Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ağustos 12, 2025

Kimler Çalıyor Dikkatimizi? (Johann Hari kitabından öne çıkanlar)


Johann Hari’nin Çalınan Dikkat kitabını hayretler içinde okudum. Bir kez daha hepimizin aynı dertten müzdarip olduğunu ama itiraf etmekten çekinerek kendi kendini yola getirmeye çalıştığını gördüm. 

Her Pazartesi, her ilkbahar başlanan diyetler gibi kararlılıkla başlayıp, küçük bir kaçamakla bozulup eskisinden daha çok tüketme döngüsüne girdiğimiz bir çıkmaz.

 

Hari de benzer yollardan geçtiğinden kendini ıssız bir adaya değilse bile tüm teknolojik imkanlardan soyutlayıp daha fazla kendi başına kalacağı bir hayata sürüklemiş kendisini. Kitapta özellikle bu deneyimini anlattığı bölümleri ibretle okudum.

 

Kitabı okumaya başlamadan önce ben de kendimi sosyal medya kısıtlamasına sokmuş, 3 gün sonra şu bu derken –sağolsun ülke gündemi de hiç yardımcı olmuyor- ekran sürem öncekinin de üstünde.

 

Kendime verdiğim sözler, hedefler tutulamıyor.

 

Daha çok akış halinde olmak, sevdiğin şeylerle uğraşmak, kitap okumak, mutfakta vakit geçirmek. Hepsi bir yerden sosyal medyaya çekiyor seni. Yapmak istediğin tarifi ararken, okuduğun kitapta geçen bir şeye bakmak, blog yazacağın konu için araştırma yapmak…

 

Disney çizgi filmlerinde fırından çıkan turtanın kokusunun evin penceresinden çıkıp kahramanımızı burnunun deliklerinden yakalayıp eve sürüklemesi gibi.

 

Kapılıp gidiyoruz.


Sosyal medyanın, internetin icat edilmediği dönemin çocukları olarak araştırma için kütüphaneye gitmeye, ansiklopedilerden dönem ödevi hazırladığım için mutluyum.


Şimdiki çocukların işi gerçekten çok zor. 


Kitaptan aldığım bazı notlar…


Günlük hayatınızda uzun süredir kesintilere maruz kalıyorsanız bu dış müdahalelerden kurtulduğunuzda bu sefer kendi kendinizi kesintiye uğratmaya başlıyorsunuz…


Özgür olduğunuza seçimler yaptığınızda neye dikkat göstereceğinizi belirleyen karmaşık bir zihniniz olduğuna inanıyorsanız bunlar hep hikaye. Odaklanma hissinizle birlikte siz hayatınız boyunca tecrübe ettiğiniz tüm pekiştirmelerin toplumundan ibaretsiniz aslında. Akıllı bir tasarımcının sizi istediği gibi programlaması çok kolay, sosyal medyanın like’larla  ❤️ yaptığı bu…


Yavaşlık dikkat becerisini besliyor hız ise örseliyor.

Dikkat dağınıklığından çıkışın yolu akışınızı bulmaktan geçiyor. Bakış hali için her şey bir kenara bırakıp tek bir işte meşgul olmanız gerekir. Aynı anda birden fazla şey yaparken akışta olamazsınız. Akışta olmak için yapacağın şeyin senin için bir anlamı olmalı, Becerilerinin sınırında duran ama ötesine geçmeyen bir şey yapıyor olmalısın. Zor olursa tedirgin çok kolay olursa da otomatik pilotda olursun.


Dikkat dağınıklığından çıkışın yolu akışınızı bulmaktan geçiyor.


Uykuda olduğumuzda para harcamıyor yani hiçbir şey tüketmiyoruz. Sağlıklı ölçüde uyku uyumaya geri dönmemiz ekonomik sistem için deprem etkisi yaratır çünkü ekonomik sistemimiz insanları uykudan yoksun bırakmaya bağımlı hale gelmiş durumda.


Yapmamız gereken yavaşlamak, aynı anda tek bir iş yapmak ve daha fazla uyumak


Ekrandan okurken göz gezdirme ve taramaya daha yatkın olduğumuz görülüyor. Bu tarama ve göz gezdirme bulaşıcı hale geliyor kağıt üstünde yazıda olanları okuma şeklimiz de etkilemeye başlıyor. Kitap kitapların beraberinde getirdiği daha derinlemesine okuma yapma Kapasitesinin bir kısmını kaybetmeye başladık bundan dolayı da daha az kitap okur olduk. Uzun metin okuma becerimizi zihni zorlayan metinlerle baş etmemizi sağlayan bilişsel sabır dayanıklılık ve beceri kaybetmeye başladık.


Her yenimecra bizi usulca dünyayı yeni kurallara göre görmeye itiyor.


Son 30 yılda çocuklukta muazzam değişimler oldu. Zamanlarını büyük ölçüde kapalı kapılar ardında, büyüklerin gözetiminde ya da ekran başında geçiyor. Çocukların okulda geçirdikleri zaman da yeniden tasarlandı. Batı dünyasının büyük kısmında eğitim sistemi siyasetçiler tarafından sınavlara çok daha fazla öncelik verecek şekilde yapılandırıldı. Sınav çılgınlığı kaygıyı arttırıyor.


Sıklıkla karşımıza çıkan DEHB’in çok fazla stres bulunan ortamlarda yetişen çocuklarda görülme ve tanı oranı artıyormuş.


Çocukların oyundan mahrum kalması; yaratıcılığın gelişmesi, insanları okumayı öğrenme, ikna etme, hayal kırıklığıyla baş etme gibi sağlam bir kişiliğin temellerinin oluşmasına engel oluyor.


Zihninizin gezinmesine izin verin, 8 saat uyuyun, işlenmiş gıdaları bırakın, sosyal medyanın dikkat aralığınızı kırmak için tasarlanmış olduğunu unutmayın tuzağına düşmeden aralar verin, dikkat dağınıklığın için kendini suçlama odaklanmak için ne yapabilirsin düşün, stres odaklanmanın en büyük düşmanı.


Dünyayı deneyimle tarzımız her on yılda bir hızlanıyor, gitgide daha az odaklanır olduk.


Ekonomik büyüme toplumu düzenleyen merkezi ilke konumunda. İnsanları daha çok yer ya da daha az uyur hale getirdiğinizde ekonomik büyüme için bir kaynak bulmuş oluyorsunuz. Yeni pazarların yoklugunda her yıl büyümesi gereken ekonomi bize aynı sürede gitgide daha fazla şey yaptırmak zorunda kalıyor. Hepiniz beynimizin ve vücudumuzun ihtiyaç duyduğu kadar uyku uyumaya geri dönecek olsak ekonomik sistem için deprem etkisi yaratır.


