Çarşamba, Temmuz 30, 2008

Gecikmiş Yazılar

Az önce Sanem'in Afrodisias resimlerine bıraktığı yorum tetikledi beni. -Eskisi gibi yazmıyorsun- dedi. Haklı.

Oturup yazsam da bi yerlere, bloguma koymak için elim kalkmıyor. Birazdan okuyacağınız da böyle bir yazı. Temmuz'un ilk günlerinde yazılmış, yayınlanması gereken zaman çoktan geçmiş yerini bulamamış, benim gibi...

"Takvime bakarken farkettim de, 19 Temmuz’da blogum tam 3 yılını doldurmuş olacak. Yüzlerce yazı yüzlerce fotoğraf birikti hayatımdan geçen. Bir günlük tutsaydım içinde resimler olmazdı, bir günlük tutsaydım belki daha açık yazardım hissettiklerimi benden başkası okumıycak nasılsa diye kelime oyunlarıyla karıştırmazdım yaşadıklarımı. Ama o kelime oyunları hem hissettiklerimi herkese söylememi hem de taşıdığı anlamların bana kalmasını sağladı.

Yeri geldi sadece sözcüklerle ağladım, yeri geldi çığlık attım, güldüm, haykırdım. Yani o sözcükler var ya o sözcükler bana çok şey kattı.

Hele yorumlarınız bazen büyümeye çalışan yeni bir sürgüne dolanacak dal, temel kazısına destek veren istinad duvarı oldu.

Yazmak, yazdıklarını paylaşmak, okunduklarını, sevildiğini, eleştirildiğini bilmek bazen bu dünyada kendini çok yalnız hissettiğinde aslında hiç de yanlız olmadığını hatırlatıyor insana.

Büyüdüm diyemiyorsun hiç bir zaman, her gün kendinde yeni bir şey öğrenip biraz daha çözümlüyorsun kendini."

Salı, Temmuz 29, 2008

Afrodisias Antik Kenti

Blogumun sessiz takipçilerinden sevgili arkadaşım Dilek, haftasonu Aydın'daydı. Başka bir amaçla gitmiş olsa da Aydın'a, o da benim gibi her fırsatı her koşulu keşfetmek yeni şeyler görmek için değerlendiren birisi olduğundan Afrodisias Antik Kenti'ni de gezmiş.

Çektiği fotoğraflar gördüklerinin yanında hafif kalır ama bir kaçını da sağolsun bizimle paylaştı. Şüphesiz ilkbaharda muhteşem olur oralar fikrinde birleştik. Belli mi olur baharda bakmışsınız Afrodisias'ta biz :)




Teşekkürler Dilek :)

Afrodisias hakkında daha fazla bilgi için http://www.aphrodisias.info/

Pazartesi, Temmuz 28, 2008

Sokak Resimleri

Sokak Hatırası'nın sokak resimleri geldi. Yıl 2008


Roma Yolu diye bahsettiğim bir zamanlar kocaman taşlardan oluşan çukurlu yoldu. Yolun başında Mevlevihane Cami ve yanında türbesi var. Yol eskiden yukarıya doğru daha dardı ancak son yıllarda genişlettiler.

Sokaktan aşağı geldiğinizde sağa kıvrılarak devam ederseniz Camcı Yokuşu'na çıkarsınız. Fotoğrafta görünen ilk ev Emine Hanım Teyzelerin

Sola doğru kıvrılırsanız da Sancaktar Yokuşu'ndan aşağıya Fener'e inersiniz. Görünen ilk ev anneannemlerin eviydi.



Teşekkürler Aysun :)

Çarşamba, Temmuz 23, 2008

Sokak Hatırası

Zaman zaman yazılarımı nasıl yazdığım, nerden konu bulduğum gibi sorularla karşılaşıyorum. Mesela bu sabah servisle mahalle arasından geçerken yaşlı bir kadının, süpürmekten iyice küçülmüş bir süpürgeyle sokakla binaların girişi arasını süpürdüğünü gördüm...

O an aklıma Emine Hanım Teyze geldi.

Çocukluğumun geçtiği Fatih-Fener’de her bayram sabahı istisnasız başını Emine Hanım teyzenin çektiği süpürgesini kapanın geldiği çocukların büyük bir zevkle iştirak ettikleri sokak temizliği. Kapının önü değil, Mesnevihane Sokağı’ndan başlayıp Sancaktar Yokuşu’nun kesiştiği düzlüğü de içine alan koca bir sokak.

Mesnevihane Sokağı kocaman çakıl taşlarından oluşan yarı toprak yarı taş bir yoldu. Roma yolu derlerdi ne kadar doğru bilinmez. Bu yüzden çukurları çoktu. Kuytu bir sokak olması da herkesin gelişi güzel çöplerini atmasına neden olurdu. Bir dedem bir de Emine Hanım teyze sokağı temizlemeye çalışır, ardından yine çöp bulunca söylenirlerdi haklı olarak.

Bırakın sokağa çöp atanları, yediği şeyin kağıdını, çöpünü umarsızca sokağa atanları ne o gün anlayabiliyordum ne de bugün anlayabiliyorum.

Mahallede bina sahibi pek çok kiracısı olan 3-4 kadın vardı. Hepsi hükümet gibi, pek çok erkeği geri kesecek kadar yere sağlam basan. Bina sahibi dediysem tek başına değil, çocukları eşleriyle ortak ama yönetimin onlarda olduğu. Sözlerinin kanun olduğu.

