Müze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Eylül 29, 2024

Münih’te Sanat

Alte Pinakothek 

14 ve 18. yy dönemine ait Avrupa resim sanatının yaklaşık 700 eserine ev sahipliği yapan güzel sanatlar müzesidir.

Bavyera Kralı Ludwig’in sanata olan  merakıyla 1836 yılında açılmış, dünyanın en eski galerilerinden biridir.

Kürk Mantolu Albrecht Dürer oto portresi müzesinin adeta yüzü haline gelmiş olsa da, Rembrandt, Botticelli, Brueghel, Rubens, Raffael’in de etkileyici tabloları yer alıyor. Ve hatta Arcımboldo Mevsimler serisini de görebilirsiniz.

1550- Nürnberg’li Albrecht Dürer kendimi 28 yaşında tasvir ettim.
Muhtemelen sanat tarihinin en sıradışı oto portresi

1545 - Hans Muelich, Bavyera Dükü V. Albrecht. 17 yaşında bir varis olarak gelecekteki imparator 1. Ferdinand’ın kızı Ardüşes Anna ile nişanını anmak için yapılmış.

1616-Rubens ve Brueghel, Çiçek Çelenkli Madonna. Önce Rubens Madonna ve melekleri yaptı sonra Brueghel çiçekleri yerleştirdi. 

Rogier Van der Weyden 1455

Raffaellino del Garbo 1500
1659-Ferdinand Bol, Amsterdam Şarap Tüccarları Loncası Valileri. 

Rembrandt’ın öğrencisi Ferdinand Bol, bu nedenle resime ilk baktığınızda Rembrandt’a ait olduğunu düşündürüyor. Hollanda portre resminin özel bir şekli olan grup portresinde yer alan kişiler belli bir ücret ödeyerek resimde yer alıyor. 
1636- İshak’ın Kurbanı, Rembrandt (Rembrandt Harmensz.van Rijn)

Klasik sanatın ardından Museum Brandhorst’ta modern sanatla devam ediyoruz.
Alte Pinakothek’te bilet alırken kombineyi tercih ederseniz 9 Euro yerine 12 Euro ile üç müzeyi birden gezebilirsiniz.

Brandhorst’un üç katında farklı sergiler bulunuyor.

Üst katta CY Twombly 1928-2011


2008 yılında Cy Twombly, Brandhorst Müzesi'ndeki salon için özel olarak "İsimsiz (Güller)" başlıklı altı resimden oluşan bir seri yarattı. Bu mekansal sahneleme, mimarlık ve sanat arasındaki karşılıklı etki ve koordinasyon nedeniyle benzersizdir. Büyük resimlerde üst üste binen yüzeylerden ve fırça darbelerinden oluşan bir dizi soyut gül görülüyor. Kırmızı, pembe, mavi, sarı ve yeşilin güçlü tonlarındaki sayısız çizgi tuval boyunca akıyor ve motiflerin gücünü ve yoğunluğunu resimsel bir şekilde güçlendiriyor.
 
Çiçekler ve onların kültürel ve tarihi önemlerinin incelenmesi Cy Twombly'nin çalışmalarında önemli bir yer tutuyor. Twombly, pek çok eserinde olduğu gibi güllere de küçük bir “gülün kültürel tarihini” anlatan edebi göndermeler ekledi. Cy Twombly, Rilke, Eliot, Dickinson ve Bachmann'ın şiirlerini kullanıyor ve hafıza, güzellik, erotizm, yalnızlık, kırılganlık veya ölüm gibi çok farklı temalara değiniyor. (Brandhorst Museum web sitesinden)