Çalınan Dikkate karşı bazı adresler…


https://www.humantech.com (İnternetin işleyişini değiştirmek için mücadele verenler)

Https://letgrow.org (Çocukların oyun oynamasına izin verilmesi konusunda)

https://www.turninglifeon.org (Küçük çocukları teknoloji bağımlılığından koruma konusunda)


Johann Hari’den ara sıra bilgi almak için, www.stolenfocusbook.com/mailinglist


Kitabı okudum da benim hayatım mı değişti?


Hayır


Okuduklarınız her şeyi bir anda değiştirmiyor. Önce bakış açınız değiştiriyor, kendinizi suçlamaktan suçlu psikolojisinden çıkıp kendi karşınızda değil de yanınızda durup “ne yapabiliriz?” diyorsunuz.


Bu yazıyı yazmak, bloğuma daha fazla içerik üretmek, daha önce hiç yapmadığım şeyleri yapmak için motivasyon hissetmek kendime “aferin” demem için yeterli.


Sosyal medyayı henüz azaltamadım 🤭



Aşağıda da yapay zekaya göre kitabın öne çıkan başlıklarını bulabilirsiniz.


Modern dünyada maruz kalınan bilgi miktarının artması ve sürekli bir işten diğerine geçiş yapma zorunluluğu, dikkat süresini kısaltıyor ve derinleşmeyi engelliyor.


İnsanların bir işe tamamen odaklanıp zamanın nasıl geçtiğini unuttukları "akış hali"ne girme yeteneklerinin azalması.


Az uyku, aşırı çalışma, stres ve yanlış beslenme alışkanlıkları gibi faktörlerin dikkat becerilerini olumsuz etkilemesi. 


Dijitalleşme ve kısa içerik tüketimine yönelimin, uzun metinlere odaklanma ve derinlemesine anlama yeteneğini zayıflatması.


Zihnin serbestçe dolaşmasına ve yaratıcı bağlantılar kurmasına izin veren boş zamanların azalması.


Sürekli stres altında yaşamanın, beynin "savaş ya da kaç" modunda kalmasına ve odaklanma yeteneğinin azalmasına neden olması.


Sosyal medya platformları ve diğer dijital araçların, kullanıcıların dikkatini çekmek ve onları ekranda daha fazla tutmak için tasarlanmış algoritmalarla çalışması. Bu teknolojilerin zaafları öğrenip manipüle etmesi.


Dikkat sorunlarının sadece kişisel çabalarla çözülemeyeceği, asıl sorunun sistemik olduğu ve kolektif bir mücadele gerektirdiği vurgusu. Hari, bireysel dijital detoksların geçici çözümler sunduğunu, ancak toplumsal bir değişimin şart olduğunu belirtiyor.





Cumartesi, Ağustos 10, 2024

Kitaplarla Kendime Düşünmeler

Marcus Aurelius 
(Kendime Düşünceler MS. 2. yy)

Okuyacağım kitapları kendim seçtiğimi sanıyorum ama sadece zamanı geleni okumaya başlayabiliyorum.

Tesadüflerle önüme çıkan kitaplar birinden diğerine sıçrarken, kendimi bambaşka bir noktada bulmama neden oluyor.

Şikayetçi değilim aksine çok memnunum.

Hayat benimle kitaplar aracılığı ile konuşuyor.

Dönüşüm, değişim için yol gösteriyor.

Kimler, neler?

Mesela şu an elimdeki

Kendime Düşünceler / Marcus Aurelıus

Öncekiler… (sıralı değil)

Neden Böyleyim? Nasıl Değişebilirim?/ Emre Özarslan

Momo /Michael Ende

Kendiniz Olma Alışkanlığını Kırmak /Joe Dispenza

Kızlar Annelerini Kaderini mi Yaşar? / Betül Demirkıran Dündar

Uyanış /Can Perimçek

Anılar Düşler Düşünceler / Carl Gustav Jung 

Kirpinin Zarafeti / Muriel Barbery

Seninle Başlamadı / Mark Wolyn (Zeytin Ağacı’ndan önce okuyup bitirmiştim)

Sinan Canan’ın bir kaç kitabı

Tatilde Tanıştığımız İnsanlar / Emily Henry

Yeryüzünün Bütün Fıstıkları / Başar Başarır

Yaşamak / Yu Hua

Büyümenin Türkçe Tarihi /Murathan Mungan

Bir de okuyup sevmediklerim, anlayamadıklarım var. 

Kafka Dönüşüm

Virginia Wolf  Deniz Feneri

Stefan Zweig Karmaşık Duygular




Çarşamba, Temmuz 10, 2019

Jung- Kişiliğin Gelişimi

Kitabı okurken unutmak istemediğim satırlarını not almıştım...


Arka plandaki sessiz gerçekler çocukları etkiler

anne tüm yaşamını, kendine karşı son derece ciddi ve dikkate değer güçlü karakteriyle ona öğretilen prensiplere adamış ve istisnalara hiç izin vermemişti.

*Kız çocuklar bilinçdışı seviyede annenin tutumunu taklit etti
*Erkek çocuklar bilinç dışı aşıklar şeklinde kalarak kadınları bilinç seviyesinde reddetti

Çocuklar ebeveynlerinin zihin durumuna karşı iç güdüsel olarak takındıkları tavırdan dolayı etkilenirler.

*Ya açığa vurulmamış karşı çıkmalar
*Ya da feda edici ve mecburi taklitlere boyun eğerler

Her iki durumda da kendi istedikleri gibi değil, ebeveynlerinin istediği gibi hissetmek, yaşamak zorundadırlar

Ebeveynlerin kendi problemlerini ne kadar az kabul ederlerse, çocuklar ebeveynlerinin yaşanmamış hayatlarından o kadar acı çekerler ve ebeveylerinin bastırdığı bilinçdışında tuttuğu her şeyi tatmin etmeye zorlanırlar.

Kontrol edilmesi gereken hayat değil, bilinçdışıdır.

Her birimiz iyi yada kötü ahbaplarımızın eğitimcisiyiz.

Sonuçta insanoğlu olarak ahlaki açıdan birbirimize bağlıyız.

Enerji gerilimi belirli bir seviyenin altına düşen her şey eşik altı olur. Yani bilinçaltına düşer.


