Okul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Okul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Nisan 02, 2015

Alternatif Çocuk Eğitimleri



Çocuğum olmasa da çocuklarla iletişim kurmayı ve onlarla oynamayı çok sevdiğim için, hiç lazım olmasa da çocuk eğitim yöntemlerine merakım var.

Geçen senelerde nerden aklıma düştüğünü bilmiyorum ama Waldorf modeliyle ilgili bayağı bir araştırma yapmıştım.

Bugün de sadece Waldorf değil diğer alternatiflerle ilgili bir konferans olduğunu öğrendim ve başta anne babalar olmak üzere benim gibi meraklılara iyi bir kaynak olduğunu düşündüğüm etkinliği paylaşmak istedim.

http://www.alternatifokullar.com/alternatif-egitim/

Ayrıca etkinlik dışında da iyi bir kaynak site, hele Waldorf oyuncaklarına bayıldım :))

http://www.alternatifokullar.com/waldorf-okullari/waldorf-oyuncaklari/

http://playfullearning.net/2013/10/crafts-for-kids-needle-felted-acorns/


Pazar, Şubat 19, 2012

3-A’dan Yansımalar

Çocuktuk, hevesliydik, internet henüz girmemişti hayatımıza, daktilo öyle herkeste yoktu…

Orta 3’te sınıf dergisi çıkarttık ama bizi kışkırtan 3-B’nin Türkçe öğretmenleri önderliğinde çıkarttıkları dergiydi.

Bizim Türkçe öğretmenimiz –Allah rahmet eylesin- Cihat bey bu tür konularda yol göstermek başı çekmek yerine düşe kalka kafa göz yararak hayatı kendi tecrübelerimizle öğrenmemizi istediğinden “yapın” dedi sadece. Ne bir fikir ne bir yardım.

Sağolsun resim öğretmenimiz Selma İzmirlioğlu destek verdi bize…

Geçenlerde tavan arası dolaplarımızı temizlerken bulunca bi kopyasını fotoğraflayıp paylaşmak istedim.

Eski günlerin anısına…

İnceleme Kurulu: Yonca Topkara, Eminenur Dağtekin, Betül Akıncı, Nihan Koral, Büşra Ucun, Sevinç Zekih

Yazı İşleri: Demet Gök

Kapak: İlknur İpekçi

SAM_3322SAM_3323SAM_3324SAM_3325SAM_3326SAM_3315
SAM_3316SAM_3317SAM_3318SAM_3319SAM_3320SAM_3321

Pazar, Aralık 12, 2010

Düğme


Yılın bu zamanı yapmaktan en hoşlanmadığım şey...

İğne iplikle aram iyidir aslında ama söz konusu manto ve ceketlerin kuru temizlemeye giderken sökülen düğmelerinin kibrit çöpüyle dikilmesi olunca; düşüncesi zor gelen ama başladıktan sonra nasıl bittiğini anlamadığım.

Her sene bu zamanlarda söz veriyorum kendime temizleyiciden gelince dikicem yada bi daha sökmiycem diye ama her sene ben; havalar iyice soğuyuna kadar direnip bir pazar akşamı tıpkı bu akşam olduğu gibi dikiveriyorum düğmelerimi.

Bizim zamanımızda ev ekonomisi dersi vardı ortaokulda -benim maharetim okuldan di'il direkt anneden geliyor :))-. Dersin ilk haftalarında örnek bezi çalışılır,elle yapılan dikiş çeşitlerinden hristo teğeli, bol teğel, düz dikiş, makine dikişi, zincir işi vb.  birer sıra. Son sırada düğme, kanca, çıt çıt dikilir. En sonunda bir kenarı bastırılır. -hala duruyo, bi daha sandığı açtığımda resmini çekip koyarım-

Velhasılı kelam her kız en azından bi eteğini, paçasını bastırsın; kopan düğmesini diksin diye yapılan faydalı bir dersti bence. Kitabı bile vardı, nasıl ütü yapılır, ütünün tarihçesinden başlayarak anlatan. Ve diğer ev işleri hakkında daha bir sürü şey.

Tüh ya saklasaydık keşke o kitabı ne malzeme çıkardı ama ;))

Okulda iki tane Ev Ekonomisi öğretmeni vardı. Biri Engin Hanım'dı ki -Engin Aksu- hakkikaten her anlamda örnek alınacak çok hoş ve becerikli bir kadındı. Bi de Vedia Hanım vardı ki soyadı Helvacıoğlu'ydu. Helvacıoğlu flütlerini hatırlatıyor bana. -doğru dürüst çalamadığım- Bi de ne alakaysa ilerlemiş yaşına rağmen okulda yedek beden öğretmeni kadrosunda oluşuna bugün bile bi anlam veremiyorum

Pazartesi, Eylül 20, 2010

Hayat Başladı...