Giriş katta Alex Katz ve çeşitli sanatçılar


Bu yıl 97. yaşını kutlayan Alex Katz, çağdaş resmin en önemli temsilcilerinden biri. 70 yılı aşkın bir süredir devam eden uzun kariyeri boyunca kendini burayı ve şimdiyi tasvir etmeye adadı, bu yüzden sanatını "şimdiki zamanda resim yapmak" olarak tanımladı. 
Katz'ın en önemli eserlerinden biri “Siyah Elbise” (1960)'tir; burada eşi Ada'yı altı kez, her seferinde zarif bir siyah kokteyl elbisesi içinde tasvir eder. Aynı figürün tekrarı, Andy Warhol'un birkaç yıl sonra yarattığı Marilyn Monroe, Liz Taylor ve Jackie Kennedy portrelerindeki seri karakterle karşılaştırılabilecek bir film şeridini anımsatıyor. (Brandhorst Museum web sitesinden)


Amerikalı sanatçı Aaron Gilbert, geniş formatlı resimlerinde modern kapitalizmin şekillendirdiği dünyada bile gizli bir manevi düzeyin olduğunu gösteriyor. “Crossing Guard” (2022) filminde kıyametvari bir şehir manzarasında üç kişi gösteriliyor. Turuncu-mor gökyüzü Edvard Munch'un “Çığlık” (1893) eserini, güneş ise bir marka logosunu veya ilahi bir gözü anımsatıyor. Bütün bunlar sahneye gerçek dışı bir hava katıyor ve sanatçı bunu şöyle tanımlıyor: “Tasvir ettiğim bedenler kapitalizmin ağırlığı altındadır. Bu gücün çok mevcut olmasını istiyorum. Hayatımızda olduğu kadar işimde de hakim olmasını istiyorum. Bu güçler var ama oyunun kurallarını aşabilecek güce nereden erişebileceğimizi merak ediyorum. (Brandhorst Museum web sitesinden)

Pope.L, Parti Odası, 2001 
-1. Katta ise
Andy Warhol ve Keith Haring ile. Hayatın Partisi”, 
Her iki sanatçıya da adanmış dünyanın ilk kapsamlı kurumsal sergi. Gösterinin başlığı Keith Haring'in doğum günü partilerinin sloganından alınmıştır: "Party of Life" 1980'lerin MTV, disko, moda, hip-hop, new wave ve grafiti evrenini anlatıyor. Sergi bu ortamda Warhol ve Haring'in sanatsal dostluğunun izini sürüyor. 130'dan fazla eseriyle sanatsal öz imajı, işbirliğine ve ortak projelere açıklığı ve ortak vizyonu arasındaki paralellikleri ortaya koyuyor: Sanat erişilebilir olmalı ve mümkün olduğunca çok insana ulaşmalı.


Warhol ve Haring'in ikisi de Pensilvanya'daki Hıristiyan ailelerden geliyordu. Eşcinsel erkekler olarak yaratıcı ve sosyal yuvalarını, aralarında otuz yıl olmasına rağmen New York'ta buldular. Pop Art'ın kurucularından biri olan Warhol, genç Haring'e ilham kaynağı oldu. Kendisi de “Metro Çizimleri” ile kamusal alanı fethetti, sanatını aktivist poster kampanyalarında kullandı ve 1986 yılında uygun fiyatlı sanat objelerinin satışı için ikonik bir yer olan Pop Shop'u açtı. Bu süre zarfında Warhol ayrıca yeni teknikler, medya ve kanallar üzerinde deneyler yaptı. Son dönem çalışmaları televizyon programları, sipariş edilen sayısız eser ve ünlü kişilerin portreleri ile karakterize edilirken, aynı zamanda resme dönüş ve varoluşsal ve kışkırtıcı temalara dönüş ile karakterize edilir: "Son Akşam Yemeği", "Çekiç ve Orak" gibi resim grupları. ve "Bayanlar ve Baylar", acil toplumsal sorunlara ilişkin kesin gözlemleriyle buna tanıklık ediyor.
 
Warhol ve Haring'in çalışmaları aşırı sosyo-politik çalkantıların olduğu bir dönemde yaratıldı ve bugün hala oldukça günceldir. Sergide, iki sanatçının aşırı tüketim kültürü ve yeni medyanın olanakları, eşcinsellik, nükleer savaş korkusu, AIDS salgını ve aktivizm ile kriz zamanlarında toplumsal arayışlar arasındaki etkileşimi sekiz tematik düzlemde deneyimlenebiliyor. (Brandhorst Museum web sitesinden)










Cumartesi, Ekim 21, 2023

Yeniden Turist- İstanbul

 Yeniden İstanbul’da turist olmak 😁

Yıllardır ihmal ettiğim, gitmemenin eksikliğini hissettiğim Dolmabahçe Sarayı ile başladım tura.

