Kitabı okurken unutmak istemediğim satırlarını not almıştım...
Arka plandaki sessiz gerçekler çocukları etkiler
anne tüm yaşamını, kendine karşı son derece ciddi ve dikkate değer güçlü karakteriyle ona öğretilen prensiplere adamış ve istisnalara hiç izin vermemişti.
*Kız çocuklar bilinçdışı seviyede annenin tutumunu taklit etti
*Erkek çocuklar bilinç dışı aşıklar şeklinde kalarak kadınları bilinç seviyesinde reddetti
Çocuklar ebeveynlerinin zihin durumuna karşı iç güdüsel olarak takındıkları tavırdan dolayı etkilenirler.
*Ya açığa vurulmamış karşı çıkmalar
*Ya da feda edici ve mecburi taklitlere boyun eğerler
Her iki durumda da kendi istedikleri gibi değil, ebeveynlerinin istediği gibi hissetmek, yaşamak zorundadırlar
Ebeveynlerin kendi problemlerini ne kadar az kabul ederlerse, çocuklar ebeveynlerinin yaşanmamış hayatlarından o kadar acı çekerler ve ebeveylerinin bastırdığı bilinçdışında tuttuğu her şeyi tatmin etmeye zorlanırlar.
Kontrol edilmesi gereken hayat değil, bilinçdışıdır.
Her birimiz iyi yada kötü ahbaplarımızın eğitimcisiyiz.
Sonuçta insanoğlu olarak ahlaki açıdan birbirimize bağlıyız.
Enerji gerilimi belirli bir seviyenin altına düşen her şey eşik altı olur. Yani bilinçaltına düşer.
Çocuk, ebeveyninin psikolojik atmosferinin büyük bir parçasıdır. Ve ebeveynler arasındaki gizli ve çözülmemiş problemler çocuğun sağlığını derinlemesine etkileyebilir.
Havada asılı kalan ve çocuk tarafından belli belirsiz hissedilen şeyler, korku ve önsezinin bilinçaltı atmosferi tüm bunlar zehirli bir buhar gibi çocuğun ruhuna yavaşça sızar.
Amerika'da kent yaşamı zekilere hitap eder, zeki tepki bekler. Avrupa ise her şeyi aptallığa göre planlanmıştır.
Amerika zekayı teşvik eder, Avrupa aptallar da ilerliyor mu diye bakar.
Avrupa kötü niyeti olmuş sayar. (Yasak diye bağırır)
Amerika insanların sağduyusuna iyi niyetine bırakır. Mesajlarında yapmayın, lütfen kelimelerini kullanırken "lütfen bahçeye girmeyin", Avrupa yapmış gibi "bahçeye girmek yasaktır" der
Her yetişkinin içinde gizlenen bir çocuk vardır.
Her zaman orada olan, hiç bir zaman tamamlanmayan sürekli ilgi, dikkat ve eğitim isteyen ebedi bir çocuk.
İnsan kişiliğinin gelişmek ve bütün olmak isteyen kısmı bu çocuk kısmıdır.
Çocuklarımızda değiştirmek istediğimiz herhangi bir şey olduğunda önce o şeyi incelemeli ve onu kendimizde değiştirmeliyiz.
Kişilik yaşam boyunca sadece yavaş aşamalarla gelişebilecek bir tohumdur.
Kişi bilinç düzeyinde ve ahlaki bakımdan düşünerek kendi yolunu seçmediği sürece kişilik asla gelişemez.
Cesurlar kendi yollarını seçerler
Jung etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jung etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çarşamba, Temmuz 10, 2019
Çarşamba, Kasım 04, 2015
İşaretler - Kozalak - 7
Ben Jung'u keşfettikten sonra işaretler, daha doğrusu karşıma çıkan semboller, rüyalar, sayılar farkında olmadan ağzımdan çıkan sözler, bilinçsizce yaptıklarım daha bir anlamlı gelmeye başladı hayatımda...
Hayatta hiç bir şey tesadüf değil...
Günlük yaşantımızda eğer açık olursak; aslında açık olursak demeyelim dış uyaranlara kapılmadan içimizle bağı koparmadan yaşarsak ona da söz hakkı verirsek; iyiyi de kötüyü de, güzel haberleri de, sevgiyi de yakalarsın...
Geçenlerde yaptığım seyahatte benim için beklediğimden daha anlamlıydı...
Bir tepenin ortasında etrafında yakınında hiç bir şey olmayan, nefesinden başka ses duymadığın, yıldızların gökyüzünü silme doldurduğu çok güzel duygular hissettiren o yerde şimdilik ifade edemediğim bir şeyler var...
Bir şeylere gebe, boşuna değil...
Seyahatim boyunca kaldığım bütün odaların 7 rakamına çıkması da dikkatimi çeken başka bir şey.
7 ve 304
ve 7'nin ne kadar özel bir rakam olduğu düşünülürse bu da boşuna değil ama ben çözemiyorum hikmetini...
Miladını seçti hayatım...
Başlasın ya da bitsin dedi...
Göze alarak bitmenin acısını...