31 Aralık değil yılbaşı, bir yılın bitip diğerinin başladığı...

Okulların açıldığı gün yeni dönemin başladığı yer aslında çocuk olsan da olmasan da, çocuğun olmasa da...

Trafik, karmaşa, kargaşa, soğuyan hava, kalabalıklar hepsi bitti.

Lay lay lom yaz akşamları, uçuşan elbiseler, başı açık ayakkabılar, deniz, güneş, sıcak, geç gelen gece

Şimdilik güle güle dese de size bu şehir, ben ilk fırsatını bulduğumda atlayıp uçağa geleceğim yanınıza. Öyle çok di'il 15 gün sonra ;))

Okullar açılır da mezuniyetinin üzerinde 10'lu 20'li yıllar geçenler anmaz mı eski günlerini "nerde o eski bayramlar" notasından...

Kırtasiyelerde kitap kuleleri, insan setleri arasından, bir yandan okul forması diğer yandan, defter, flüt, kalem, sayı çubuğu, yardımcı ders kitabı, 60 yaprak soldan kırmızı çizgili bilmem ne defteri. 61 yaprak olsa hayatta olmaz.
Ne piskopat hocalar vardı ya, ben nasıl yazarım yazarım. Belki yazmam aklımda tutarım. Matbadan çıkmış defter yaratanlara yıl sonunda yılın öğretmeni ödülü falan mı veriyorlardı acaba???
Aldık kitapları, defterleri. Hadi bi de defter kitap kaplama seramonisi başka ülke okullarında da defter kaplama diye bi şey var mı acaba? -bak merak ettim şimdi- yoksa bu da Türklere has bir gelenek mi?
Artık kitap defter kaplama zamanım geçti, yakın zamanda gelmeyecek de olmasından sebep yeni nesil kaplama işine verdim kendimi.
Hotmail :)))

İsminizin üstüne tıkladığınızda tema seçebiliyorsunuz. Hiç bilmeden günün saatine göre şekil değiştirdiğini bunu seçivermişim.
Ama bi hoşuma gitti ki sormayın, bu da benim bu dönem ki kap kağıdım

Salı, Ocak 26, 2010

Kırkgöze İlköğretim Okulu

Muş Bulanık ilçesi Kırkgöze İlköğretim okulu öğrencilerinin ihtiyaçları için son haftaya girdik.

Ancak hala 350 çocuğun montu eksik :((((

Yardım etmek isteyen yok mu?????

http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2010/01/yardmmza-ihtiyac-olanlar-var.html

Çarşamba, Ocak 20, 2010

Yardımımıza İhtiyacı Olanlar Var!

Belli başlı, büyük dernekler dışında kişisel yardım kampanyalarını takdirle karşılasam da genelde temkinli yaklaşırım. Ancak bu sefer ki başka.

Şüpheyle yaklaşırsanız da, anlarım sizi...

Hikayeyi yardıma ihtiyacı olan okulun öğretmeniyle görüşen, Nuray ablanın kaleminden okuyun...

"Daha önceki mailimde size Twitter dan ve bu site de yeni yapılan okulları için ihtiyaç listesini toparlamaya çalışan Türkçe öğretmeni karo555 den bahsetmiştim.

Muş , İstanbul'a aşağı yukarı 1340 km, Bulanık da Muş a 140 km, Kırkgöze de Bulanık'a 20 km mesafede bir köy. Bu arada ben okulda yeni göreve başlayan Fatma Öğretmenle de msn ve twitter aracılığı ile konuşmaya başladım.O bir İngilizce öğrtemeni .Yeni mezun. İzmirli. Daha 3 haftalık öğretmen.Kırkgöze ilk görev yeri. Okuldaki tek İngilizce öğretmeni.

Okul 600 öğrencisi olan bir ilköğretim okulu. Aslında resmi rakkam 700 . Ama çocuklardan İstanbula çalışmaya giden, evlenen, çalışmak zorunda olanlar varmış. Kızlarını okula göndertmeyen aile yok diyor karo555.

Bulanık 'da esnafı kepenk kapatmaya zorlayan şu malum örgüte karşın, kapatmayacağım diye direnen Mardinli dükkan sahibinin keleşle , yağmaya gelenleri taradığını okumuşsunuz dur gazetelerden. Sordum , malum örgütün baskısı varmı diye ... Yokmuş.