Üstelik akşamdan sadece İstanbul Modern’i belki Gülhane’de ki Edebiyat Müzesi olur diye düşünmüşken.

Sen yola çıkmaya niyet et yeter ki, yol seni götürür gitmen gereken yerlere.

Turist yoğunluğu sevindirici şekilde çok, kruvaziyer gemilerinin etkisi de vardır mutlaka. 

Müze kartı çok seviyorum 🥰

Hem hızlıca geçiş yapmanızı sağlıyor hem de çok avantajlı. Dolmabahçe’de girişte kuğu heykelli havuzun karşısındaki gösterişli kapıdan giriş yapılan Selamlık bölümü için ekstra bilet almanız gerekiyormuş. Dış kapıda satıldığı için biletler tekrar dönüp almadan devam etmeyi tercih ettim. Yani Selamlık binasını görmedim.

Müzekart’la ücretsiz giriş yapılan Resim Müzesi ve Harem bölümlerine gittim.

Harem binası Atatürk’ün odasını görmek için önemliydi. 

Resim Müzesi ise Şeker Ahmet Paşa çay salonu için ☺️


Yapının. dışı kadar içi de gösterişli. 

Tavanlardaki işlemeler, mobilyalar, avizeler


Avrupa’da pek çok saray kale gezmiş biri olarak onlardan hiç bir farkı yok. Ama bu yapılar beni darlıyor o kesin. Bir an önce çıkmak istiyorum içinden.

Yönlendirme odalar arası geçiş oldukça başarılı kaybolmuyorsunuz. Ama kapalı oda kapıları da var içeride ne olduğunu merak ediyorsunuz.

Abdülmecid’in atölyesi bölümündeki canlandırma ve aynayla odanın iç tarafını gösterme amacı güzel uygulanmıştı.

Resim müzesinde oldukça zengin bir koleksiyon var. Diğer yandan padişah portrelerindeki bazı orantısızlıklar dikkatimi çekti. Resimden anlayan biriyle gezip değerlendirmeyi isterdim doğrusu.


Gelelim çay salonuna gerçekten keyifli ve hoş bir bölüm. Gittiğimde tamamen boş olması daha da hoştu. Sanırım bu tür yerlerde siz çıkarken kalabalığın geldiğini görmek tatlı bir haz veriyor insana. Günün kazananı gibi hissettiriyor. 

Lodoslu bir günde Dolmabahçe’den İstanbul Boğazı’nın ritmik hareketlerini ve dalgaların denize inen basamakları yıkamasını izlemek farklı bir keyifti doğrusu.


Dolmabahçe’den sonra ki durak İstanbul Modern…

Galata Port’un kuzey kapısından girip İstanbul Modern’e kadar yürürken bir kaç mağazaya girip çıktım ama alışveriş modunda bir turist değildim.

İstanbul Modern özel müze olması sebebiyle Müzekart geçmiyor. Ücretsiz günleri de var ama kalabalık sevmediğim için tercih etmedim.

Yine Avrupa’daki müzeler gibi önce emanete çantanızı bırakıyor sonra elinizi kolunu sallayarak geziyorsunuz.

Müzenin restoranının methini duymuştum. Saat de öğleyi geçtiğinden önce bir şeyler yiyip sonra gezmeye karar verdim.


Gerçekten çok güzel bir manzarası var. Yemek de güzeldi. Kafamda buraya getireceklerimin listesini yaptım, tek başıma bu anın tadını çıkarırken.

Böyle güzellikleri sevdiklerinle paylaşınca daha da mutlu oluyor insan.

Yemek sonrası önce seyir terasına çıktım.

