Hayal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Aralık 30, 2011

Yeni Yıl Dilekleri

Yılın son iş günü…

Son aylarda zaten keyifsiz, isteksiz olan bu günlerin sonuncusunu yaşıyoruz, her zamanki gibi sanki bir saniyeyle her şey değişecekmiş gibi bütün keyifler, istekler, umutlar 01.01 00:01 ve sonrasına erteleniyor.

Her cepten, çantadan birer ikişer piyango biletleri çıkıyor…

Bi şurdan bi de buradan alıyim deniyor.

İkramiye parçaları birleşen puzzela çıkmayacak ki, sadece bir bilet yeter

Çoğaltmak umudu sadece…

İş Bankası reklamlarındaki gibi yeni yıla girmek istemeyen, olduğu yerde kalıp hazır hissedince kendini yıla başlamak isteyen bi çoğunluk var şüphesiz…

Her açtığım sayfada, her çevirdiğim yaprakta, kanalda görmesem kardan adamlı, kırmızılı yeşilli, yanar dönerli reklamları haberleri anlamıycam neyin geldiğini...

Kooooskocaman bi tatile giriyormuş gibi garip bi duygu var herkeste oysa sıradan bi haftasonu kadar geçecek zaman, belki de telaşesinde daha da kısa...


Umud etmek için nedenlerimizin

Gerçekleştirmek için hayallerimizin

Dans etmek için içimizdeki müziğin

Keyfe harcamak için paramızın

Elini tutmak için sevdiklerimizin

Paylaşmak için dostlarımızın

Zevkle yorulmak için işimizin

Gülmek için kahkahalarımızın

Yemek için çikolatalarımızın

Oynamak için oyuncaklarımızın

Yaşamak için ruhumuzun

Sağlığımızın, huzurumuzun hep olması dileğiyle...

Cuma, Mayıs 06, 2011

Il Papiro ve Kağıthane


Her ne kadar günümüz koşulları gereği bilgisayarda yazsam da yazılarımı, kalemi kağıdı görünce içim kıpır kıpır oluyor. Onlara dokunmaktan, onlarla birlikte olmaktan büyük bir haz duyuyorum.

Rengarenk maskeler, camlar şık elbiselerle dolu vitrinlerin olduğu eğlenceli Venedik sokaklarında Il Papiro'yu görünce nerde neden olduğumu, arkadaşlarımı unutup mağazanın büyüsüne kapıldım.


Kaplama kağıtları, kartpostallar, davetiyeler, çeşit çeşit mektup, not kağıtları, kitap ayraçları, kutular, kalemler, hokka ve divitler, bloknotlar, kutular ve kağıtla ilgili sayamayacağım yüzlerce ürün.

Aklımı başımdan aldı :))))

Pastaneye giren çocuğun ordaki tüm pastaları yemek istemesi gibi, Paşabahçe'deki her şeyin benim olmasını istediğim gibi, Il Papiro'daki her şeyi de almak istedim.

Ebru sanatından örneklerin olduğu ürünler raflarda dikkatimi çekmişti. Mağazanın internet sitesini incelediğimde bildiğiniz bizim ebru tekniğiyle yapıldıklarını gördüm. Yakın Osmanlı-Venedik ilişkileri nedeniyle bu sanatımızı öğrenmişler diye düşünüyorum.

http://www.ilpapirofirenze.it/

Geldiğimden beri yazmayı düşündüğüm bu büyülü mağazayı bugünkü Hürriyet Cuma gazetesinde okuduğum Kağıthane (House of Paper) haberiyle birleştirerek yazmanın doğru zaman olduğunu düşündüm.

Kağıthane; İl Papiro'nun ağırbaşlı klasik havasının aksine eğlenceli, yaratıcı ama yine kağıttan ürünler satan orjinal bir mağaza.

http://www.kagithane.com.tr/

Karaköy'de Kemankeş Caddesi, Fransız İş Geçidi No:11'de bulunan mağaza ilk fırsatta ziyaret edeceklerim arasında yerini aldı.

Cuma, Aralık 31, 2010

365'in 365'i Son 2 Saat

2010 bitmeden bir yazı yazmak için kalan zamanım...

Kaç hafta oldu hatırlamıyorum; eve normal saatinde servisle döndüğümü...

Bi garip, bi mutlu oldum sormayın.

Hatta sabahları kendi servisime binip plazaya gittiğim sabahlar en mesut olduğum sabahlar bu aralar

Yaptık, ettik, geliştirdik, test ettik, olmaz dedik, olur dedik, kararlar verdik bugüne geldik.

Artık sistemlerin işlemesini bekliyoruz, pazartesi sabahı çok kritik. Nefeslerimiz tuttuk bekliyoruz.

Gelelim yılın son yazısının ana fikrine...

Ben pek bi sevdim 10'u.