Her dersde, en az 15 dk . Aziz Nesin'lerden, Sait Faik'lerden bahsediyorum ben çocuklara dedi karo555. İçim ısındı çocuklar emin ellerdeler diye...

600 çocuğun 200 ü ortaöğretim 400 ü anaokulu ve ilköğretim öğrencisi.

Fatma öğretmen o 200 çocugun İngilizce derslerine tek başına yetişmeye çalışan gencecik bir öğretmen. Çok yoruluyorum. Hepsine yetişmeye çalışıyorum ama bazen yetişemiyorum. Yine de işimi çok seviyorum dedi.

Keşke yardım edebilsem sana ...

Benimde formasyonum var. Ama ben turistlere bu ülkeyi anlatmayı seçtim."Öğrencilerin hepsi köy çocukları...Öyle zor durumda olanlar var ki... Sırtında hırka, ayakda lastikle geliyorlar"diye anlattılar... Onlar istemediği halde, şeytan dürttü beni.

Bende uydum o şeytana...

E onların birer tane yeni montu, bir çift de kışlık botu olsun dedim. Bir de dedim ki, benim meslekdaşlarım, sizin gibi insanlara ellerinden geleni yaparlar ...

Ve sizlere önceki mailimi attım. Kendilerine minnettar olduğum 4 rehber arkadaşım bana geri döndü. Bizde bir şeyler yapmak isteriz diye. Hala bir umut bekliyorum. Bir kere daha şansımı denemek istedim. Çünkü inanmak istemiyorum sadece 5 kişi olduğumuza.

İbadetin de , kabahatinde gizli kalması gerektiğine inananlardanım. Ama bazen şartlar zorluyor insanları harekete geçirmek için. Aşagıda linklerini vereceğim yazılardaki listenin, çanta hariç, hepsini temin ettim bu sabah itibarıyle. Sizlere bu maili yazarken de 600 çocukdan 90 tanesine yeni mont alabildim. Akşama kadar geri kalan miniklerinde birer montu olacak diye umuyorum. Tabi bunları tek başıma yapmıyorum. Ben sadece köprüyüm. Bu sabaha kadar acaba hepsini temin edebilecekmiyim diye geçiriyordum aklımdan.

Ama "Ben şunu alıyorum.. Kaldırın listeden" diyen insanlar aramaya başladıkca, içim yeniden kıpır kıpır oldu benim. Şimdi bir kere daha soruyorum. Varmı içinizde, bende o miniklere bir şey yapmak istiyorum diyen.

http://docs.google.com/View?id=df49thmf_88cr6wrmd4

http://kirkgozegitimdestek.blogspot.com/

P.S. Bu arada karo555 , bu sabah, Bulanık Kaymakamından, yapılan yardım toplama çalışmaları bilgimiz dahilindedir diye resmi bir yazı oldı. PTT kargo ya başvuracaklar malzemeyi ücretsiz taşıması için. Aras kargo, 15 Ocak da biten ücretsiz taşıma desteğini, Ocak ayı sonuna kadar uzattı.

Kucak dolusu sevgiler hepinize"


Bizler şimdi her çocuğa bir mont gönderebilmenin telaşındayız.

Bir montun fiyatı 22,50 TL

Hande ve ben 5'er mont bizden dedik, sonra da haber saldık sağa sola.

Ama 600 çocuğa, 126 mont alabildik henüz.

Daha çok yardıma ihtiyacımız var, ihtiyacı olanlara destek olabilmek için.

Siz de yardım etmek isterseniz eğer, yoncatopkara@gmail.com 'a mail atın bana

Cumartesi, Ekim 03, 2009

Tavanarası Resimleri

Söz verdiğim gibi kalem kutusunu buldum ve fotoğrafladım. Malum dolabı açmışken elime eski günlerden gelen bir kaç parçayı daha gösteriyim dedim.


Çantalarımız 83-84 yıllarına ait. Kırmızı ablamın, beyaz benim. Takıp omuzumuza hanım hanımcı gezerdik. Herkes bayılırdı bize :)))

Pastel boyalarsa teyzemin lise yıllarından bize kalan, mazisi 70'lere dayanan oldukça kaliteli hala içinde boya yapılabilecek kadar kalmış.

Nasıl kalem kutusunu doğru tarif edebilmiş miyim?

Pul koleksiyonumuz. İlkokul yıllarında ablamın başladığı bizim de zaman zaman ona yardım ettiğimiz bir hobi. ECA'nın 20. yıl pulları 77 yılına ait. En eski pulumuz sanırım 1930 yılına ait. Onu da üzerindeki damgadan tahmin ediyorum ama çok emin değilim. Çünkü pulda arapça yazı var.