Terasta martılar için bir sonsuzluk havuzu ile karşılaştım. Manzara daha da büyüleyici. Gün batımı nasıl olur diye geçti hemen aklımdan.


Bu arada restorana müze bileti almadan da gelinebiliyormuş.

Seyir terasından ayrılmak istemesem de hızlıca müzenin kalanını dolaştım. Okul gezisi ile bir sürü çocuk vardı. Çılgınca gördükleri her şeyin fotoğrafını çekmeye çalışıyor, öğretmenleri onları bir arada tutmaya çalışıyor ve onlar birbirlerini çığlık çığlığa bir şeyler söylüyor.


Bu sefer şansım yaver gitmedi sakin sakin gezmek için diye düşünürken, emanetten çantamı alırken güvenliğin 500 kişilik grup var, bireyselleri bekletelim cümlesini duyunca yine o tatlı hazzı yakaladım.

Hava o kadar güzel ki biraz daha ne yapsam diye düşünürken Paket Postanesi’ne yürüyüp Divan’da da tarihi yarımadaya karşı kahvemi içerek turumu tamamladım.

Ruhumda tatlı bir huzur, sanatın ve güzelliklerin verdiği iyilik hali.

Yazmadan yatmak istememek de bu hallerin sonucu olsa gerek.

Teşekkürler ve aferin kendime ❤️🙏🏻🍀



Cuma, Eylül 23, 2022

Niyet - Kısmet (Arkeoloji Müzesi)

Bugünki planım İstanbul’un en güzel kütüphaneleri listesinde yer alan Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müzesi ve Kütüphanesi’ni görüp orada yazı yazmaktı.

Çantamı toplayıp Gülhane’ye gitmek üzere yol çıktım.

Hava sabahki tatlı güneşin aksine, serin ve kara bulutlarla yağdı yağacak. Üşüme ve ıslanma garantili.

Yağmurluk mu, şemsiye mi derken şemsiyede karar kıldım.

Ama bir şeyi göz ardı etmiştim,

Şemsiye alırsan yağmaz 😂

Şemsiyem de öyle katlanıp çantaya girenlerden değil, rahmetli Celal Birsen markasının baston şemsiyelerinden.

Yağmur çiselese de şemsiye açacak değil.

Gülhane’ye geldik.

Nerdeymiş bu müze diye bakarken, ana girişin hemen solundaymış. 

Kapalı mı acaba derken 6 Haziran 2022’de restorasyona girdiği yazısını gördüm.

“Üzüntü ve muz kabuğu”repliğini bilenler anlıycaktır beni. 😩

Madem buraya kadar geldim, hemen sağdan kıvrılıp Arkeoloji Müzesi’ni göreyim. Bahçesinde kahvemi içeyim.

Çok uzun zaman oldu gelmeyeli en son gelişim blog arşivimden bulunabilir 😁 (Temmuz 2008)

https://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2008/07/arkeoloji-mzesi.html

Bi dönem müze gezgini olmuştum.

O günden bugüne çok şey değişti. Artık müze kart mobilde. Hızlıca barkod oluşturup kolayca giriş yaptım. 

Çinili Köşk’ü daha önce ziyaret ettiğimi hatırlamıyorum. Önce onu gezdim. Çinilerdeki yonca desenini bulduysam burdaki görev tamamlanmıştır.




Bu arada, dezenfektandır, çöp kovasıdır, yönlendirme tabelasıdır daha kadraja girmiycek yerlere düşünülerek konsa  daha iyi olmaz mı?



Devasa yan pencereleri ile oldukça aydınlık oluşu ama muhtemelen çinilerin rengini kaybetmemesi için storla kapatılmış olması dikkatimi çekti.

Ve Arkeoloji Müzesi…

Sergileme şekli baştan aşağı yenilenmiş eski yazımdaki bir kaç resimle karşılaştırıldığında ciddi değişim çok net görünüyor.

Çok modern ve etkileyici bir teşhir sağlanmış. Camekanlar, dönemi anlatan duvar resimleri, ışıklandırmalar ve üst kat galerileri.