Çok gezdim, çok yer gördüm. Bir sürü güzel insan tanıdım. Yeni dostlarım oldu. Sevdiklerim mutlu yuvalar kurdu. Gülmeyi yeniden öğrendim. Çok uzun zamandır görmediğim beni buldum, hapsetmişim onu meğerse bir kuleye. Özgür bıraktım onu, kalabalıklara karıştı. Hafifledim, uçtum.

2011 için de hain planlarım, çoşkulu hayallerim var...

Yeni yılda da birlikte, daha çok aşkla, sağlıkla, kahkahayla, coşkuyla, yeni haberlerle birlikte olmak dileğiyle

İyi ki ordasınız :)))))

Çarşamba, Aralık 01, 2010

Sene 1874, Yer İstanbul


Kitap Mevsimi geldi demiştim geçenlerde...

O yazımda hangi kitaplardan bahsettiysem hepsi bir bir sayfalarında ağırladı beni. Hatta bazıları ağırlamakla kalmayıp daha önce tanışıp da kaynaşamadığım tanıdıklarıyla da aramı yaptılar.

Yeraltındaki İstanbul'la çooook eskilere yüzyıllar öncesine gittim, küçülüp sayfaların arasına giren bir cin oldum. Bir yandan dehlizlerde yeni bir şeyler bulmanın heyecanı diğer yandan karşıma bi hortlak, yer altında yaşayan garip yaratıkların çıkmasından korkarak dolaştım.

Şu satırları okuduğumda ürperdiğimi itiraf etmeliyim...

"26 Eylül 1980 gecesi, İnönü Stadı'nın civarından yer altından gelen ve balyoz sesine benzeyen gürültüler duyuluyor. Sesleri duyan ve meraklanan bir grup asker ilgililere haber veriyor, yerinde araştırma yapılıyor fakat ne seslerin nedeni ne de kesin çıkış noktaları anlaşılamıyor.
Scognamillo'nun sözünü ettiği balyoz sesine benzer gizemli gürültüler, İnönü Stadının altından geçen bir dehlizden gelmektedir. Bu dehliz Dolmabahçe Sarayı'na aittir.
...
2008 yılında BJK yöneticileri dehlize inmiş ve yaşadıkları spor basınında yer almıştır.
...
Dolmabahçe Sarayı'ndan başlayan dehliz stadı diklemesine ikiye bölmektedir. İki metre genişliğindeki bu dehliz, belli bir mesafeden sonra Maçka Parkı'na yönelmekte ve muhtemelen parkın altından geçmektedir. Ancak ekip, dehlizin sonuna kadar gitmemiştir"

Meraklı ama korkağım...

Ersin Kalkan gibi belime ip bağlayıp tünellerin di'il sonuna gitmek içlerine bir adım bile atmaya cesaret edemezdim.

Çocukluğum en baba tünellerin olduğu Fener Rum Lisesi civarında geçtiyse de bilmediği deliklere çomak sokan olmadım hiç bir zaman. Hatta geçenlerde eski komşularımızla bir araya geldiğimizde evlerinin bodrumunda bir tünel olduğunu, o tünelden geçip evin karşısındaki yüksek bahçedeki deliklerden çıktıklarını anlattılar.

Ben olsam girer miydim, çocukken nasıl atlamışım bu detayı diye düşündüğümde. Oyun oynarken saklanmak için indiğimiz karanlık kömürlükleri anımsadım -hayır ben korkağım-

Gerçek tünelleri değil ama İBB şehir haritasını açıp geçmiş yıllardaki uydu görüntüleri üzerinden kitapta tarif edilen yolların izini sürmeye çalıştım.

Yetmedi bana.

Bir kaç ay önce aldığım ama 5-10 sayfadan öteye gidemediğim  bir kenara bıraktığım Edmondo De Amicis'in İstanbul kitabı koştu geldi yanıma.

1870'li yıllarda geldiği İstanbul'un semtlerini, insanlarını, yollarını, gecesini, gündüzünü detaylı tasvir ettiği çok keyifli bir kitapmış aslında. Roman yazdığına bakmayın kitabın üstünde, çünkü o bir roman değil.

İstanbul Seyahatnamesi aslında

1870'lerde İstanbul'da Kapalıçarşı'da dolanmak, rengarenk kumaşlara dokunmak; Göksu'da, Kağıthane'de pikniğe gitmek, Pera'da şık mağazaların vitrinlerine bakmak, rengarenk feracelerle bir işaretinizle çılgına dönecek erkekleri peşinizden sürüklemek, Boğaziçi'nde mehtaba çıkmak...

Son bir kaç günkü hayatımın özeti aslında :)))

Kitaptan hoşuma giden bazı bölümler ayrı bir yazı konusu...

Pazar, Temmuz 18, 2010

40 Aynalı 3 Oda

Murathan Mungan'dan arakladım sanmayın denk düştü sadece onun ki "üç aynalı kırk oda"yken, bizim ki 40 aynalı 3 oda...