Çocuk, ebeveyninin psikolojik atmosferinin büyük bir parçasıdır. Ve ebeveynler arasındaki gizli ve çözülmemiş problemler çocuğun sağlığını derinlemesine etkileyebilir.

Havada asılı kalan ve çocuk tarafından belli belirsiz hissedilen şeyler, korku ve önsezinin bilinçaltı atmosferi tüm bunlar zehirli bir  buhar gibi çocuğun ruhuna yavaşça sızar.

Amerika'da kent yaşamı zekilere hitap eder, zeki tepki bekler. Avrupa ise her şeyi aptallığa göre planlanmıştır.

Amerika zekayı teşvik eder, Avrupa aptallar da ilerliyor mu diye bakar.

Avrupa kötü niyeti olmuş sayar. (Yasak diye bağırır)

Amerika insanların sağduyusuna iyi niyetine bırakır. Mesajlarında yapmayın, lütfen kelimelerini kullanırken "lütfen bahçeye girmeyin",  Avrupa yapmış gibi "bahçeye girmek yasaktır" der

Her yetişkinin içinde gizlenen bir çocuk vardır.

Her zaman orada olan, hiç bir  zaman tamamlanmayan sürekli ilgi, dikkat ve eğitim isteyen ebedi bir çocuk.

İnsan kişiliğinin gelişmek ve bütün olmak isteyen kısmı bu çocuk kısmıdır.

Çocuklarımızda değiştirmek istediğimiz herhangi bir şey olduğunda önce o şeyi incelemeli ve onu kendimizde değiştirmeliyiz.

Kişilik yaşam boyunca sadece yavaş aşamalarla gelişebilecek bir tohumdur.

Kişi bilinç düzeyinde ve ahlaki bakımdan düşünerek kendi yolunu seçmediği sürece kişilik asla gelişemez.

Cesurlar kendi yollarını seçerler


Cuma, Mart 23, 2018

IKIGAI



kesinlikle kapağının cazibesine kapılıp satın aldığım bir kitap...

yoksa uzun ve mutlu yaşamanın sırrının peşinde değilim gerçekten

kişisel gelişim kitaplarını okumayı bir kaç sene önce bırakmış, evdeki kitapları da dağıtmıştım

şimdi düşünüyorum da son aldığım kitap Metin Hara'nındı

:)))))

demek kitaptan nasıl bir enerji aldıysam tövbekar oldum.

şaka bi yana hayatta yol aldıkça,
yol alırken farkındalıkla ilerliyorsan gelişiyorsun değişiyorsun, deviniyorsun.

Devinim (TDK sözlük) 
(felsefe) Bir ruh durumundan başka bir ruh durumuna geçiş
(felsefe) Bir düşünce sürecinin başlaması, hareket
(felsefe) Zaman içinde durum değiştirme

Şükür ki farkındayım...

Kitabı okurken de farkında olmanın anda yaşamanın yaptığın işe kendini kaptırmanın ne kadar önemli olduğundan bahsediyor.

Neyi yaparken unutuyorsun zamanı, kendini, sadece o anı yaşıyorsun?

ilk anda aklıma gelen yazmak :)

gerçekten yazarken unutan, kendini kaptıranım

diğeri pilates

spor yaparken zaten insan unutur kendini diyebilirsin ama mesela ben koşarken ya da spor amaçlı yürürken pek başarılı olamıyorum bu konuda. Bi tek pilateste kafamın içi boşalıyor. Ruhum tazeleniyor.

Multi taskingin çok yanlış bir şey olduğunu hatırlatıyor. Artık pek çok şeyi unutmamızın nedeni aynı anda başka bir şeyi de yapıyor olmaktan. Mesaj yazarken telefonla konuşmak, yemek yerken sosyal medyada turlamak.

Her şeyden deli gibi haberdar olmak arzusu.

Eskiden bildiğimizden çok daha fazla  şey biliyoruz, görüyoruz ama unutuyoruz.

şu anda da bu yazıyı yazarken bir konuda not almam gerekti. O kadar kötü yazıyorum ki el yazısını,

Ama neden?

hızlıca yazıyorum çünkü bir an önce bitsin diye, bazen iki harfi birleştirip yeni bir harf üretiyorum yazı dilinde...

Tekrardan IKIGIA'ya dönersek;

bir kaç gün önce ne kadar geçmişe takılıp kaldığımı, olmasını istediğim şeyler olmayınca hala geçmişteki güzel anılarına tutunup hayatımdan çıkaramadığımı farketmiştim.ve kendime yasaklamıştım.

Geçmişi düşünmiycez, o kadar güçlü olsaydı geçmiştekiler; bugün geleceği düşünüyor olurdun. Neden olamadığını anlamak için geçmişin hayallerine sarılmazdın.

Olmadı.

Öyleyse bırakalım şöyle bir kenara yüzümüzü geleceğe dönelim. Ama önce şu anı yaşayalım ki hakkıyla geleceğe götürsün bizi.

Yani IKIGAI de aynen böyle söylüyor.

"rutin işleri mikro akış anlarına, zevk aldığımız şeye dönüştürme yeteneğimiz mutlu olmanın anahtarıdır. çünkü hepimiz bu işleri yapmak zorundayız"

yani ütü yapmak, temizlik yapmak, yemek yapmak gibi...

ütü yapmayı oldum olası severim, dolapları düzenlemeyi, temizlik yapmayı da

orda ki kırışıklıktan düzlüğe, kirlilikten temizliğe, dağınıklıktan düzene geçiş huzur verir; değme meditasyona taş çıkarır.

Çarşamba, Temmuz 23, 2014

Bil Bakalım Nasıl?

Eskiden olsa bulduğum öğrendiğim keşfettiğim şeyi hemen bloguma yazardım...

Şimdiyse önce instagram, otomatik beslemeyle twitter ve facebook...

Çağımızın sorunu hızlı üretim, hızlı tüketim

Akıp giden şansa yakalanan içerikler...

Asıl konumuz eğlenceli bir çocuk kitabı...

Çocukların sorularına onların anlayabileceği şekilde verilen kısa yanıtlardan oluşuyor.

Bebeğin anne karnında nasıl çiş yaptığından, oraya nasıl girdiğine, nasıl şövalye olunduğuna dair pek çok soru ve cevabı var.

Bakmayın çocuklar dediğime biz büyükler bile keyifle okuduk

Mesela aslanlar ve erkeklere dair şu cevabı görmenizi istedim.

Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan eğlenceli bir kitap

Bil Bakalım Nasıl?



Pazartesi, Haziran 16, 2014

NEFES

Bu aralar NEFES'e takığım...