Müze için geniş bir zaman ayırıp dura, inceleye gezmek istediğim için bugün sadece keşif amaçlı hızlı bir turla ne olmuş, nasıl olmuşa baktım.

Ama çok güzel olmuş. 😍

Galerilerdeki banklar dinlenmek ve içeride daha fazla vakit geçirip eserlere yakın olmak için iyi düşünülmüş.

Diğer yandan yere oturmuş karşısındaki heykeli resmeden birini görmek Avrupa’da ki müzelerde gördüğüm müzeyle insanların birlikteliğini hissettirmesi açısından keyif vericiydi.

İlk fırsatta uzun bir gezi için tekrar gideceğim.

Bu aralar Reels videolarını yapıyorum gittiğim yerlerin. İnstagram hesabımda görebilirsiniz.

Bir kaç müze fotoğrafı da buraya bırakalım.





 

Çarşamba, Ekim 21, 2015

Bayburt'ta Başka Bir Dünya - Baksı Müzesi

Baksı Müzesi, 2014 Avrupa Konseyi müze ödülünü aldığında gazete ve dergilere haber oluşundan ben de haberdar oldum varlığından... 

Sonrasında instagramda takip etttiğim kişilerin paylaşımlarından...
Etkilendim...
Görülesi bir yer olduğu kesindi. İstanbul’da pek çok sergi ve sanatın kalbinde doğru dürüst birine bile gidemezken Bayburt’a gitmek hayal ötesiydi.
Ama bazı anlar vardır ki çok üstünde durmadan olsun diye ısrar etmediğiniz ama gerçekten istediğiniz şeyler öyle kolayca sizin olur ki...
Şaşar kalırsınız, şükredersiniz sadece ilahi düzene...
Sacred 7 turun ilk defa düzenlediği Baksı Müzesi ve Rize yaylalarını kapsayan Erzurum’dan Trabzon’a Bir Derin Nefes programı beni de çekti içine...
Ve 16 Ekim sabaha karşı Erzurum’a giden uçakta buluverdim kendimi...

Baksı öyle kolay ulaşılası bir yer değil. (kırmızı daire içinde) Erzurum’dan Bayburt merkezine ulaştıktan sonra 45 dakika daha köy yollarında Baksı Müzesi ve İspir tabelalarını takip ederek uçsuz bucaksız coğrafyada yol aldıktan sonra bir tepenin üstünde kurulu, yer aldığı coğrafyada uzaylıların yaşadığını düşünebileceğiniz kadar farklı mimarisiyle karşınıza çıkıyor.

Gün doğarken ana müze binası
Kendi nefes alışınızdan başka hiç bir sesin olmadığı -öten kuşları ve mutfak bölümünün önündeki terasta rüzgarla sallanan çanın sesi dışında-


Müzenin kurucusu, bir hayali-rüyayı gerçek kılan Hüsamettin Koçan hoca...

Bu köyde doğmuş, gurbete giden babasının yolunu beklemiş, aba'sına bir ev yapma sözünü artık o yaşayamayacak göremiyecek de olsa yerine getirmiş hayırlı bir evlat, vatansever, doğduğu topraklara varını yoğunu veren biri.

Gerçek bir sanatçı...

Gözlerinde dahilikle, deliliğin pırıltıları dolaşan 69 yaşında genç bir adam...

Hüsamettin Koçan kendi eserleri önünde

Deli... Çünkü böyle bir hayali gerçeği dönüştürmek akıllı birinin yapabileceği, karşısına çıkan imkansızlıklardan pes etmeyerek durmadan devam edebileceği bir iş değil.

Dahi... Çünkü kimsenin bir araya getirmeyi düşünemeyeceği muhteşem bir karışımla bambaşka bir dünya yaratmış.

Bu ülkenin Hüsamettin Hoca gibi insanlara o kadar çok ihtiyacı var ki aslında...

Baksi'yi yaratıcısıyla dolaşmak, her bir eserin nerden nasıl geldiğini, hikayesini ondan dinlemek müthiş bir deneyimdi.