Yalnız bu 3 kadının da ortak özelliği Karadeniz’li olmaktı. Rize ve Trabzon.

Anneannem, Emine Hanım Teyze, Seher Hanım Teyze, bi de Pakize Hanım vardı ama onu hiç tanımadığım için hakkında bi şey söyliyemiycem.

Konu konuyu açıyor, hatıra hatırayı çağırıyor.

Anneannem’le Emine Hanım Teyze’nin diğer bir ortak özelliği de bahçelerine dadanan çocuklarla mücadele yöntemleriydi.

Üzerlerine su dökmek. Ama aynı zamanda da anneannem mahallenin çocuklarına camdan sakız da atardı. Ama bahçede oynamak yasaktı. –Tabi ki bize değil- Sakız stokları kutu kutu TipiTip’ten oluşurdu.

Benim de bir ıslanma maceram var. Aslında sadece benim değil, Yavuz (kardeşim), Aysun (Emine Hanım Teyzenin torunu ve arkadaşımız) üçümüzün.

Hikaye komik.

Emine Hanım Teyze’lere oturmaya gitmişiz annemle, malum çocuklar oyun peşinde onlarla oturacak değiliz ya. Ablam uslu, hanım hanımcık yok öyle yaramazlık gibi bir derdi. Planımız neydi yada napıyorduk bilmem ama üçümüz bahçenin arsa tarafındaki kapısında, birimiz de tırmanmaya çalışıyor. Emine Hanım Teyze’de içine doğmuş olacak balkona çıkıyor bakıyor ki mahallenin çocukları yine bahçeyi zorluyor. İçerden su alıp her zamanki caydırma taktiğini kullanıyor.

Biz; sudan çıkmış balık.

Yukarı çıkıyoruz, ıslak.

- N’oldu size?
- Emine Hanım teyze su döktü.
- Hangi ara oldu bu iş?

Emine Hanım Teyze haklı olarak ne işiniz vardı sizin orda diyor ama bir yandan da üzülüyor.

(Aysun’cum sen de sokağın resmini çeker gönderirsen, yazıyı tamamlamış olursun)


Cumartesi, Temmuz 12, 2008

Gez de Nereye Kadar?

Bu cumartesi de öncekiler gibi bir müzeye gittim. Topkapı Sarayı'na. Çocukluğumda gitmiştim en son. O zamandan bugüne tabiki bir çok değişim geçirmiştir ancak ben sevmedim bu kez. Bir tek kutsal emanetlerin yeniden düzenlenmiş hali idare eder. O da eserlerden dolayı geçer not aldı. Mücevherlerin sergilendiği özel bölmeler bence fazla karanlık, saray mutfakları ve diğer pek çok bölüm o kadar havasız ki kendimi dışarıya zor attım. Savaş aletlerinin sergilendiği camekanların zeminleri son derece kirli görünüyor. Ya bugün ben huysuzdum, ya da gerçekten Topkapı Sarayı sınıfta kaldı. Ha bi de Konyalı'nın müze bahçesine yayılan yemek kokularını da söylemeden geçemiycem.

Yorulduğum ve sıkıldığım için bir tek Harem'i gezmedik. Onu da başka bir sefere artık.

Bu aralar anormal bir şekilde müze gezmemin nedeni tabi ki müze kart değil, çünkü karttan önce başlamıştım gezilerime. Ama artık ben de kendimden şüphe etmeye başladım, ruhumdaki bir şeyleri bu gezilerle mi örtmeye çalışıyorum acaba?

Yoksa tarihi eserlere, mekanlara sık sık gidip beni de içlerine alırlar buralardan götürürler ümidiyle onlara yakın olmaya mı çalışıyorum?

Biliyorum var aslında bir sorun, hem de uzun süredir ama neresinden tutup nasıl düzelteceğimi bilmiyorum. Çok şeyi yıkıp geçmek, yok saymak gerekiyor onun için.

Hatırlıyor musun bir liste yapalım önerisi getirmiştim. Bir yanına hayatımızdan çıkartmak istediklerimiz diğer yanına da eklemek istediklerimizi yazacaktık. Başlıkları yazdım renkli kalemlerimle, ortalarına da güzel bir çizgi çektim. Ama tek bir harf bile yazmadım eklemek çıkarmak istediklerime, yazamadım. Çünkü hayatımdan çıkarmak istediğim yok saymak istediğim öyle bir şey var ki. Çok karmaşık, çooooooooook.

Uzun zamandır kendimi pek yazmıyorum, biliyorum. Gezilerle, eğlencelerle oyalıyorum kendimi, sizi. Herşey yolundaymış gibi yapıyorum kendime, kendimle de konuşmuyorum ki bu konuları. Daha çok susan daha az konuşan biri oldum, kendimin sinirine dokunacak kadar.

Zaman tatil zamanı. Ben gitmek ama dönmek istemiyorum. Neresi diye sorarsan, orasını da bilmiyorum. Aslında gitmek de değil istediğim tam tarifini istersen, yok olmak.

Teşhis, depresyon.

Olabilir. Artık kim normal ki? Ama hepimiz normalmişiz gibi yaşıyoruz yada depresyon hayatımızın normali.

Yok yok o kadar kötü değilim endişelenmeye gerek yok ama sevildiğimi duymak iyi gelebilir.