Nevşah Fidan'la başladı, Cem Şen'le devam etti...

Belki de aslında pilatesle başlamıştı

Cem Şen'in kitabında karşıma çıkan kaplımbağa ve balina örneği, bugün Metin Hara'nın Yol kitabında...

"Kalbi hızlı atan her memeli az yaşar,
Kalbi yavaş atan her memeli uzun yaşar"

Doğru nefesi bulmaya çalışıyorum,
Ama kendi doğru mu...

Bazı kitapların onları satın almam için beni çektiklerini hissediyorum...

Bazen hiç neden yokken içimdeki o ses beni D&R'a götürüyor, amaçsızca rafların arasında dolaştırıyor işte o sırada "burdayım ben" diyor biri...

Erhan Öz'ün kitabı
Cem Şen'in kitabı
ve en son Metin Hara'nın kitabı...

Daha hakkında tek bir kelime okumadan varlığından bile haberdar di'ilken seslendi bana...

Beyin dalgalarından bahsediyor...

Beta'da her şeyin bir savaş gibi algılandığını

Alfa'da huzur ve güven ortamı...

Kendimle ilgili çözümlemeler yapıyorum, farkındalıklarımı yazıyorum; ilk defa bir kitabı okurken...

Aslında pek çok kitapta yapmak istediğim ama kitabı elimden bıraktıktan sonra bir daha aynı frekansı yakalayamadığım ve hiç yazamadığım...

Sol elimle dizimdeki kitabın sayfasını tutarken, sağ elimde dolma kalemimle yazıyorum.


Ve anlıyorum ki ben yazarken ALFA'dayım.

Huzurluyum, güvendeyim, dökülüyorum...

Kendi kendime ilaç oluyorum ruhuma...

Evet bu kitabın neden beni çağırdığını anladım...

NEFES...

77. sayfada bu gecelik okuma biter

Salı, Mayıs 29, 2012

Tarih

Günün anlam ve önemine uygun olarak bi kaç gün önce siparişini verdiğim ama bugün elime ulaşmasının hoş bir tesadüf olduğu bu kitaptan haberdar etmek istiyorum sizi…

Fotoraf1027

Araştırıp kaynak taranıp değil ilk ağızdan Fatih Sultan Mehmet’in yakınında yaşayıp yazan bir tarihçinin eseri olması heyecanlandırıyor beni. Okuduğunuz sayfanın bir yanı orjinal grekçe yazı diğeri de çevirisi…

Kitap hakkında basın bültenlerinde şu cümleler var…

Özellikle İstanbul'un fethini çağdaşları içinde en güzel anlatan odur. Rumeli Hisarının yapımı, topların dökülmesi, şehri kuşatan orduda komutanların hangi noktalarda mevzilendiği, tarihte kullanılan "ilk havan topu" gibi konularda özgün ve ayrıntılı bilgiler verir.

Kritovulos'un üzerinde çok durduğu başka bir konu da İstanbul'un imar ve iskânıdır. Zaman içinde güçsüzleşen, son kuşatma ve savaşla nüfusunu yitiren, yakılıp yıkılan, yağmalanan şehri imparatorluğunun başkenti yapmak isteyen II. Mehmet enerjisinin büyük kısmını buraya harcar. Şehrin en güzel noktalarına Eski ve Yeni Saray'ı inşa eder, Yedikule'de bir hisar yaptırır, surları tamir eder, camiler, hanlar, hamamlar yaptırır ve ele geçirdiği bölgelerden İstanbul'a zorla nüfus taşır. Genç sultanın bu heyecanını en iyi anlayan Kritovulos'tur ve konuya ilişkin en ayrıntılı bilgileri de o verir.

Kritovulos'un, Sultan II. Mehmed'in saltanatının ilk on yedi yılını anlattığı bu kitabının dünyada sadece tek bir nüshası vardır. Topkapı sarayında GI 3 koduyla muhafaza edilen bu el yazması, uzun yıllar boyunca dikkatlerden kaçtıktan sonra 1870 yılında yayımlandı. İngilizceye ancak 1954'te çevrilen kitabın ilk çevrildiği dillerden biri de Türkçeydi. İzmir mebusu Karolidis Efendi, 1910'da Osmanlıcaya çevirdiği kitabı, üyesi olduğu Tarih-i Osmanî Encümeni'nin dergisinin eki olarak yayımladı.

İlber Ortaylı’nın kitap hakkındaki düşünceleri ise şöyle…

Mihail Kritovulos İmrozlu'dur ve son devir Bizans ve Osmanlı'nın İstanbul (Konstantiniyye) döneminin ilk Helen asıllı tarihçisi olup; büyük hükümdarın Helen kültürüne ve tarihine olan yakın ilgisini ve bilgisini ondan öğreniyoruz ve aynı zamanda da fethin bir dönemi kapatıp öbürünü açtığını ama medeniyetlerin bir uzlaşma içinde devamlılık sağladığını bu parlak üslupla şahid oluyoruz. Kritovulos döneminin olaylarını basit bir vakanüvis gibi değil, geriye gidişlerle ortaya koymaktadır.

Son Not: Satış fiyatı 60 TL olan kitabı  www.dr.com.tr’den 43 TL’ye alabilirsiniz

Salı, Nisan 10, 2012

İki Nesil Bir Şehir

SAM_3717

Dayanamadım bir kaç gün daha…

İstanbul tutkum; özellikle onun gençliğini kirlenmemiş, kalabalıklaşmamış, en masum hallerini anlatan birilerini bulduğumda en sevdiği masalı tekrar tekrar dinlemek için hiç duymamış numarası yapan küçük çocuklar gibi olmama neden oluyor.

Ona ait elime geçen her kitap, her resim, her kayıt beni büyüleyip o elimdeki her neyse onun içinde eriyip onun bir parçası olmanın hayallerini kurduruyor bana.

D&R’ın yeni çıkanlar reyonunda Aydın Boysan-Burak Boysan İki Nesil Bir Şehir kitabını görünce kapıldım büyüsüne…

Aydın Boysan’ın 90 yıllık İstanbul’u, kendi gibi mimar olan oğlunun rakamlara dayanan İstanbul’un değişimini anlatan iki farklı bölüm ve son bölümde tekrar Aydın Boysan’ın fıkralı, şiirli hayata dair kısa yazılarının olduğu toplam 3 bölümden oluşuyor.