Bekliyor...
Rüzgarın esmesini...
Sonra bir kozalak çıktı karşıma...
Keçeden minik bir şapkası olan...
Beni alıp olmam gerekene götürmelisin dedi...
Neden diye sormadım, niçin sen, niçin o diye de sormadım...
İçimdeki sesi dinledim sadece....
Öğle tatilinin dar vaktinde, teknolojinin bizi bizden aldığı robot yaptığı bir iş gününde...
Sonra neden kozalak dedim?
Bunun bir anlamı olmalı...
Öyle çok derin araştırmadım, google'a sordum
"Hayat, üretkenlik, bereket" dedi
Yeni bir hayat başlıyor dedim ...
Hayatta hiç bir şey tesadüf değil...
Günlük yaşantımızda eğer açık olursak; aslında açık olursak demeyelim dış uyaranlara kapılmadan içimizle bağı koparmadan yaşarsak ona da söz hakkı verirsek; iyiyi de kötüyü de, güzel haberleri de, sevgiyi de yakalarsın...
Geçenlerde yaptığım seyahatte benim için beklediğimden daha anlamlıydı...
Bir tepenin ortasında etrafında yakınında hiç bir şey olmayan, nefesinden başka ses duymadığın, yıldızların gökyüzünü silme doldurduğu çok güzel duygular hissettiren o yerde şimdilik ifade edemediğim bir şeyler var...
Bir şeylere gebe, boşuna değil...
Seyahatim boyunca kaldığım bütün odaların 7 rakamına çıkması da dikkatimi çeken başka bir şey.
7 ve 304
ve 7'nin ne kadar özel bir rakam olduğu düşünülürse bu da boşuna değil ama ben çözemiyorum hikmetini...
Miladını seçti hayatım...
Başlasın ya da bitsin dedi...
Göze alarak bitmenin acısını...
Bekliyor...
Rüzgarın esmesini...
Sonra bir kozalak çıktı karşıma...
Keçeden minik bir şapkası olan...
Beni alıp olmam gerekene götürmelisin dedi...
Neden diye sormadım, niçin sen, niçin o diye de sormadım...
İçimdeki sesi dinledim sadece....
Öğle tatilinin dar vaktinde, teknolojinin bizi bizden aldığı robot yaptığı bir iş gününde...
Sonra neden kozalak dedim?
Bunun bir anlamı olmalı...
Öyle çok derin araştırmadım, google'a sordum
"Hayat, üretkenlik, bereket" dedi
Yeni bir hayat başlıyor dedim ...
Salı, Eylül 20, 2011
Rüyalar
Geçenlerde Prof. Ümit Meriç'in konuk olduğu bi programa denk geldim. Ümit hanım başlı başına bi yazı konusu olabilecek bir insan seyrettiğim kadarıyla ama benim bahsetmek istediğim 33 yıldır rüyalarını yazıyor olması.
Son dönemde popülerleşen kuantum, melekler falan derken bu döngünün içine girenlerin rüya kartları rüyalarını düzenli olarak yazmaları da şahit olduğum şeyler.
Bazı rüyaların anlamlı olduklarını, iç dünyamızı yansıttıklarını, anlayabilene mesajları olduğunu kabul ediyorum, inanıyorum. Peygamberler, ermişler, evliyaların rüyalarının onlara yol gösterici olduğunu menkıbelerden, hikayelerden biliyoruz. Ancak rüyaların bize bir şeyler anlatması için ermiş, derviş olmaya gerek yok sadece kendi iç sesini dinleyebilmek, onun farkında olmak ve kendini ona bırakmak gerektiğini düşünüyorum.
Rüyaların sembolleri üzerine bilimsel araştırmalar yapan, onun deyimiyle aynı kollektif kültüre ait olduğumuz, ortak dili konuşup aynı tarifleri yaptığımız bu sebeple kendimi ona ve yazdıklarına çok yakın hissettiğim Carl.G. Jung bu alanda okunması gereken önemli eserlere sahip.
Ben de "kod adı Berber"in Jung'la aramızdaki ortak dili keşfettiğinde önerdiği "İnsanlar ve Sembolleri"ni okuyunca rüyaları daha iyi anlamaya ve gerçekten anlayana mesajlar taşıdığını gördüm. Tabi ki bir kitap okumakla "hah tamam, bu budur, bunu demek istiyo" denmiyo. Rüyalarınızı takip etmeniz, parçaları birleştirip mesajı sizin çözmeniz gerekiyor.
Bazen gördüğünüz rüyalar o kaaaadar uzun zaman sonra gerçekle aynı çizgide buluşuyor ki; karşınıza başka bir uyaranın çıkıp -bir nevi başınıza saksı düşmesi- sizi durdurup;
"Baaaak, gördün mü?"
demesi gerekiyor.
Geçenlerde benim karşıma çıkıp dedi de :)))
"Valla gördüm!!!"
Yalnız rüyalar özeldir, neydi, nasıldı, kimdi anlatılmaz. Ancak bir kaç gece önce öyle bir rüya gördüm ki bunun kişisel değil sosyal, toplumsal bir mesaj taşıdığını düşünüyorum.