Bi de bu aralar bana iyi gelen bi şey, biri var. Yeni bir şey değil aslında hep vardı. Son bir yıla kadar belki daha çok benden kaynaklı mutluluk ve mutsuzlukları çok uçlarda yaşamama neden olan; şimdilerde daha güzel, daha doğru, daha sakin bir yerlerde varlığını daha kuvvetli hissettiren huzur veren. Yanımda olduğunu bilmek güzel.

Pazar, Temmuz 06, 2008

Arkeoloji Müzesi

Bir iki hafta önce İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne gitmiştim, yazıya dökmeye ancak fırsat buldum. İlkokuldayken okul götürmüştü o tarihten beri de gitmeyi çok kez planlanmış ancak başaramamıştım. Sonunda şeytanın bacağını kırdım :)

Bu kadar çok görülecek şey olduğunu tahmin etmiyordum doğrusu, sersemledim ve çok yoruldum. Belki her gördüğüm eserin beni millattan önceki çağlara götürüp sonra birden geriye bugüne dönmek yoruyor olabilir.


Hangi eller yapmış, kimler görmüş, kimler geçmiş önünden? İstanbul civarında bulunan eserleri ayrı bölümlerde hatta semt semt ayırarak sergiliyorlar. Yani oturduğunuz semtin geçmişinde ne varmış görebilirsiniz. Özellikle son dönemde yapılan Marmaray çalışması da müzeye pek çok yeni eser kazandırmış.

Müzenin en etkileyici eserlerinden biri İskender Lahti.

"İÖ 4. yüzyılın son çeyreğinde yapıldığı sanılan, adını üstündeki kabartmalar arasında bulunan Büyük İskender figüründen alan lahit. Osman Hamdi Bey'in 1887'de yaptığı Sayda (bugün Lübnan'da) kazılarında ortaya çıkarılmıştır. Günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nde sergilenmektedir. Kime ait olduğu bilinmemekle birlikte, İskender'in olmadığı kesindir. Uzun yüzlerden birinde Yunanlılarla Persler arasındaki bir çarpışma canlandırılmıştır. Bu kabartmanın sol yanındaki, at üstünde betimlenmiş figür İskender'dir. Sırtında Herakles' in simgesi olan aslan postu vardır. Öbür uzun yüzde bir aslan ve geyik avı sahnesi yer almaktadır. Dar yüzlerden birinde ve bunun üstündeki alınlıkta birer çarpışma sahnesine yer verilirken, öbür dar yüzde bir pars avı, alınlıkta ise gene Perslerle Yunanlıların çarpışması konu edilmiştir. Eski Yunan sanatında âdet olduğu gibi, beyaz mermerden yapılmış İskender Lahti' nin de bütün kabartmaları çeşitli canlı renklerle boyanmıştı. Epeyce solmuş ve yer yer kaybolmuş olmakla birlikte, bu boyaların izleri bugün de seçilebilmektedir. "


Müzede lahtin renkli halinin nasıl olduğunun anlaşılabimesi için alçıdan bir kopyası yapılmış. Her iki halini de yukarıdaki resimlerden görebilirsiniz.

Bu da başka bir lahit
Arkeoloji Müzesi bahçesinde aslında iki müze daha var ancak onları gezmeye halim kalmadığı için onları başka bir sefere bıraktım. Nasıl olsa artık müze kartım var :)

Arkeoloji MüzesiMüze sonrası yapılacaklar olarak önerim müze bahçesindeki kafede tarihi eserler arasında karnınızı doyurmanız; ardından Gülhane Parkı çimenlerinde biraz dinlenmek.

Cumartesi, Temmuz 05, 2008

Kariye Müzesi

Müze Kart'ımın siftahını yaptım bugün. Müze girişinde kartımı gösterip, gururla tek kuruş vermeden her yer benimmiş gibi girdim müzeye. Acayip hoşuma gitti. Diğerleri 10 YTL verirken, siz kartınızı göstererek bedava girince kendinizi daha bi özel hissediyosunuz.

İlk müzem Kariye.

Edirnekapı'da bulunan müze fresk ve mozaikleri ile ünlü. Kapadokya gezimiz sırasında rehberimiz orada gördüklerimizden çok daha güzelleri için mutlaka Kariye Müzesi'ni gezmemizi önermişti. Haklıymış.

Bakmayın gezdiğime; sağ dizimde dizlik var ne yazık ki pek rahat yürüyemiyorum. Bir de sıcaklardan uzun süre ayakta kalınca ayağımın şişmesine neden oluyor. Menisküs olmuşum. 3 hafta takmak zorundayım, neyseki iki haftası bitti. Umarım sonrasında da düzelir de gündelik hayatıma dönerim. Ama kültür aşkına gezmeye devam ediyorum :)

Bundan sonrası resimlerde ben artık susuyorum.








Kariye Müzesi hakkında

Perşembe, Temmuz 03, 2008

Hafta içi Kaçamağı

Hep hafta sonu kaçamağı olacak değil ya; bi de hafta içi kaçamağı yapmak lazım diyenlere bir önerim var. Tarafımca bizzat denenmiş, memnun kalınmıştır.


Bu sene İDO Boğaz Hattı'ndaki Anadolu Kavağı seferlerine bir tane daha eklemiş. Akşam 19:00'da Eminönü'nden 19:15'de de Beşiktaş'tan kalkıyor. 20:30 gibi Anadolu Kavağı'na varıyor, 1,5 saatlik beklemeden sonra 22:00'de geri dönüyor. Aradaki zamanda balığınızı yer dondurmanızı da elinize alır vapura binersiniz.