Bu da ödevlerden seçmeler. Ablamın 5. sınıftaki Türkçe ödevi yani sene 1985 olsa gerek. Diğeri de ortaokuldaki resim dersinden. İşlemi yapacağınız alanın içine önce yapıştırıcı sürüyorsunuz sonra renkli el işi kağıdını sivri uçlu bir şeyle bastırarak kopartıyorsunuz. Minik minik parçalardan oluşan hoş bir şey çıkıyor ortaya. Onun da üzerindeki tarih 1987.

Hep ablan hep ablan yok mu senin bir şey diyenlere.

Ben biraz dağınık, eşyalarıma özensiz bir çocuktum. Ama geçen yıllarla ben değiştim. Düzenli, titiz, hassas, değer bilir oldum çıktım. Biraz tersine döndü düzen. Ben sahip çıkar oldum eskilere.

Pazartesi, Ekim 06, 2008

Nazan veli toplantısında

Nazan ile İzzet'in; Nazan'lı veli toplantısı reklamını izlerken yazmaya karar verdim. Jest ve mimikleri, çapraz adımlarla tahta boyunca sınıfı arşınlaması, sağa sola 90 derecelik açıyla eğilmesi, kendi söylediklerini onaylatan cümlelerle soru sorması ne kadar komik ve abartılı diye düşündüm.

Sonra hayır dedim. Ortaokul ve lise yıllarımızda hepimizin böyle karakterleri olmuştur. Benim de oldu.

İsim vermiyim, yaşayanlar anlar, görenler hatırlar.

Haftada sadece bir yada iki saat olan yan derslerden birinin öğretmeniydi. Hoca'sıydı diyemem çünkü Perran Kutman'ın oynadığı Afet öğretmen gibi Hocam denmesinden nefret ederdi. Aynen onun gibi hoca camide derdi.

Dersinde tek tip oturma şeklimiz vardı. Sırt dik, bacaklar bitişik, eller dizlerin üstünde, gömlek, kurdela hırkalar düzgün olacak. Parmak kaldırırken bile dirsek bedenden ayrılmayacak. Kendine göre yanlış bi şey gördüğünde gözlerini kocaman açar, abartılı bir sus işareti yapardı.

Eski İngiliz mürebbiyeler gibi çoğunlukla boynunu örten bluz yada kazaklar ve diz altı döpiyesler giyerdi. Sıkılınca boynundaki kolyeyle oynardı. Soruları Nazan gibi sorardı.

Kız lisesiydik zaten; sınıfa erkek sinek girse direk idama mahkum olurdu. Hatta genç erkek öğretmenlerle uzun konuşmamız bile dikkatini çeker hemen uyarırdı. Koridorda gördüğünün orasını burasını düzeltir, saçlarını toplatırdı.

Ama severdim kendisini, hep de anarım öğrettiği bir şeyden dolayı.

Sonra bir tane daha vardı. Ruju her zaman dişlerine bulaşmış olurdu. Yaşlı, kısa ve şişmandı. Bu yüzden yavaş hareket eder. Ders anlatmak için ağır ağır sıraların arasında dolaşırken bir eli belinde diğer eli yakasından içeri boynu etrafında dolanır dururdu. Üzerinde hep kedi tüyü vardı, eski kitap ve kedi kokusu sinmişti sanki üzerine. Bir keresinde defterden kopya çekmeye çalışırken yakalamıştı beni ama hiç bi şey dememişti. -tüm okul hayatım boyunca toplasan 5 kez kopya ya çekmişimdir ya çekmemişimdir, onun için kimin dersinde çektiğimi hatırlarım. Bir gün size ilk kopyamı da anlatırım. Din dersiydi :) -

Bir tanesi her derse koşar adım girer sınıfı koşar adımlarla turlardı. Eliyle sürekli saçlarını karıştırır dururdu. Kocaman ağzıyla gevşek gevşek gülerdi. Düşünüyorum da sanırım ağzını hiç kapalı görmedim :) -bu erkekti-

Başka bir kadın öğretmenimiz derste doğru düzgün kimsenin suratına bakmaz ders boyunca tırnaklarıyla ilgilenir dururdu. Derste oje sürmez, tırnak kesmezdi ama hep tırnaklarıyla meşguldü.

Sonra bi erkek matematikçi, matematikle aramda kalan son bir kaç bağı da o kopardı sanırım. Yoksa herkes iyi bir matematik-mantık zekam olduğunu söylüyor, harcanmışım yanlış ellerde.