İki yanı derin uçurum olan toprak bir yolda yokuş yukarı tırmanıyorum, ancak etraf o kadar puslu ve gri ki; yürüdüğüm yoldan etrafa baktığımda sadece fabrikalar, sanayi tesisleri var. Ve o grilikte muhtemelen onların eseri. O yokuşu tırmanmamın nedeni ise daha ironik...
Bugün bir yanı sanayi bir yanı İstanbul'un şirin sayfiye ilçesi olma özelliğini korumaya çalışan yerin sahiline inip ayaklarımı denize sokmak...
-burada uzun bir ara verip yutkunmak, düşünmek istiyorum sadece. Yazdıklarım bile o kadar ağır geldi ki bana, di'il yaşamak :(((-
Toprak yolun başına çıktığımda yine aynı grilik, yine fabrikalar...
Ne gökyüzü, ne deniz, ben nerden kıyıya inicem diye düşünürken;
Çooook derin olan uçurumun başında bekleyen deney tüpünü andıran uzun, dar ve yuvarlak bir asansöre binip aşağı inecek, bir kapıdan geçecek ve oradan denize ulaşabilecekmişim.
Gelecekte böyle bir dünyada yaşama ihtimalimizin çok yüksek olduğunu bilebilmek için rüyada görmeye gerek yok bunu elbette ama ben gördüm işte napiyim ;)))
Son dönemde popülerleşen kuantum, melekler falan derken bu döngünün içine girenlerin rüya kartları rüyalarını düzenli olarak yazmaları da şahit olduğum şeyler.
Bazı rüyaların anlamlı olduklarını, iç dünyamızı yansıttıklarını, anlayabilene mesajları olduğunu kabul ediyorum, inanıyorum. Peygamberler, ermişler, evliyaların rüyalarının onlara yol gösterici olduğunu menkıbelerden, hikayelerden biliyoruz. Ancak rüyaların bize bir şeyler anlatması için ermiş, derviş olmaya gerek yok sadece kendi iç sesini dinleyebilmek, onun farkında olmak ve kendini ona bırakmak gerektiğini düşünüyorum.
Rüyaların sembolleri üzerine bilimsel araştırmalar yapan, onun deyimiyle aynı kollektif kültüre ait olduğumuz, ortak dili konuşup aynı tarifleri yaptığımız bu sebeple kendimi ona ve yazdıklarına çok yakın hissettiğim Carl.G. Jung bu alanda okunması gereken önemli eserlere sahip.
Ben de "kod adı Berber"in Jung'la aramızdaki ortak dili keşfettiğinde önerdiği "İnsanlar ve Sembolleri"ni okuyunca rüyaları daha iyi anlamaya ve gerçekten anlayana mesajlar taşıdığını gördüm. Tabi ki bir kitap okumakla "hah tamam, bu budur, bunu demek istiyo" denmiyo. Rüyalarınızı takip etmeniz, parçaları birleştirip mesajı sizin çözmeniz gerekiyor.
Bazen gördüğünüz rüyalar o kaaaadar uzun zaman sonra gerçekle aynı çizgide buluşuyor ki; karşınıza başka bir uyaranın çıkıp -bir nevi başınıza saksı düşmesi- sizi durdurup;
"Baaaak, gördün mü?"
demesi gerekiyor.
Geçenlerde benim karşıma çıkıp dedi de :)))
"Valla gördüm!!!"
Yalnız rüyalar özeldir, neydi, nasıldı, kimdi anlatılmaz. Ancak bir kaç gece önce öyle bir rüya gördüm ki bunun kişisel değil sosyal, toplumsal bir mesaj taşıdığını düşünüyorum.
İki yanı derin uçurum olan toprak bir yolda yokuş yukarı tırmanıyorum, ancak etraf o kadar puslu ve gri ki; yürüdüğüm yoldan etrafa baktığımda sadece fabrikalar, sanayi tesisleri var. Ve o grilikte muhtemelen onların eseri. O yokuşu tırmanmamın nedeni ise daha ironik...
Bugün bir yanı sanayi bir yanı İstanbul'un şirin sayfiye ilçesi olma özelliğini korumaya çalışan yerin sahiline inip ayaklarımı denize sokmak...
-burada uzun bir ara verip yutkunmak, düşünmek istiyorum sadece. Yazdıklarım bile o kadar ağır geldi ki bana, di'il yaşamak :(((-
Toprak yolun başına çıktığımda yine aynı grilik, yine fabrikalar...
Ne gökyüzü, ne deniz, ben nerden kıyıya inicem diye düşünürken;
Çooook derin olan uçurumun başında bekleyen deney tüpünü andıran uzun, dar ve yuvarlak bir asansöre binip aşağı inecek, bir kapıdan geçecek ve oradan denize ulaşabilecekmişim.
Gelecekte böyle bir dünyada yaşama ihtimalimizin çok yüksek olduğunu bilebilmek için rüyada görmeye gerek yok bunu elbette ama ben gördüm işte napiyim ;)))
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)