söylemeye çalıştım; okuduğum kitabın arasında boş küçük bir sayfaya... Kaybolmasınlar diye. Bundan sonra yanımda daha çok kağıt bulundurmak konusunda bir hatırlatma yaptım kendime; böyle acil durumlar için.

Sonra çok sevdiğim ve saygı duyduğum ama şimdi hayatta olmayan başka birisi geldi aklıma. Ortaokul yıllarıma etkisi, sonraki yıllarda süren diyaloğumuz, hastalığı ve ölümü. Şimdi olsa yorumları, yazılarım, bloğum için düşünceleri. Ve mutlaka bu sayfalarda onun hakkında yazacağım yazının cümleleri...

Karanlık sokakta yağmur yağarken şemsiyenin korumasında olduğum için şükrettim. Sarı yapraklara ve su birikintilerine basmamak için sağlı sollu kaldırımda yürürken; önümdeki köpek ve sahibini gördüm. Nasıl bir özveridir yağmurda onunla yollarda olmak.

Köpeği olan bir arkadaşım geldi aklıma ve nedense birlikte çapkınlığa çıktıkları (yok öyle bi'şey aslında hayalgücümün oyunu)

Ve yağmurda biraz daha yürümek istedim sadece...

Cuma, Eylül 09, 2005

Bugün 9 Eylül


Takvimler bugün 9 Eylül'ü gösteriyor.

Tarihte bugün diyebileceğim kadar çok olay aynı gün olduğu için bugünü özetlemek istedim.

İzmir'in kurtuluşu.

Yakın bir arkadaşımın evlilik yıldönümü; Arife ve Ümit...
(şimdilik!) Altan'la genişleyen ailenize nice mutlu yıllar dilerim.

Yapı Kredi Bankası'nın kurulduğu gün.

Ve çok sevdiğim birinin doğumgünü... İyi Ki Doğdun!

Çarşamba, Temmuz 20, 2005

Gül Kokusu


Her şeyin gerçeğinin kokusu o kadar uzaklaşmış ki bizden. Ne kadardır gerçekten gül gibi kokan bir gül koklamadığımı elime sürdüğüm gül kokulu kremle farkettim. Ben gerçek gül kokusunu bilecek kadar şanslıyım.

Acaba gerçekten Isparta'nın sokakları gül mü kokuyordur? Sürekli böyle bir koku bilmem ki nasıl çarpar insanı...

Anneannemin bahçesinde Rize'den getirip diktiği güller vardı. Benim için her gül kokusu onlar demek. Beyaz dikensizdi; diğerleri pembe ve de kırmızıydı. Ama kokuları; burnunun ucuna yapıştır ve saatlerce öyle nefes al.

Bahçenin kapısı kilitli; etrafı telle sarılıydı. İçeriye sadece anneannemle -hacıannemle- girebilirdik yada teyzemlerle. Güller açmışsa mutlaka koklardım. O zamanlar o kadar çok koklamışım ki demek halen daha çok nadir de olsa kokularını duyuyormuşum gibi geliyor.

-bir iki sene önce hacıannemin güllerinin kokusunu hissettiğimde böyle bir yazı daha yazmıştım. ama o zaman kokuyu hissettirecek ne krem vardı ne de başka birşey. Sadece duygularımın bir oyunu -

Hanımeli de vardı; bahçenin yan duvarını sarmış. Bir de onların kokusu. Şimdi de nerde bir hanımeli görsem koklamadan geçmem ya da bir dal kırıp vazoya koymadan. Bahçedeki sebzeler yada meyvalar beni hiç ilgilendirmedi. hiç açtığına şahit olmadığım mandalina ağacı; incirler olduğunda çıkmamıza izin verilen incir topladığımız ağaç. Lahanalar ve sümüklüböcekler:))

Bahçenin o haliyle bildiğim kadarıyla hiç resim yok. Tahta kafesli kapısı; bahçenin etrafını saran ince telleri; çiçekleri; sümüklüböcekleri; annemin taburesine oturup bizi yönlendirerek bahçenin köşelerinde yapmak istediklerini yaptırması. Bahçenin içine girip köşelerine gitmek ne zevkliydi. Toplasan 10-15 metrekareyi geçmez ama ne güzel duygular bırakmış bende. Bahçe olarak ayrılan bölümün dışında kokulu üzüm asması vardı; bir de duvar boyunca kiremit kırmızısı renkte tahta oturacak. Sokaktan bahçeye girilen yeşil boyalı tahta bahçe kapısı. Yan yana dizilmiş kömürlüklerin kapısı da kırmızıydı. Oraların en güzel yıllarını yaşadım bence. Şanslıyım.

Sonra herşey bir bir yok oldu. Sırasını hatırlamıyorum ama asma kurudu yada kestiler; bahçedeki tahta oturacak kırıldı; birisinin sobasında yandı, büyük bahçe kapısı da kırıldı yapılmadı. Bir gün o da bir sobada yandı. Bahçebakımsızlıktan kurumaya yok olmaya başladı ve yok oldu. Hacıbabam gitti, Hacıannem gitti. Şimdi...

her yer dümdüz. ne incir ağacının kökü ne bahçenin kapısı ne de başka bir şey sadece kuru ve dümdüz bir toprak. Büyük bahçe kapısı da yok. Taş bir kemerden giriyorsun içeriye. Eski halini görmeyene anlatsan inanmayacağı kadar kocaman bir boşluk.

Zaman sadece şimdiki zaman. Yaşadığımıza emin olabileceğimiz; tadını alabileceğimiz. Bu yazıyı yazdığım için mutluyum; başkalarıyla paylaşabildiğim için de mutluyum. Yarın da var mıyım bilmiyorum ama ben şu anda mutluyum.

* Resim için Nuri Yontucu'ya teşekkürler