Boğaz'ın rüzgarında, gece başka bir kimliğe bulunan İstanbul'u ve ışıklarını seyreder, dertlerinizi de denizin köpüklerine atıp huzurla evinize dönersiniz.




Bu vapuru sevmeniz için bir başka neden de sakin olması. Seferlerden henüz fazla kimsenin haberi olmamasından mıdır bilinmez, toplasanız 50 kişi ancak vardı koskaca vapurda. Oysa gündüz saatlerinde güzel bir yer bulunca kaybetmemek için yerinizden bile kıpırdamazsınız.

Şu sıcak gecelerde şiddetle tavsiye ederim :)

Salı, Temmuz 01, 2008

Kusursuz Göz Makyajı İçin

Kadınlar için çok faydalı bir buluş. Göz makyajınızı seçtiğiniz desende kısa bir sürede kusursuz olarak gerçekleştirmek mümkün.


Boya gibi kimyasal bir maddeden değil, mineraller içeren göz farlarından yapıldığı yazıyor sitesinde. Online sipariş vermek de mümkün. Haberiniz olsun dedim belki lazım olur :)


http://www.coloronpro.com/

Pazartesi, Haziran 30, 2008

Cancer*

Çok önemli bir konuda Mim'lenmişim ancak konuyu bilmediğim için biraz rahat hareket etmiştim. Bugün ne olduğunu öğrenince herşeyi bıraktım yazıyorum.

Mim'in amacı; olabildiğince çok kişiyi kanser hakkında erken teşhis konusunda uyandırmak. Ben de en hızlısından Sıdıka'yı, Sanem'i, Sofi'yi mimliyorum.

Kadın'ı erkekten ayıran en önemli organlar aynı zamanda kadınların en sık kansere neden olan organları ne yazık ki.

Artık kanseri her yerde her an en umulmadık olayların altından bile çıkar görünce, insan korkuyor ürküyor en ufak şeyden. Daha bi paranoyak olup titizleniyor.

Ailesinde hiç kanser hikayesi olmayan kaldı mı içimizde? Varsa Allak sağlık sıhhat versin, uzak olsun hastalıklardan.

Düşünüyorum da neden?

Eskiden bu kadar yoktu. Tek tük duyardık. Neden daha rahat yaşamak için yapılanlar yaşamımıza mal oluyor? Tüketirken kirlettiğimiz dünya; aç gözlülük, para hırsı yüzünden kabaktan karpuz, patatesten mısır yapmak kötülükten başka ne veriyor ki insana.

Sorsalar bana modern bir hayat ve hastalıklar mı; ilkel bir hayat ve sağlık mı diye...

Sanırım taş devrine gitmeye mal olsa da sonu, sağlık derdim. Teknoloji huzur vermiyor, sağlık vermiyor. Sağlık sorunlarına o teknoloji çözüm buluyor dersen. Zaten o teknolojinin ettikleri olmasa hasta olmazdım ki...

Elbette hepimiz bir gün öleceğiz ama kanserden olmamalı bu.

Neşe çok detaylı yazmış onu okumanızı tavsiye ederim. Ama naçizane benim dikkat ettiğim ve paylaşmak istediklerim şöyle.

-Oksijen olan hücrelerde kanser barınamazmış, bol bol temiz havada derin derin nefesler alın. En iyi oksijen yeşil yaylalarda bana göre; bir de Kaz Dağları'nda.
-Pozitif olun, stres kötü hücreleri besliyor (bunu diyorum ama uygulama konusunda size örnek olabilecek kadar başarılı değilim)
-Yapay ve katkılı gıdalardan uzak durun. Gazlı içeceklerdeki karbondioksitin vücudunuzdaki oksijen için iyi şeyler düşünmediğinden emin olabilirsiniz.
-Bile bile hormonlu gıdalar tüketmeyin
-Kendinizi sevin, hiç kimseyi sevmediğiniz kadar
-Vücudunuzun sesini dinleyin, ama duyduklarınızı kulak ardı etmeyin.
-Özellikle kadınlar meme, rahim, yumurtalık kanserlerine karşı her an tetikte olmalı.

Kanser herkesin kapısının ardına saklanmış pusuda bekliyor sanki; sakın kapıyı boş bırakmayın.

*Neden Cancer derseniz; sansar gibi geliyor bana.

Cuma, Haziran 27, 2008

Müze kuşu olmak istiyorum

İnternet üzerinden yaptığım Müze Kart başvurum sonucu kartıma bugün kavuştum. Çok mutluyum. Neden bu düşünceye kapıldım bilmiyorum ama İstanbul'da sadece 3 müzede geçtiğini sanıyordum; yanıldığımı kartla gelen broşürden öğrendim. Ona da çok sevindim.



Bakalım nerelere gidebiliyor muşum İstanbul'da?

