Heykel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Heykel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ağustos 05, 2014

Tel Heykeller

Güzel sanatlara kabiliyetim olmasa da güzele bakmayya doyamam herkes gibi...

Herkesin güzeli kendine güzeldir o da ayrı

Ama gördüğümde beni heyecanlandıran daha fazlasını detaylarını öğrenmek hatta sahip olmak istediğim şeyler de bloguma, hayatıma not düşmeye değer şeylerdir benim için...

İşte bunlardan en yenisi

Robin Wight'ın paslanmaz çelik telden heykelleri...


Mermerle yapılması güç belki de imkansız uçuşan incecik hatlar tellerle hayat bulmuş...

Hayatta bi an dalgalanıp gözümüzün önünden uçup giden anları dondurması belki de beni bu kadar etkileyen...

Meraklı kişiliğimle detaylarına ulaşmak istediğimde sanatının inceliklerini büyük bir özgüvenle paylaşan, hatta bu işe merak saracak yetenekliler için DIY setini bile satışa sunan bu adama biraz daha hayran oldum.

Heykellerini İstanbul'da görebilmeyi çok isterim.

Bahçeli büyük bir evim olduğunda uçuşan hindibalarını görmeye bana da gelebilirsiniz tabi ;)

Robin Wight'ı, eserlerini, perilerini, DIY setini görmek veya satın almak isterseniz.



Web sitesinden aldığım bir heykelin yaratım süreci fotoğrafları ...









Bu arada Alaçatı Marina'da gördüğüm unicorn heykeli de telden olsa gerek, kimin yaptığını çok merak ettim bilen varsa söyler mi?


Cumartesi, Nisan 09, 2011

Arkeoloji Müzesi

Daha önce defalarca gitmiş olsam da her seferinde başka bir şeyleri farkediyorum. Zaten doğal olan da bu. O kadar çok eser var ki, bir seferde hepsini algılamanız anlamanız insan doğasına aykırı.

Bu seferki ziyaretimde objektifimin sevdikleri...







Üstteki mezar taşında şunlar yazıyormuş;

"Yüzbaşı rütbesinde emekli, Karnuntum'lu Publis Aelius Pompeius bu mezarı en dindar, üstün bir vakara sahip, iffetiyle namlı, elli yıl yaşayan karısı Prokope ve hayatta iken kendisi için yaptı; eğer biri, bizim definimizden sonra bu lahdi açmaya sür'et ederse parlak Sinop kolonosine beşbin denarius ceza verecek ve mezar soygunu suçundan sorumlu olacak"
Bu mezar taşında ise;
"Selam yolcu! Kallineikos! bir çok azgın dalga aşıp Lethe'nin (unutulmuşluğun) sınırına yelken açtın, ki seni, derinliklerinde deniz yok etmedi, fakat toprak, on dört yıl soylu bir şekilde yaşayıp uzun zaman önce ölen küçük kardeşin Kalligonos'a özenen seni, ağır bir hastalıkla yeryüzünden sildi. Moira'ların kararı böyleydi. Iulius Kallineikos kaptan burada yatıyor.




Arkeoloji Müzesi bahçesindeki Çinili Köşk;


Çarşamba, Haziran 04, 2008

Çanakkale-Gelibolu gezi notlarıma uzun uzun devam etmek istiyordum ancak yine aynı döngüye giriyorum. Uzun uzun yazmak için erteliyorum; aklımda onlar olduğu için de başka bi şeye konsantre olamıyorum.

Seyahatimin kalanında Çanakkale'deki Çimenlik Kalesi'ni ve Çanakkale Arkeoloji müzesini gezdik. Özellikle Truva'da bulunan milattan öncesine ait eşyalar, Hadrian heykeli, lahitler ve özellikle MÖ 2000 yılına ait afrodit heykeli çok etkileyiciydi.

Arkeoloji müzesinin bahçesinden tarihteki Yonca figürü :)
Çanakkale sahilindeki sahte Truva Atı (filmde kullanılan) ve güneş saati görülebilecek diğer şeyler.



Gezimiz boyunca Çanakkale Boğazı'nın iki yakasını birbirine bağlayan tüm feribot iskelelerini kullandık. Kilitbahir, Eceabat, Lapseki karşılıkları da Çanakkale ve Gelibolu.

Çanakkale'yi gezdiğimiz gün dönüşte Lapseki üzerinden Gelibolu'ya geçmeye karar verdik. Avrupa tarafında göre çok daha düz olan yörede Çanakkale Ovasını ve pek çok meyve bahçesini gördük. Düzlüklerde seyahat etmek alabildiğince ufku görmek değişik bir duygu. Karadeniz ve Ege gibi dik yamaçlı yollardan sonra.


Gelibolu zaten konakladığımız yer olduğu için en yakını en sona bırakmıştık. Fakat Gelibolu o kadar zengin bir tarihe sahip ki, ancak bir kaçını gezebildik.

Lapseki'den Gelibolu'ya geçerken denizden Gelibolu
En çok görmek istediğim Gelibolu Mevlevihanesi'ydi. Gerçekten çok güzel bir yapı. Eminim orada Sema töreni izlemek çok etkileyici olurdu. Üstelik teyzemin evine yürüyerek sadece 10 dakika mesafede.