Bir de hediyesi dvd var, daha çok eski İstanbul görüntüsü görmeyi umud ettiğim ama Aydın Boysan’ın anılarını yaşadığı yerlerde anlattığı 50 dakikalık mini bir seyirlik…

Kitabı alıp okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Ama öncesinde iştahınızı kabartmak için bi kaç bölüm bir kaç fotoğraf size…

“Sur duvarlarının üstüne dinlenme yeri, kahvehane gibi ilaveler yapılması, Eminönü Meydanı’nda çamaşırı bile olmadan çıplak dolaşmak kadar, terbiye yokluğudur.” syf.22

“…Boğaziçi eski yerleşmeleri, aralarında taşıt yolu bile olmayan “bakir” köyler olurdu

…Artık Boğaziçi’nin, bekaretini yitirmiş olması bile, önemini yitirdi. Masrafını yapan Boğaziçi’ne istediği gibi ve kadar girebiliyor. Vaktiyle Boğaziçi’ne sahil yolları yapılırken ben yazılarla yetkililere, Boğaziçi’ni daraltmanın feci yanlışlığını anlatmaya çalışmıştım, başaramamıştım.

Bana: “Boğaziçi birkaç metre daralsa ne olur sanki?” diyorlardı.

Bu kişilere bakireliğin, sadece birkaç santimle yok edilmesine çıldıran insanlardı.” syf.72

O yıllarda planlamada olanların anlattıklarına göre 1950-56 arası imarının en karakteristik sloganı, banka reklamlarının en göze çarpan, en çıkıntılı yerlere asıldığını gözlemleyen Menderes’in verdiği “Nerede bir Yapı Kredi Bankası reklamı görürseniz, orayı yıkmak gerekir.” emriydi. Öne çıkan yerlere konan o leylekli banka reklamı “traşlanacak” yerlerin işaretiydi.” syf.137

Ağustos 1957 ‘de yayınlanan Times dergisi “Hayırkar Bir Bombardıman” başlığıyla “muhariplerin harp esnasında kötü niyetle attıkları infilak maddelerinin Londra ve Berlin’i hercümerce çevirmek suretiyle yaptığını başvekil Adnan Menderes’in huzurlu ve dinmek bilmeyen müsbet ihtirası İstanbul’a yapmaktadır” syf.147

SAM_3720SAM_3721

Perşembe, Mart 08, 2012

Palamut, Kurt, Aşk, Tatavla



"Bazen bir kadını, bir mahalleyi, bir eşyayı çok seversin, ancak hayat adil değildir, sana her istediğini vermez, insanlar buna bazen kader der, şans da der, mantık der, bense hayatı yap boz oyununa benzetiyorum. Milyonlarca parçadan oluşan, parmak izlerimiz gibi herkesin farklı parçası var. Birbirine uymayan parçalar, zorla olmaz zorlarsan bir parçayı kırarsın,uygun bir parçayı bulmak için diyar diyar gezersin, yine de bulamazsın. Bu işin sırrı nedir, biliyor musun, parçaları birleştirmeye çalışma, bırak yan yana dursunlar, sansınlar ki eğer denersek bu parçalar birbirine uyacak."



Palamut Zamanı Aşk - Fikret Yıldırıcı
 
Hikayeleri romanları okurken hep son cümleden sonra neler olduğunu, kitabın kahramanın karşısındaki diğer kahramanın içinden geçenleri merak etmişimdir.

Aşık olunan adam, kovalanan katil, ölen adam...

Fikret Yıldırıcı tam da böyle yazmış hikayeleri...

Tatavla'nın Kurdu ve Palamut Zamanı Aşk

Önce biri anlatırken kendi cephesinden yaşadıklarını, sonra diğeri

Tatavla'nın Kurdu isminden korku romanı izlenimi yaratsa da ilk başta; Tatavla'nın Kurtuluş'un eski adı "kurt"un da siyasi sembol olduğunu söylersem farklı kültürlerin kaynaşıp çatıştığı bir döneme ait başlayınca bitirmeden bırakmayacağınız bir kitap olduğunda az çok tahmin edersiniz.

Palamut Zamanı Aşk, daha naif daha az şaşırtıcı ama yine yazarın kaleminden dökülenleri bi çırpıda okuyup bitirmek istiyor insan.

Bugünlerde yeni bi'şeyler okuyim diyorsanız keyifle tavsiye ederim


Cuma, Aralık 23, 2011

Astroloji'nin Yıl Sonu Sınavı

Yine  bir yılın son günlerini yaşarken; gazetelerin, dergilerin, internet sitelerinin bir köşesinde "2012'de sizi neler bekliyor?" cümlesi içimizi gıdıklıyor.

Bi heyecan bi heves okumaya başlıyoruz...

Oooo ne güzel, çok iyiymiş, bu yıl benim yılım olcakmış, falan filan...

Şubat'a kalmadan okunanların hepsi unutulup gidiyor, çok güzel şeyler olcak heyecanıyla birlikte...

Geçenlerde 2011 ön görüleri yazan bi kitap buldum evde; açıp okusam neler tutmuş hayatımda bunlardan diye...

Gitmedi elim...

2012 için okuduklarımı, olmasını dilediklerimi ümit etmeyi tercih ediyorum...

Ve diyor ki herkes -astrologlar-

Bu yıl kovaların yılı olacak, son 10 yıldır yaşadıkları sıkıntılar belirsizlikler bitecek

Savulun biz geliyoruz :))))

Çarşamba, Aralık 14, 2011

İki Cami Arasında Aşk

Öylesine büyülü bir konu ki, adını duyunca hemen okuma hevesi uyandırmıştı ben de...

Kitap sayfalarının sadece tek bir yüzüne basılan metni okumak, kitabı okumayı kolay hale getirse de yaptğı kağıt israfıyla canınızı yakıyor. Sayfaları hızlıca karıştırdığınızda batan hilali seyretmek için buna değer derseniz, bi'şey diyemem...

Başlaması ile bitmesi arasında geçen süre sadece 2,5 saat...

İlk sayfalarda Mimar Sinan'dan nefret ediyosunuz, 50 yaşında evli bi adamın 17 yaşındaki genç bir kıza aşık olması rahatsız ediyor insanı.

Ama mimari dehasına saygı duyduğunuz bir insanı bu kadar da çabuk harcamak istemiyor, bi yerlerinden haklı çıkarmaya çalışıyorsunuz.

Aşka saygı duyuyorsunuz, kime yada kaç yaşına olduğuna di'il.

Aşkın tutkusunun yarattığına...

Aşkla yapılanın nasıl güzel olduğuna, aşkla verilenin nasıl özel olduğuna...