Arkeoloji Müzesi, Ayasofya, Aya İrini, Fethiye Müzesi, Kariye Müzesi, Büyük Saray Mozaikleri Müzesi, İmrahor Sarayı, Galata Mevlevihanesi Müzesi, Rumeli Hisarı, Anadolu Hisarı, Yedikule Zindanları, Topkapı Sarayı, Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Yıldız Sarayı Müzesi, İslam Bilim ve Teknolojileri Müzesi, Adam Mickiewickz Müzesi (bunun ne olduğunu ben de bilmiyorum)

Çarşamba, Haziran 18, 2008

Müze Kart

Kültür ve Turizm Bakanlığının bugün basına tanıtacağı müze karttan haberim oldu. Tanıtım toplantısı Kültür Bakanı'nda katılacağı gösterişli bir davetle Arkeoloji Müzesi bahçesinde olacak. Ne yazık ki davetli değilim :(

Önce hızlı bilgi eğer zamanınız ve imkanınız varsa, bugün saat 6'da Arkeoloji Müzesi bahçesinde ücretsiz alabilirsiniz. Daha sora ise belirlenen noktalardan 20 YTL karşılığı bu kartı alabileceksiniz. Sanırım bir de internetten, onu henüz inceleyemedim. Haberi size bir an önce yetiştiriyim diye hemen yazıyorum.

Nedir bu müze kart derseniz; yılda sadece 20 YTL ödeyerek Türkiye'nin her yerinde yüzlerce müzeye bedava girebilmenizi sağlayan bir kimlik. Ayasofya Müzesi'nin 10 YTL olduğu düşünülürse 2 müzede çıkarırsınız parasını.

Ayrıntılı bilgi için http://www.muzekart.com/

Perşembe, Haziran 12, 2008

Bugün Anladım...

Böyle bir şarkı sözü vardı biliyorum ama ne melodisini ne de diğer sözlerini hatırlıyorum. Hatırladığım kısmı benim için yeterli.

Bazen gördüklerini anlamazsın. Anlamak istediğini, işine geleni anlarsın. Bir an gelir aynı yerden, aynı koşularda bakarken gerçekleri görürsün.

Başıma bi şey düşmedi, beni kendime getirecek bi şey yada birisi de yok. Her şey bir anda kendiliğinden gelişti. Her zaman ki gibi düşünüyordum; öncesini sonrasını, sağını solunu, enini boyunu. Daha önce de pek çok kez göz önüne aldığım değerlendirdiğim başlıklar aynıydı.

Ama bu kez 2 kere 2; 5 yada 1 etmedi.

4 etti sadece.

Cumartesi, Haziran 07, 2008

İyi Bir Hayat

Dün şirketimin düzenlediği kişisel gelişim seminerinde Ender Saraç'ı dinledim. Kitaplarını beğenerek okuduğum bedenle ruhunun kainatla uyumunu çok güzel ilişkilendiren bir insan.

Seminerdeki ilk cümleleri de bunu gösteriyordu zaten.

"Bu dünyada var olmanızın bir tesadüf olduğunu düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz. Her ruh bu boyuttaki tekamülünü tamamlamak için bedenlenmiştir. Ve o bedene nasıl isterseniz öyle davranırsınız. Sonuçta hepimiz recycle olacağız."

Aynen bu kelimeyi kullandı. Yabancı bir kelimeyle söylendiğinde bize ait değilmiş gibi geliyor.

Kitaplarında yazanlardan çok farklı bir şey anlatmadı aslında ama dinlemek keyifliydi. Önce önemli notlar; yurtdışında yeni katıldığı toplantılarda bel çevresi ölçüsünün değiştiğini söyledi.

Bel çevresi erkeklerde 94, kadınlarda 88'i geçtiğinde tehlike çanları çalmaya başlıyor. Ne yapın edin kendinize özen gösterin yağları atın vücudunuzdan kası suyu değil diye de uyardı.

En iyi enerji içeceği sade kahveymiş.

Cola, ıce tea önermediği içecekler. En iyisi maden suyu.

Vişne çok iyi bir antioksidan. İngilizcede sonu berry ile biten tüm meyveler strawberry, blackberry, raspberry-mor meyveler- en ideal reçeller. Ancak bunlarda da şeker yerine elma suyuyla tatlandırılmış olması daha uygunmuş. Bu elma suyuyla tatlandırmadan bir kaç yerde daha bahsetti bu konuyu araştıracağım. Çünkü bir meyve suyu firmasının çıkardığı ıce tea'de tatlandırıcı değil elma suyu varmış. Israrla marka vermedi ama ben bulurum :) Daha sağlıklıymış.

Dil temizliği üzerinde özellikle durdu. Bütün gece vücut çalışıp toksinleri biriktiriyor ve sabah biz de atıyoruz. Bu toksinler sindirim sisteminin başında ve sonunda toplanıyor. Sonunu anlatmama gerek yok her bünye dopal olarak bu kısmını hallediyor. Ancak sindirim sisteminin ilk noktası olan ağızda ve dilde birikenleri bir şey yiyip içmeden temizlemezsek vücuda geri dönüyormuş. İlk işim bir dil temizleyicisi almak olacak. Çünkü çok mantıklı geldi.

Hepimiz sabah kahvaltılarını simit, poğaça, peynir, ekmekle yapıyoruz. Hepsi mayalı ürünler ve ilerleyen zamanla birlikte sorunlara yol açıyormuş. Lor, çökelek gibi peynirleri, yeşil biber, zeytini öneriyor. Ve tabi mor reçelleri. 3-4 gün böyle 3-4 günde müsli gibi ürünlerle tahıllı bir kahvaltı.

Atıştırmak için her gün 3-4 tane ceviz yada 10 tane fındık yada antep fıstığı yada kaju fıstık. Ama hepsini birden değil :)

Akşam atıştırmaları için de sarı leblebi, kuru meyve kuru erik gibi mor şeyler.