Yani müze ayrı, Hüsamettin hoca ayrı, bulunduğunuz coğrafya ayrı etkiliyor sizi.

Çoruh Nehri ayaklarınızın altında kıvrıla kıvrıla akarken, karşınızda dumanlı dağlar...

Gece olunca çıkan sonsuz yıldızlar, mevsim sonbahar olmasa gece çökünce soğuk kendini hissettirmese bütün geceyi yıldızları izleyerek geçirebilirdim.

sabah 6:30'da Baksı'da doğan gün...

Müzenin "ON" sergisini görmek nasipti bize... Kuratörü Marcus Graf'a teşekkürler

Gelenekselle modernin müthiş bir uyumla bir araya geldiği bu yer, insana aslında ben nerdeyim ne yapıyorum, rakamlardan hedeflerden, birbirinin aynı tekrarlayan günlerden hayata, sanata, tutkuya, inanca dair neler kaçırdığını sorgulatan...


Dünyanın dışında başka bir gezegende küçük prens gibi hissediyorsun kendini...

Sanatı seven ama öyle sergi, etkinlik, bienal gezen biri olmadığım için bu kadar çok etkilendim belki de... 

Depo Müze'de sergilenen "Kadınlık Halleri" eseri
Belki de mekanın, coğrafyanın farklı enerjisi... 

Belki de ruhu, misyonu, taşıdığı yüce değerleri...



Hoca'nin müze maketi üzerinde mekanları anlatırken, "aba'm için -anneye aba denirmis yörede- yaptığımm ev. Göremedi ama hemen karşı tepede yattığı mezarından görüyordur" sözleri...

Ruhu, gördükleri karşısında karmakarışık olan biri için öldürücü darbeydi. 

Dağıldım...

Hatırladıkça, halen dağılıyorum...

Müzeyi, konferans salonunu, kütüphaneyi, müze depoyu gezdik...

Her bir eserin hikayesini tek tek anlattı, kendi deyimiyle ne kadar parası olduğunu bilmeyen ama satın aldığı her bir parçanın fiyatını çok net hatırlayan çok özel bir insan Hüsamettin Koçan...

Aynı zamanda karısına, Oya Koçan'a aşık... 

Müze dediğime bakmayın, dört duvar bir bina içerisindeki eserler değil kastettiğim çok daha geniş. Soluduğum hava, karşıda sıralanan dağlar, aşağıda akan Çoruh Nehri, konuk evi binaları, gurbete bakan çocuklar, bastığım toprak...

Atölyeler...

Kök boyaların hazırlanıp ipliklerin  boyandığı, tezgahta kumaşların kilimlerin dokunduğu...

Çocukların yaratıcı çalışmaları...

Ve hocanın çalışma atölyesi...

Aslında Baksı'yı anlatmanın bir yolu gerçekten var mı bilmiyorum. 

Anlatılmaz yaşanır klişe bir cümle gibi gelse de, Baksı'nın tam karşılığı bu...

Ancak yaşarsanız gerçekten ne kaçırdığınızı anlayabilirsiniz.

Uzun lafın kısası, bu Baksı adamı umutlandırır, gururlandırır, duygulandırır, ağlatır, aşık eder, hayatını sorgulatır, yaşama sevinci verir... 

Ve o makasla yüreğinizi ortadan ikiye böler bir parçasını orada bırakır gidersiniz... 


Cuma, Ekim 28, 2011

Yarım Gün


Dini bayramların önünde hep bi arefe vardır. 3-4 gün sürecek bayrama hazırlık yapmak için ayrılan bir önceki gündür.

Tatil di'ildir. Ama yarım gündür.

Verilen küçük bi avanstır.

Resmi bayramlarda bir tek Cumhuriyet bayramında bu arefe vardır. Yarım gündür 28 Ekim, memura, kurumsal şirketlere...

Neden yoktur 23 Nisan'ın, 30 Ağustos'un, 19 Mayıs'ın arefesi???

Onların neyi eksik?