Bunu da kabullendik devam ediyoruz okumaya ama o kadar yüzeysel, derinliksiz bir anlatım ki; ne o zamanın İstanbul'unu ne Sinan'ın muhteşem eserlerindeki detayı görebiliyorsunuz.

Sadece caminin taşlarının üst üste dizildiğini, arada bir Sinan'ın gidip işçileri kontrol ettiğini öğreniyorsunuz.

Miladi takvime çoktan geçilmiş Aralık ayının gelmesi bekleniyor...

Divan şiirlerini engin edebiyat bilginizde anlamanız bekleniyor...

Mihr ve Mah'ın gerçekleşmesi belki sayfalarca anlatılabilecekken bi çırpıda olup bitmiş, siz hala boş gözlerle gökyüzüne bakıyor oluyorsunuz...

İki Cami Arasındaki Aşk'ı okumak tatmin etmez sizi, vurun kendinizi yollara gidin görün dokunun taşlara onlar kendi hikayesini anlatır size...

Çarşamba, Aralık 07, 2011

Konuşan Kitaplar


Görme engelliler için kitap okunması, onların bu kitapları dinleyerek hayattan keyif almaları fikri her zaman desteklediğim; ben de ne yapabilirim diye takip ettiğim bir konudur.

Boğaziçi Üniversitesi'nin böyle bir hizmeti olduğunu öğrenmiş bayağı da bi araştırma yapmıştım hakkında. Sonra şirketimizde bu amaçla bi etkinlik düzenlendiğinde kitap okumak için gönüllü olmuş ama Gebze'de olma zorunluluğu nedeniyle destek verememiştim.

Sonradan görme engelli olan  bi dostumu kitaplarla yeniden buluşturmak için çareler düşünürken, basit bi kayıt cihazıyla olur mu diye düşündüm. Olur du olmasına da görme engelli bi insanın kaldığı yeri işaretlemesi, sonra oradan devam edebilmesi gibi kullanımda ortaya çıkacak engeller vardı. En sonunda telefonun bi ucunda düşünmekten öteye geçemedim.

Ne zaman ki; televizyonda konuşan kütüphane Türkiye'ye Değer reklamını seyredince ki mutluluğumu anlatamam...

Türk Telekom müşterileri engellerini belgeleyerek üye olabilecekleri yapıda şifre ve kullanıcı adları ile ev telefonlarından sesli kütüphaneye ulaşıp, kitap seçebilecek, dinledikleri kitaplara kaldıkları yerden devam  edebilecekler.

Şu an 236 sesli kitabın olduğu sesli kütüphaneye 0 800 219 91 91 numarayı ev telefonundan ücretsiz arayarak ulaşılabiliyor.

http://www.turkiyeyedeger.com.tr/telefon-kutuphanesi.htm

Cuma, Aralık 02, 2011

Yüreğine Dokunan Bir Yazar-Emre Kalcı

"Bir çiçek elime nasıl batacağını, bir kitap hangi cümleyle canıma kıyacağını, bir sokak hangi anıyı peşime salacağını biliyor"

diyor Emre Kalcı son kitabı "Her Mektubu Görülmüştür"de...

Önce bir kitabı okur, beğenir, yazarından kitabını imzalamasını istersiniz.

Bu kez tersten başladım

İlk defa kitap fuarında karşılaştığım Emre, önce benim için yazdığı bir kaç özel cümleyle kitabını imzaladı, sonra okumaya başladım.

Beğendim, sevdim;

Yazdıkları yüreğinizde bi yerlere dokunuyor; üstelik O bir kova...

"Suyun sesine sarıldığım, sırtıma darıldığım, elimden kayan cam bardak gibi dağıldım o geceyi"

"Aradan uzun ya da kısa bir zaman geçer, veda ettikleriniz  saklandıkları yerde sıkılırlar ve bir anda en çok hatırlanıveren  olurlar... O zaman biraz daha eksilir gibi hissettiğinizde, kalbinizdeki sesi susturup, eskiye kollarınızı kapatıp, yenileri kucaklama vakti geldiğini kendinize hatırlatmayı denersiniz. Olmaz, çünkü veda ettiklerinize, karşıladıklarınızdan hep biraz daha fazla güvenirsiniz..."

Emre Kalcı

Pazar, Kasım 20, 2011

30. Kitap Fuarı Ardından

Yıllar var ki Tüyap kitap fuarına gitmemiştim.

Uzaklığından, kalabalığından, indirimlerin, yazarları görmenin, kitap imzalatmanın;  internetten alışverişe, lüks kitapçıların rahat atmosferine daha az tercih edildiğinden olsa gerek...

Tüm bunlara rağmen bi kültür perisi tuttu beni kolumdan götürdü, iyi de oldu aslında. Ama seneye gider misin dersen, perinin bi sihir yapması gerek derim :)))

Gerçekten şehre çok uzak...  -Merter'den yola çıkan biri olarak bile-

Anadolu yakasından hele ki Kartal-Pendik gibi şehrin doğu ucundan gitmek isteyenler için karıncanın hac yolculuğu benzetmesi abartılı olmayacaktır.

Ama buna rağmen yol kenarlarındaki, otoparktaki, kapıdaki, içerdeki kalabalığı görünce; bu memleket insanının okumak için nasıl yüksek bir motivasyona sahip olduğunu görüyorsunuz.

Cuma, Eylül 09, 2011

Kitap - Serenad



Zülfü Livaneli'nin yazdığı Serenad'ı bitirdim başka bir kitaba başladım bile...

Bazen takılıp ilerleyemediğim kitapların aksine bi gece yarısı başlayıp, hevesle kısa zamanda sonunu buldum. Düşünüyorum da en son okuduğum Livaneli kitabı sanırım Yer Demir Gök Bakır'dı. Ki o zaman lise yıllarımdaydım diye hatırlıyorum.

Uzun bi aradan sonra keyifli bir buluşma oldu benim için.

Konusu, hikayesi hakkında pek bi şey söylemiycem ama dikkatimi çeken bi detayı paylaşmak istiyorum. Kahramanın kullandığı ilaçların adını açık açık yazması uyku ilacı aldım yerine yada kargodan aradılar yerine Yurtiçi Kargo'dan aradılar...

Günümüz ekonomisi mi bizi böyle yaptı kitapta bile sanal reklam izi arıyoruz yoksa bu kitap diğerlerinden farklı mı bilemedim???

Pazar, Ağustos 28, 2011

Doyurucu Bir Şeyler...

Biliyorum memnun değilsiniz son günlerdeki performansımdan, yeni bi'şey yok sayfada...