Gelibolu Hamzakoy’da bulunan Gelibolu Mevlevihanesi, Mevlevihaneler arasında en büyük alana yayılmış olduğu kadar, en büyük semahaneye de sahip olanıdır. Günümüze bu mevlevihanenin semahane-türbe binası ile iki taç kapısı gelebilmiş.


Bölgede çok sayıda türbe var. En meşhurlarından biri de Bayraklı Baba. Dileğiniz olduğunda türbeye gelip bayrak asıyorsunuz. Demek o kadar çok dilek gerçekleşmiş ki bayraklardan neredeyse türbe görünmüyor.


Aynı gün öğleden sonra da Gelibolu'nun güneş ve denizinin tadını çıkaralım dedik. Gelibolu'ya 10 km mesafede ki Güneyli'ye gittik. Saroz Körfezi'nin berrak sularında deniz sezonunu açmak gerçekten çok keyifliydi. Ayrıca koyun ucundaki küçük tepe güneş batışını seyretmek için güzel bir yer bence.

Bahsettiğim tepeden koyun görünüşü
Henüz tatilciler sezonu açmadığı için, her yerde tadilat ve bahçe işleri vardı. Sanırım benim için tatil bu zamanlar demek, en güzel yerler sadece bize ait.

Pazar, Mayıs 25, 2008

Troia


21 Mayıs sabahı saat 9’da Gelibolu’ya vardığımızda pek çoğu için gün yeni başlarken biz günü yarılamıştık bile. Günü boşa harcamak olmazdı, biraz dinlendikten sonra soluğu Truva’da aldık.

Çanakkale merkezine yaklaşık 30 km uzakta yer alan Truva milattan önce 3000’lü yıllara dayanan yerleşimlere ev sahipliği yapmış.

Üniversite seçimlerimi yaparken arkeoloji de tercihlerim arasındaydı ancak olmadı. Ama ilgim hiç azalmadı. Bu nedenle de Truva benim için çok heyecan verici bir yer.

Hava güzel; çoğu zaman bulutların arkasından bizi izleyen güneş rahatça antik kenti gezmemizi sağladı. Hatta turun sonunda bulutların arkasından çıkan güneş nasıl yaktığını gösterdi.


Şehrin dar sokaklarında dolaşırken o günlere ait hissettim kendimi. Ve beni en çok etkileyen küçük anfi tiyatrosu oldu. Sanki o sahnede daha önce ben vardım. Odeion’dan ayrılmak istemedim. O sahnede beni tutan geçmişten bir bağ var gibi geldi.



Şehri gezmek için takip edilen bir yön var herkesin kullandığı ama biz merak ettiğimiz bir şey için gittiğimiz yoldan geri döndüğümüzde yüksek bir noktadan uzaktan görünen Truva atının başı hoş bir kare verdi.


Hafta içi o kadar sakin ve keyifliydi ki Truva. Başkaları sizin fotoğraflarınıza girmeden hoş mizansenler yaratabiliyorsunuz. Benim yalancı bir heykel olduğum gibi.


Bir de Truva meşesi var ki; iki elinizle koca meşeye dokunup dileğinizi içinizden geçirdiğinizde oluyormuş ;)


“Troia Çanakkale Boğazı girişi yakınındaki Hisarlık mevkisindeki Tunç çağından kalma kale ve kentle birlikte Troia Savaşı sonunda yok edilen Kral Priamos’un efsanevi kentinin ortak adıdır.

Zengin bir amatör arkeolog olan Henrich Schlieman Homeros’un İliada Destanı’ndan yola çıkarak 1870 yılında Troia’yı bulmak için kazılara başladı. Amacı arkeolojik olmaktan çok defineciliğe yakındı. Priamos’un efsanevi hazinesini arıyordu. Troia II evresinden kapı ve rampanın yanındaki bir çukurda gerçekten de bir hazine buldu. Ve hazineyi kaçırdı.


Troia’nın arkeoloji ve tarih açısından en önemli yanlarından birisi kentin yıkılıp, yanıp yeniden aynı yerde kurulması. Genellikle bir kent yıkıldığında bir başka yere kurulur. Oysa Troia hep aynı yere yeniden kurulmuş.

İ.Ö. 3000-2500 kentin en eski yapı evresi. Schliemann yarması olarak adlandırılan yerde, balık sırtı taş örgülü, poyraza açık ev dizisi olarak izlenmektedir. Troyalılar kentlerine gerçek bir kale yaptıklarında piramitlerin yapımına 400 yıl vardı.

yerleşim katmanları numaralandırılmış
Troya II İ.Ö. 2500-2300. bu evrede kent surlarla çevrilmiş, güneye bakan büyük konutlar (megaron) yapılmış.

Troya III, IV, V. 2300-1900. Kentin bu döneme ait yapı katları silik izlerle saptanmıştır.

Schliemann Troya kentini Homeros’un İliada Destanı’ndan yola çıkarak bulmuştu. Ama böyle bir savaşın olup olmadığı, dahası Homeros diye birinin olup olmadığı da hep tartışılageldi. Fakat Troya’da kazılar ilerleyip yeni bulgulara ulaştıkça Homeros’un anlattığı görkemli saraylar, tapınaklar, kapılar, savunma düzenekleri ve hendekler ve daha pek çok şey Homeros’un İliada’sıyla benzerlikler ortaya çıktı.”