9-18 çalışmaya programlanmış olan ruha;

"hadi bugün izin verdim sana 13'te çık git" dersen

beyin hücreleri n'apacağını bilemiyor

onu da yapsam, bunu da yapsam, yok yok şunu yapsam telaşıyla sağa sola koşturmaya başlıyor.

Ziyan olmamalı o yarım gün en güzeliyle kutlanmalı :)))

Boğaz'a karşı bir banka mı kurulmalı

Eminönü'nde kalabalığa karışıp Mısır Çarşısı'nın karışık baharat kokusunu mu içine çekmeli

Tarihi yarımadanın sokaklarında müzelerine mi atmalı kendini

Çavuşbaşı'nda Maria's cheesecakeler mi tatmalı

Otağtepe'de Tema parkından sonbaharın renklerine mi karışmalı

Anadolu Kavağı'nın miiiis gibi havasını mı koklamalı

Salı, Temmuz 05, 2011

Athena Tapınağı


Her sene aynı şeyleri tekrar tekrar okumak zorunda bıraksam da sizi, ben her seferinde Assos'u yazmaktan, fotoğraflamaktan alamıyorum kendimi ;))

Hatrı kalmasın diye Behramkale'ye köye ve Athena Tapınağı'na da bi uğradık. Athena Tapınağı'nın girişine şu müze mağazalarından birini açmışlar. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Kim yaptıysa, kim akıl ettiyse bu mağazaları kocaman kocaman alkışlar benden.

Tapınağın üzerinde kurulu olduğu tepe manzarası ve ruhuyla muhteşem, güneş batışını ve doğuşunu bir gün izleyebilmeyi çok arzu ediyorum. Ama sadece müze saatlerinde girişe izin verildiği için ancak kışın güneş batışını seyredebilir ama güneş doğuşunu seyredebilmem zor gibi görünüyor. Hatta bu gidişimde müze kapalıyken nerden içeri sızabilirim diye küçük bi keşif yaptım. Ancak müze girişindeki tabelaya benim gibi maceraperestleri uyarmak için "müze saatleri dışında buraya girmek tehlikelidir" diye yazmışlar. Evet haklı olabilirler. Yılanlar, yokuşlar, uçurumlar...

Hatta bugün küçük bir sincapla bile karşılaştık taşların arasında ;) heyoo -ama tabi bi de bu hayvancıkların bu kadar sevimli olmayanları da karşılaşabilirdik; karıncalarının bile normalin 10 misli olduğu düşünülürse-


Tapınakta baktık Athena yoktu, belki Afrodit olur dedik. O da yıllık izne çıkmış, artık benle idare ediceksiniz n'apalım ;)))



Çarşamba, Haziran 29, 2011

Asfaltın Altında Ne Var???

Boşuna değil tarihi yarımadanın büyüsünden kurtulmamak..


Üniversiteyi Beyazıt'ta okuyanlar, Fatih, Aksaray civarında yaşayanlar bir şekilde yolu Laleli'den geçen herkesin üzerinde yürüdüğü sıradan asfalt bir yol.


Şimdilerde Kabataş'a giden tramvayın ortasından geçtiği Ordu Caddesinden İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'nden Veznecilere bağlanan geniş yolun sonu metal paravanlarla kapatılmış üzerinde Marmaray çalışmaları yazan bir tabela eşliğinde.

Sıkı sıkıya birbirine bağlanmış parçalardan ikisinin arası meraklılar tarafından mı yoksa kendiliğinden mi bir kaç parmak açılmış bilinmez; benim de merakımı uyandırdı.

Uzanıp bakınca aradan "aman allahım biz bir şehrin üzerinde yürüyormuşuz" dedim. Uzatıp fotoğraf makinemin objektifini aradan gözümün gördüğünden fazlasına ulaşmak istedim.

İşte burda...

Resme büyütüp bakarsanız eski şehrin öyle çok derinlerde değil sadece bir kaç santim kalınlığındaki asfaltın hemen altından başladığını göreceksiniz.

Demek bundan tarihi yarımadada büyülenmeden dolaşmanın imkansızlığı...