Ramazanın son günlerinin koşturmacasında durup da yazsam bi şey diyecek gücüm yok eh biraz da motivasyonum.

Oruç her ne kadar etkilemedi dese de insan, bazen eli kolu kalkmıyor hiç bi şey yapmak gelmiyor içinden.

Aslında bir kaç yazmak istediğim konu olsa da, işte o orucun bünyede yarattığı "aç ayı oynamaz", yemekten sonra "ağırlık çöktü" ye dönüşünce kalem yazmıyor, tuşlar basmıyor.

Bugün ne değişti?

Ramazan boyunca devam ettiğim ama ramazan bitmeden tamamlamam gereken bir görevimi tamamladım :))) onun mutluluğuyla gücüm yok ama motivasyonum var :))))
Yazmak istediklerime gelince...

Biri Sultanahmet'teki kitap ve kültür fuarı

Diğeri ayvalık tost ekmeği

Biri ruhu diğeri mideyi doyurur.

Ramazanda açılan kitap fuarı dini yayınlar satar düşüncesinde haklısınız ama yanısıra güncel kitapları -aşk romanları bile- piyasa fiyatından çok çok daha ucuza alabiliyorsunuz. Diğer bir taraftan popüler kültüre yakın olmayan çevrelerin araştırma ve eserlerini incelemenin faydalı olduğunu düşünüyorum. Farklı şeyler keşfediyorsunuz.

Mesela Kuran-ı Kerim'in çocuklar için pembe ve mavisinin var olduğunu biliyor muydunuz?

Sayfa ve kapağının böylesine canlı renklerde olduğunu görmek, yıllardır yeşil üstüne yaldızlı tek tip Kuran-ı Kerim ezberini bozdurduğu için hoşuma gitti.

Yine son yıllarda dikkatimi çeken, "satır arası Kuran" şeklinin, ayet ayet meal yerine cümlelerinin anlaşılmasını sağlamasının faydalı olduğunu düşünüyorum.

D&R'larda görmeye alışık olmadığımız yayın evlerinin kitapları arasında ilgi çekici eserler bulabiliyor insan.

Mesela Küre Yayınlarından İbrahim Zeyd Gerçik'in

Bir Yönetim Modeli Mimar Sinan -İnsan Kaynakları ve Proje Yönetimi-

Bir Yönetim Modeli Süleymaniye -Yönetim, Psikoloji ve Kurum Kültürü-

kitapları bu alanlardaki yabancı kaynaklara özümüzden bir alternatif olması bakımından hoşuma gitti.

-henüz okumadım kitapları, umarım okudukça haklı çıkarım memnuniyetimde-


Ruhumuzu doyurduktan sonra karnımızı doyurmaya gelince, İstanbul Halk Ekmeğin Ayvalık Tost ekmeği derim :)))

İlk kez Sultanahmet'teki Halk Ekmek standından aldım, o kadar güzeldi ki -uzun zamandır bu kadar güzel tost yememiştim- biter bitmez en yakın halk ekmek bayisine koştum.

Yok öyle bi'şey demesin mi :((

internet sitelerine de baktım orda da,  yok öyle bi'şey :(((

Tekrar yolumu Sultanahmet'e denk düşürdüm.

Evet orda var :)))

Yeni çıkarmışlar bu ekmeği ve sadece Sultanahmet'te satıyorlarmış şimdilik, ama bayramdan sonra bayiler de satacakmış.

Şiddetle tavsiye ederim :)))


Cumartesi, Mayıs 07, 2011

Rize Feshane'de

Desem de inanmayın 10 standla  olmaz bu iş.

Ama yine de keşanı, üç-el helvayı, kolet, minci, tereyağ, mısır değirmeni, rize bezi gibi karakteristik ürünlerden bir kaç tane bile görseniz bu sevdiğim şehrin diyorsun, basıyorsun bağrına.



Kanal D kameramanı ve muhabirlerinden bu tür etkinliklerde çok sık gördüğümüz sarışın bayan elinde mikrofon standlarda dolanıyordu. Benim alışveriş yaptığım standda ters bir ifadeyle biraz sonra kamera çekime başladığında nasıl hareket etmesi gerektiği keşandan yapılma bandanayı başına bağlaması için oradaki görevli adama yapması gereken mizanseni tarif ediyordu.


Rize Halk Eğitim Merkezi'nde yapılan birbirinden güzel el emeği göz nuru nakışlar, oyalar, rize bezi dokumalar ve  poşular uygun fiyatlarla satılıyor.

6-7-8 Mayıs'ta Eyüp Feshane'de yapılan Rize Günleri'ne sırf meraktan, sırf yöresel lezzetler tatmak için, sırf memleketinizin ürünlerine dokunmak için gidebilirsiniz.




Hediyelik ürünler arasında en hoşuma giden, tek tek seçtiğiniz harflerden size özel trenler yapılanıydı.

Bir diğer orjinal ürün ise "Evvel Zaman İçinde Rize" adıyla yayınlanan siyah beyaz fotoğraflarla geçen yüzyılın başından bugüne Rize'nin tarihini yansıtan kitaptı.

Kitapla ilgili daha fazla bilgi için http://www.fatihsultankar.com/evvelzamankitap.html

Salı, Mart 29, 2011

Ne var, ne yok?

Sonunda ben de nasibi aldım mevsim hastalığından. O kadar da hava atıyodum bu sene hiç hasta olmadım diye.

Gerçi biraz bile bile lades oldu benim ki Esra'mızın düğününde hava soğuk, kıyafetler de biraz cesur olunca, deliler gibi oynayıp zıplayıp terleyip üşüyünce...

çarşamba, perşembe, cuma direnip haftasonu yatak döşek pazartesi yine iş başı

şöle bi ağız tadıyla hasta olup yatamıyo bile insan...

cumartesi doktordan sonra uğrayıp kitapçıya bir sürü dergi aldım.

"Ohhh dedim hastalık keyfi yapıyim, uzanıp okuyum dergileri, ağır ağır çeviriyim sayfalarını"

neeeerdeeee?

hapşırmaktan şişmiş gözler, her yutkunmada biz burdayız diyen bademcikler, yastıktan kalkamayan bir baş, elde sümüklü mendille olmuyomuş.

ilkokuldayken kızıl olmuş bir ay okula gitmemiştim, şiddetli dönemini atlattıktan sonra en keyifli hastalığımı yaşamıştım. Annem bi sürü kitap almış, yayıla yayıla okumuştum hepsini.