Öğlenleri beyaz protein, tavuk-balık.

Akşamları haftada 2 gün bakliyat, 5 gün de sebze öneriyor. Kırmızı ete ayda sadece 3 kez izin var.

Aslında benim sırrım da böylece ortaya çıkıyor. Kırmızı eti sevmem, tavuk balığı derileriyle yağlı yerleriyle asla yemem. Sebze severim. Abur cubur da yerim ama bir iki parça çikolata, bir küçük dilim tatlı bana yeter de artar bile.

Aslında tüm yaşamı çok güzel özetliyor. İnsan bir bigisayar doğduğunda kusursuz bir programla yüklü. Zamanla iç ve dış etkenlerle kötü alışkanlıklar, kötü beslenmeyle bir takım virüsler bulaşıyor. Nasıl ki virüsler bulaştıkça bilgisayar sorunlar çıkarmaya, takılıp kalmaya başlıyorsa aynen bize de öyle oluyor.

Buğdaylar rüzgarda öyle güzel dalgalanıyor ki, oysa biz direniyoruz herşeye direnirken de kırılıyoruz
Ne yapmak lazım? Önce iyi bir antivirüs programı yüklemek gerekiyor, kendimizi yeniden programlayarak bu yönde sistemi çalıştırmalıyız.

İyi bir antivirüs=detoks.

Öyle özel kamplara falan giderek yeşil sular içerek olması da şart değil. Zararlı şeyleri çıkarın hayatınızdan sigara, alkol, kırmızı et, un liste uzar gider. 40 gün devam edin.

Ama aynı zamanda ruha da detoks yapmak lazım. Çünkü o da zamanla kirleniyor. Kuşlara su verin, ihtiyacı olanlara maddi manevi yardımda bulunun, çocukları sevindirin.

Beğendiğim bir yorumu da bu dünyada paraya odaklanmışız ama recycle olduktan sonra iyilikleriniz sizin servetiniz olacak. Üstelik bunun için paraya ihyiyacımız bile yok. Ne en iyi üniversiteyi bitirmiş olmak, ne prezantabl olmak, ne iyi bir işin olmasına gerek yok. Sevgimizi, desteğimizi vermek yeter.

Bana iyi geldi bu seminer. Zaten son bir haftadır hayatımda ilginç deneyimler, tesadüfler, etkileşimler, enerjiler yaşıyorum. Bunun da böyle bir döneme gelmesi tesadüf olmasa gerek diye düşünüyorum. Bu süreçte yeniden yazmaya başladım. -blogumu kastetmiyorum- Defterime renkli kalemlerimle -yeni kalemler aldım- yeşil şükrettiklerim, pembe gördüğüm rüyalar, mor olmasını istediklerim için.

İlk günlerde farkettim ki bilgisayarda yaza yaza el yazısından uzaklaşmışım. Oysaki akıldan geçenler harfleri çizerek yazıya dönüştüğünde daha çok şey ifade ediyor. Tuşlara dokunan parmaklar birbiri ardına aynı hareketleri yapıyor hangi harfe bastığının önemi yok hepsi düz birbirinin aynı tuşlar. İşte o gün karar verdim, renkli kalemlerimle sakin sakin güzel güzel yazmaya. Hemen uyum sağladık birbirimize. Artık mutluyum. Şimdi kalemlerim de çantamda geziyor. İşte de evde de rengarenk ve güzel yazıyorum.

Siz de bugün bir karar verin. Bir şeyleri hayatınızdan çıkarıp yerine iyi güzel şeyleri koyun. Bu bir yiyecek de olur, bir alışkanlık da, bir duyguda, birisi de. Bir liste yapın bir tarafa hayatınızdan çıkarmak istediklerinizi, diğer yana da eklemek istediklerinizi yazın. Sonra gerçeğe dönüştürdüğünüz her ekleme çıkarmanın üstünü çizin.

Yazmak, yapmak istediklerimizde ne kadar kararlı olduğumuzun kendi kendimize ispatı aslında. Zaten kişi kendinin kurdu değil midir? Kurda kararlılığımızı göstermek lazım. Bu ekleme çıkarma fikri şimdi yazarken aklıma geldi. -Boşuna demiyorum ben yazarken kendimi keşfediyorum diye :)- Ben de uygulayacağım. Hele bi listeyi oluşturayım bakiyim, paylaşılacak gibiyse buraya da yazarım yoksa üzgünüm. Herkesin listesi kendine. Ama paylaşmak isterseniz sayfalarım herkese açık.

İşte yeni bir yol önümde

Cuma, Haziran 06, 2008

Bulut


Çocukça bir alışkanlığım olsa gerek; bulutlardan şekiller çıkartırım. Gökyüzünün değişik bulutlarla kaplı olduğu günler en sevdiğim zamanlardır. Oturur sadece onları seyrederim. Bazen ressamın amaçsızca boyaları ince bir kat halinde dağıttığı şeffaf; bazen de atlıların, köpeklerin cücelerin kabarık şekilleriyle karşımda durduğu.

Bu bulut Güneyli'de bahsettiğim tepeye çıkınca bana bakan buluttu ve bana göre içinde koca burunlu koca suratlı bir dev var. Sizce?