Bir oda ki, yıllarca özene bezene emekle sevgiyle her bir metrekaresi döşendi. En sevilen en beğenilen en güzel hep orası için alındı yerleşti yerine. Her gün girip tozunu alıp eşyaların yerini değiştirmeden zevkle eserini seyrederek mutlu oldu için için.

Güne gün kattı.

Dostlarına açıp açıp gösterdi, bir bir anlattı neyi nasıl aldığını ne hayaller kurduğunu.

Aşkın her halini gördü aynalara baktığında.

Umutlu, mutlu, neşeli, kırılgan, hayalci, coşkulu, çılgın, tutkulu, deli, üzgün, mutsuz, beklentili, çocuk, aşık, huysuz, nazlı...

Son kez çıkarken çekti kapıyı ardından, anahtarını çevirdi. Bir daha açmamak üzere, arkasını dönüp gitti...

Diğer bir oda, sıradan gündelik.

Herkesin rahatça girebildiği hayallerden tutkulardan uzak, sıradan.

Hiç bir eşyanın hiç kimsenin hatırası yok...

Şen kahkahaların yükseldiği keyifli kısa sohbetlerin yaşandığı...

Sonra bir gün geldi, şimdiye kadar hiç görmediği üçüncü bir oda farketti.

Güneşin ışıklarının pencerelerinden içeri girdiği, doğanın tazeliğinin içini doldurduğu hiç yaşanmamış...

Usulca girip odaya havayı ciğerlerine doldurdu, yüzünü güneşe verdi. İçini bir sıcaklık kapladı. Öylece durdu.

Düşündü...

Bu odayı tek başına doldurmayacaktı.

Her parçası özenle sevgiyle seçilecekti, ama birlikte...

Tek başına bir dünya yaratmayacaktı.

Aynalara baktı...

Gülümseyen, kendine güvenen, huzurlu, heyecanlı, tutkulu, coşkulu bir çift göz gördü, uzaklardan kendi gibi bakan bir çift göz daha...

Perşembe, Mayıs 27, 2010

Günün işlerini evde bilgisayarımın başında tamamlamaya çalışırken, oturduğum yerden dışarda yavaş yavaş yükselen alabildiğine parlak dolunay gözlerimi ekrandan ayırmam için baştan çıkartmaya çalışıyor beni.

Hayal ediyorum, Galata Konak Cafe'nin terasında ya da Ulus Parkı'nda hafif bir yaz akşamı esintisinde baştan çıkmayı...

Pazartesi, Mart 29, 2010

Hayalimdeki İş

Zaman zaman dellenip, alıp başımı gidicem buralardan, zevk aldığım bir işi aşkla yapmak için yıkıcam köprüleri deriz.

İyi de ne yapıcam, nasıl yapıcam?

Bu aralar bu soruyu ben kendime sık sık soruyorum, çok çok da düşünüyorum.

Başka bi şey ararken google'cım karşıma bu sayfayı çıkarttı

-yoksa bu bi işaret mi?-

http://hayalimdekiis.com/

Salı, Şubat 23, 2010

İstanbul

Paşabahçe'yi yoklamayalı uzun zaman olmuştu. Son serilerinden biri İstanbul temalı.

İstanbul diyince akan sular durur benim için

Bi arkadaşıma hediye alırken, dayanamadım kendime de "canım istanbul" aldım.

Heyecanla eve gidip içine yerleştirdiğim mumları yakınca daha bi hoşuma gitti. Duvara yansıyan İstanbul silueti muhteşem. Söndür ışıkları, otur seyret, hayal kur.

Boğaz Köprüsü, Kız Kulesi, Galata Kulesi, camiler...

2 mumlusu ve aşağı yukarı aynı ölçülerde peçetelik olanı da var.

Paşabahçe canavarlarına duyurulur :))))

Salı, Aralık 22, 2009

Dinazorlar TEM'de

Bu akşam Levent'ten Tem'e bağlandığımız 5 dakikalık yolu tam 55 dakikada aldık. Servisin koltuğunda bi sağa bi sola döne döne, kah radyo dinleyerek, kah internete girerek yolun bir an önce sona ermesini bekledim.

Her zamankinin aksine Otogar yoluna devam etmek yerine Okmeydanı sapağından kaçıverdik. Tam o sırada sağdan sola döndüm koltuğumda ve etrafımızın tırlarla, kamyonlarla çevrili olduğunu farkettim.

Bir anda kafeslerinin kapağı açılıp ortalığa saçılmış dinozorlar gibi göründüler gözüme.
-Hayatımda kaç kez gördüysem- :))))

Trafiği bu hale getirenin ne olduğunu öğrenemedim ama kısa süreli bir dinazor fantezisi yaratmış oldum.