Büyüyünce hasta olmanın da bi tadı kalmıyo ne yazık ki

Neyse yazımızı güzel gelinimiz, eğlenceli eniştemizin fotolarıyla bitirelim :))


Perşembe, Ocak 13, 2011

1 günlük tatil

"Yazarımız izinli olduğu için bugünkü yazısını yazmamıştır" açıklamaları yer alan köşelerin aksine; yazarınız 1 günlük izin alabildiğinden yazı yazabilmektedir...

Ani bir kararla akşam saatlerinde aldığım bu izin, yoğun ve stresli günlerimin ruhumda yarattığı isyanı biraz olsun bastırır dilerim.

Her şey karanlık ve griyken, perşembenin birden cuma oluvermesi nasıl güzel bir duygudur...

Az önce böcek ilacı sıkılmış, can çekişerek son sürat kendini sağa sola vuran sinekler gibi şu biricik tatil günümde neler yapsam, nerelere gitsem düşünceleri beynimin bir o duvarına vuruyor, bir bu duvarına.

Sabah işe gider gibi kalkıp, giyinip tam evden çıkacakken "işe gitmiycem bugün" diyebilmenin hazzı için soyunup tekrar yatağa girmek mi;

Servis saatinde eşofmanlarımı giyip soğuk havada yürüyüş yapmak mı;

kuaföre gidip saçımı kestirmek mi,

evde kalıp temizlik yapmak mı,

çalışmayan arkadaşlarımla buluşmak mı,

Kavak vapuruna atlayıp Boğaz'ın soğuk rüzgarına karışmak mı,

Eminönü-Sultanahmet'te yeni bir tur rotası keşfetmek mi,

İndirim sezonunun sonunda yakalayabileceğim bir şeyler var mı diye bakmak mı,

Çalışmayan bir kadın gününü nasıl geçirir simülasyonu yapmak mı,

kek yapıp komşulara çaya gitmek mi

Psikiyatrımla bir görüşme yapmak mı

Sahilde oturup kitap okumak mı

ilk fırsatta yaparım diyip yapamadığım şeyleri yapmak mı -gerçi şu an neler olduğunu hatırlamıyorum-

atlayıp otobüse Gelibolu'ya teyzemin yanına kaçmak mı

haftasonu kaçamağı için birilerini ayartmak mı

hamama yada masaja gidip hamur olmak mı

ruhsal detoks yapmak mı -nasıl yapılıyodu bu??-


bilemedim, bilemedim, bilemedim :))

Çarşamba, Aralık 08, 2010

İstanbul - Edmondo De Amicis

Edmondo De Amicis'in daha önce bahsettiğim kitabı İstanbul'dan ilginç bulduğum bir kaç bölümü okuycaksınız birazdan. 1874 İstanbul'un da bir Avrupalı'nın gözünden İstanbul ve İstanbul halkı...


"Abdülaziz hazretlerinin, karşılığında Anadolu'da bir vilayeti ödül olarak bana vermeyi teklif etse bile, bu imparatorluğun başkenti hakkında on satırı bile bir araya getirmeyi beceremezdim; büyük şeyleri anlatmak için arada biraz mesafe olması gerektiği ne kadar doğrudur! Onları daha iyi hatırlamak için, önce biraz unutmanız gerekir. Dahası bir insan, penceresinden Boğaziçi'ni, Üsküdar'ı ve Olimpos Tepesini gördüğü bir odada nasıl yazı yazabilir ki?"
***
"Bir köşeye yerleştik ve beklemeye başladık. Kimse gelmedi. Sonra fark ettik ki, bir İstanbul meyhanesinde kendi kendine hizmet etmek gibi bir adet var. Önce ocağa gidip biraz kızarmış et istedik -hangi dört ayaklıdan geldiğini ancak Tanrı bilirdi- sonra diğer tezgaha geçip Bozcaada'nın sakızlı şarabından aldık. Uysal bir tavırla hesabımızı ödedik ve sessizce meyhaneden çıktık -çünkü ağzımızı açacak olursak, havlayacağımızdan yada anırmaya başlayacağımızdan korkuyorduk- ve Haliç'e doğru koyulduk."
***
"Mısır Çarşısı'ndan çıkınca yol, gürültülü bakırcıların, havayı tiksindirici kokularla dolduran meyhanelerin, bir yığın isimsiz objenin üretildiği, loş, kuytu ve hücreye benzeyen binlerce dükkanın yan yana sıralandığı bir sokaktan geçip, nihayet Kapalıçarşı'ya ulaşır. Ancak daha çarşıya ulaşmadan üstünüze çullanmaya başlarlar; kendinizi korumak zorund kalırsınız. Büyük giriş kapılarına yüz adımlık bir mesafede, haydutları andıran tüccarların tellalları, tellalların tellalları durmaktadır. Yabancıları daha ilk başta tanırlar, çarşıya ilk defa geldiğini anlamaları yetmezmiş gibi, genelde hangi ülkeden geldiği konusunda da doğru tahminde bulunurlar; kullanacakları dili seçerken yanıldıkları pek görülmez. Fesleri ellerinde, yanınıza yaklaşır ve gülümseyerek emrinizde olduklarını söylerler"
***


"Bizler için dinlenmek sadece işe ara vermek demektir; onlar içinse çalışmak dinlenmeyi askıya almaktır. Ne pahasına olursa olsun, en önemli şey günün büyük kısmında pineklemek, hayal kurmak ve tütün içmek, geriye kalan zamanda hayatlarını kazanmak için bir şeyler yapmaktır"


***
"Evlilik hayatının şartları, kocanın gelir düzeyine bağlı olarak büyük farklılıklar gösterir. Zengin adam, evinde karısından ayrı ve kendi düşünceleriyle yaşar. Çünkü hem sadece karısının kullanacağı bir daire açmaya gücü yeter hem de dostlarını, misafirlerini, dalkavuklarını eşleri görülmeden ve rahatsız edilmeden ağırlamak istediği için ayrı bir konuta ihtiyacı vardır. Orta sınıf Türkler, ekonomik nedenlerden karısıyla yakın yaşar ve onu daha sık görür. İlişkileri de daha dostanedir. Son olarak, sınırlı bir alanda yaşamak olabildiğince az para harcamak zorunda olan fakir Türkler vardır ki onlar eşlerinin ve çocuklarının yanında yer içer ve boş zamanlarının büyük kısmını aileleriyle geçirirler. Yani servet insanları uzaklaştırırken, fakirlik birleştirmektedir."

Amicis'le birlikte İstanbul'a gelen ressam Enrico Junk'un kitabın sonuna eklenmiş o döneme ait tablolarından bir kaçı