Zekanızı 7 günde parlatın

Ana Kaynak: The Guardian-Men’s Health

7 günlük program şöyle

Cumartesi: Dişinizi her zaman kullandığını elinizle değil, diğeriyle fırçalayın. Ve gözünüzü kaparatak duş alın.

Pazar: Sabah saatlerinde bulmaca çözün. Ve kısa yürüyüşe çıkın.

Pazartesi: Akşam yemeğinde yağlı balık yiyin. İşe ya yürüyerek ya bisikletle ya da daha önce kullanmadığınız bir araçla gidin.

Salı: Sözlükten bilmediğiniz sözcükleri öğrenin. Ve bunları günlük konuşmanızda kullanmaya çalışın.

Çarşamba: Yoga, Pilates ya da meditasyon derslerine katılın. Daha önce tanımadığınız bir insanla konuşun.

Perşembe: İşe daha önce kullanmadığınız bir yoldan gidin. Televizyondaki ciddi bilgi programlarını izleyin.

Cuma: Alkol ve kafein tüketmekten kaçının. Alışverişe çıkarken listeyi ezberlemeye çalışın.

Çarşamba, Haziran 04, 2008

Çanakkale-Gelibolu gezi notlarıma uzun uzun devam etmek istiyordum ancak yine aynı döngüye giriyorum. Uzun uzun yazmak için erteliyorum; aklımda onlar olduğu için de başka bi şeye konsantre olamıyorum.

Seyahatimin kalanında Çanakkale'deki Çimenlik Kalesi'ni ve Çanakkale Arkeoloji müzesini gezdik. Özellikle Truva'da bulunan milattan öncesine ait eşyalar, Hadrian heykeli, lahitler ve özellikle MÖ 2000 yılına ait afrodit heykeli çok etkileyiciydi.

Arkeoloji müzesinin bahçesinden tarihteki Yonca figürü :)
Çanakkale sahilindeki sahte Truva Atı (filmde kullanılan) ve güneş saati görülebilecek diğer şeyler.



Gezimiz boyunca Çanakkale Boğazı'nın iki yakasını birbirine bağlayan tüm feribot iskelelerini kullandık. Kilitbahir, Eceabat, Lapseki karşılıkları da Çanakkale ve Gelibolu.

Çanakkale'yi gezdiğimiz gün dönüşte Lapseki üzerinden Gelibolu'ya geçmeye karar verdik. Avrupa tarafında göre çok daha düz olan yörede Çanakkale Ovasını ve pek çok meyve bahçesini gördük. Düzlüklerde seyahat etmek alabildiğince ufku görmek değişik bir duygu. Karadeniz ve Ege gibi dik yamaçlı yollardan sonra.


Gelibolu zaten konakladığımız yer olduğu için en yakını en sona bırakmıştık. Fakat Gelibolu o kadar zengin bir tarihe sahip ki, ancak bir kaçını gezebildik.

Lapseki'den Gelibolu'ya geçerken denizden Gelibolu
En çok görmek istediğim Gelibolu Mevlevihanesi'ydi. Gerçekten çok güzel bir yapı. Eminim orada Sema töreni izlemek çok etkileyici olurdu. Üstelik teyzemin evine yürüyerek sadece 10 dakika mesafede.


Gelibolu Hamzakoy’da bulunan Gelibolu Mevlevihanesi, Mevlevihaneler arasında en büyük alana yayılmış olduğu kadar, en büyük semahaneye de sahip olanıdır. Günümüze bu mevlevihanenin semahane-türbe binası ile iki taç kapısı gelebilmiş.


Bölgede çok sayıda türbe var. En meşhurlarından biri de Bayraklı Baba. Dileğiniz olduğunda türbeye gelip bayrak asıyorsunuz. Demek o kadar çok dilek gerçekleşmiş ki bayraklardan neredeyse türbe görünmüyor.


Aynı gün öğleden sonra da Gelibolu'nun güneş ve denizinin tadını çıkaralım dedik. Gelibolu'ya 10 km mesafede ki Güneyli'ye gittik. Saroz Körfezi'nin berrak sularında deniz sezonunu açmak gerçekten çok keyifliydi. Ayrıca koyun ucundaki küçük tepe güneş batışını seyretmek için güzel bir yer bence.

Bahsettiğim tepeden koyun görünüşü
Henüz tatilciler sezonu açmadığı için, her yerde tadilat ve bahçe işleri vardı. Sanırım benim için tatil bu zamanlar demek, en güzel yerler sadece bize ait.

Perşembe, Mayıs 29, 2008

Galata Konak


Galata Konak Cafe'yi ilk kez tam bundan 1 yıl önce ziyaret etmiştim. Ondan sonra da pek çok kez gittim, arkadaşlarıma tavsiye ettim. Ve giden herkes çok beğendi.

İlk gittiğimde bir kaç aylık bir mekandı ancak geçen zamanla birlikte kendini daha bi düzenleyip geliştirmiş. Yemekler hizmet daha başarılı olmuş. Bunun doğal sonucu olarak da artık terasını boş bulmak imkansız.

Tavsiyem güzel bir yerden manzaranın tadını çıkarmak istiyorsanız mutlaka rezervasyon yaptırın. Bi de öncesinde ya da sonrasında oraya kadar gitmişken mutlaka Galata Kulesi'ne de çıkın.

Daha önce gündüz fotoğraflarını görmüştünüz bunlar da gece. Üstteki resim oturduğunuz yerden seyrettiğiniz muhteşem kule manzarası, alttaki de yine terastan baktığınızda gördüğünüz manzara. Yani önünüz arkanız, sağınız solunuz İstanbul.

Galata Konak Cafe

Pazartesi, Mayıs 26, 2008

Gelibolu Şehitlikleri

Perşembe günü şehitlik turumuza Deniz Kilidi anlamına gelen Kilid-ül Bahir kalesinin kapısından geçerek başladık. Kalenin güney cephesinde daha önceki dönemlerde yapılmış ama Çanakkale Savaşları’nda da kullanılan Namazgah Tabyası’nı gezdik.

Namazgah Tabyası İlk hedefimiz Abide olmasına rağmen bir yol ayrımında düz devam etmek yerine

Şehitliklere Giden Yolyanlışlıkla sağdan yukarı çıkan yolu takip ettiğimizde kader bizi önce Kanlı Sırta, Lone Pine anıtına, 57.Alay Şehitliğine ve Conk Bayırı’na ulaştırdı. İyi ki de ulaştırdı. Çünkü profesyonel bir rotamız olmadığı için o bölgeyi uzak bularak gitmeyebilirdik.

Kanlı Sırt
Lone Pine Anıtı Yol boyunca pek çok şehitlik ve anıt karşınıza çıkıyor.

57. Alay Şehitliği

57.Alay Anıtı ve Girişi
Atatürk’ün 57.Alay’a verdiği ünlü emir şöyleydi.
“Ben size taarruzu emretmiyorum. Ölmeyi emrediyorum!”
Emri alan 57. Alay’ın erinden komutanına tamamı burada şehit olmuş.

57.Alay Şehitliği
Conk Bayırı

Conk Bayırı’nın kuzey bölümü Mustafa Kemal’in 10 Ağustos 1915’te bir hücum sırasında göğsüne isabet eden şarapnel parçasından cebindeki saat sayesinde yara almadan kurtulduğu yer.

Conk Bayırı
Conk Bayırı Gelibolu yarımadasının en yüksek tepesi. Yarımadaya son derece hakim bir konumda. Kuş sesleri, ağaçlar ve olağanüstü manzarasıyla cennet gibi bir yer. Ancak o cennet cehenneme dönmüştü bir zamanlar. Bunları düşündükçe ürperdiğimi hissettim. Siperler, Atatürk’ün gözetleme yeri, keskin rüzgarın çam ağaçları arasından geçerken çıkardığı garip uğultu basit bir rüzgardan fazlasını hissettirdi bana.

Conk Bayırı'nda Atatürk'ün gözetleme yeri
1915 yılına ait seslerdi sanki duyduğum yada ben öyle olduğuna inanmak istiyordum. Gezdiğim şehitlikler içinde beni en çok etkileyen yer burası oldu. Ayrılmak istemedim.

Conk Bayırı'ndaki siperler ve rüzgarın bana o duyguları hissettirdiği yer
Şehitler Abidesi

Çanakkale Boğaz’nın karşı kıyısı da dahil çok geniş bir alanda görülen Şehitler Abidesi Morto Koyu’nu geçince Hisarlık Tepesi’nde. Burası aynı zamanda antik Elailous kentinin bulunduğu yer.
Şehitler Abidesi Çanakkale Savaşları itilaf kuvvetlerinin en büyük saldırısı 18 gemilik donanmasıyla Boğaz’a girmesi ve kıyıları müthiş bir bombardımana tutmasıyla başlamıştı. İşte bu noktada savaş boyunca şehit olan 253.000 Türk askeri için 41,70 m. Büyük abide yapıldı.

Ne yalan söyliyim Abide’de ki hengame, koşturan çocuklar Conk Bayırı’ndan sonra bana aynı şeyleri hissetiremedi.

Seddül Bahir

İlyas Burnu’nun solunda Seddülbahir köyü ve kalesi yer alıyor. Kale 1659’da yapılmış.

Ertuğrul Koyu SeddülBahir Kalesi
Helles Anıtı

Helles Anıtı
Seddülbahir’de yarımadanın en uç noktasındaki anıt. Kraliyet Tümeni’nin karaya çıktığı noktaya hakim bir tepede.

Yahya Çavuş Anıtı Şehitliği

Çıkarmaya direnen birliğin komutanı Yahya Çavuş’tu ve takımı sadece 63 askerden oluşuyordu. Bu mevzide ölen askerlerin şehitliği burası.

V Plajı Mezarlığı

Aralarında çok sayıda subayın da bulunduğu askerlerin mezarları burada. Karaya ayak basar basmaz öldükleri yer.


Şunu fark ettim ki; tarihi kitaplardan okumak videolardan seyretmek belki anlamamızı sağlıyor. Ama hissetmediğimiz sürece hep bir yanı eksik kalıyor. Orada yaşananları, bu ülke için nasıl bir bedel ödendiğini tüm ruhunuzla anlayabilmek için o rüzgarın teninize değmesi, o güneşin sizi yakması, gözlerinizin o sahilleri, siperleri, bayırları görmesi gerek bana göre. Etrafınıza baktığınızda her tepede bir bayrak görüyorsunuz, her bayrağın altında bir şehitlik. Akla hayale sığdıramıyorum olanları.

Resimler izinsiz kullanılamaz.

Bölgeler hakkındaki bilgiler Çanakkale Valiliğinin hazırladığı broşürlerden alınmıştır.