Neyse ders anlatma konusunda tam bi felaketti. Bir arkadaşımız taklidini yapardı. Onun yaptığı taklitle geldi aklıma. Tahtada ders anlatırken sırtını tahtaya verip bir sağ bir sol elinin tersiyle işlemi göstermek için seri bir şekilde tahtaya vururdu. Kendini helak ederdi sadece. Çünkü anlattığından kimse bir şey anlamazdı. Anlatamayınca; anlamak isteyenler soru sorar karmaşık cevaplar verir sorunun içinden çıkamaz, kızarır, tükürükler saçmaya başlardı. Önüne denk gelen talihsiz arkadaş tükürükle yıkanma talihsizliğine uğramışsa -kusura bakma- cümlesiyle teselli bulurdu.

Yani Nazan aslında abartı değil, haksızlık etmişim. Sadece biraz düşünüp geçmişi hatırlamak gerekiyormuş.

Perşembe, Ocak 24, 2008

Her Çocuğun Hakkı

Bir kaç gündür seyrediyorum; açık kalan dolabın önünde silkelenen köpek; dolapta duran robota çamur sıçratıyor. Sıçrayan çamurla robot hareket etmeye başlıyor ve önce dolaptan sonra da açık olan evin kapısından dışarı çıkıyor.

Doğadan bir parça vücuduna değdiğinde, değdiği yer hayat buluyor. Metal elleri ete kemiğe bürünüyor, sonra ayakları, bir çamur birikintisinde yuvarlanıyor, dans ediyor,tepiniyor ve yağmur başlıyor. Dilini çıkarıp yağmur damlalarını içiyor artık tamamen bir insana, bir çocuğa dönüşüyor.

"Her çocuğun hakkı" diyor reklamın sonunda ekranın altında da küçük bir yazı bir internet sitesi adresi.

Omo'nun mesajları her zaman hedefi çok iyi vurur. Ama bu reklam hedef tutturmaktan önce insanın kalbini tutuyor. Avuçlarının içine alıyor. Reklamın ne olduğunu bilmeden seyrettiğimde acaba çamurun içinde deliler gibi yuvarlanmak, tepinmek nasıl bir duygudur diye merak ettim. Bu işin eğlence kısmı. Ancak bunun altında yatan sosyal mesaj çok başarılı.

Çocukların çocuk gibi yaşamaya ve öğrenmeye ihtiyacı var. Bilgisayar başında birer robot olarak yaşamaya değil.


http://hercocugunhakki.com

Omo'nun dünya çapında yaptığı anket sonuçlarına göre;

- Türkiye’deki annelerin %79’u TV ve video oyunlarının çocukların zamanında çok yer almasından kaygı duyuyor

- Türkiye’de annelerin %87’si fırsat verildiğinde çocuklarının ev yerine dışarda oynamak isteyeceğini söylüyor

- Tüm dünyada, annelerin %79'u uygulamalı öğrenmenin öneminin unutulduğunu düşünüyor

Sitede splatskill denilen çocukların yeteneklerini ve yaratıcılıklarını oyunlarla geliştirmek için pek çok yöntem var.

Ben bir kaç tanesini öğrenip, çocuklarla vakit geçirirken kullanmayı planlıyorum.

Pazar, Kasım 25, 2007

Eski Günler

Dün 24 Kasım Öğretmenler Günü nedeniyle ortaokul ve liseyi okuduğum Fatih Kız Lisesi'ne gittim. Pek çok öğretmenimi gördüm, karşılıklı duygulu anlar yaşadık.

En çok da orta 3'teyken sınıf dergisi çıkarmamıza bize destek olan resim öğretmenim Selma İzmirlioğlu'nu gördüğümde. "Gözleri asla unutmam, gözlerini hatırlıyorum" dedi, konuştukça o günlere döndük.

Türkçe öğretmenimiz Saliha Çalışkan ablamı görünce "Yonca'mı Yeşim'mi?" oldu ilk sözü.

Bugün pek yazma havamda değilim, cümleleri toparlayamıyorum. Bir kaç resimle yazımı noktalıycam. Sonra toparlanırsam yine yazarım.



Bir zamanlar bu koridorlarda yürürdük.


Sınıfım. Bir zamanlar 3-A'ydı. En önde otururdum, ufak tefektim ya. Bizim zamanımızda karatahtalar büyük heveslerle marifetmiş gibi beyaz tahta olmuştu. Şimdi yine karatahta olmuş. Yazık o zaman harcanan paralara. Ve hemen üstte televizyon dolabı, kullanıldığına hiç şahit olmamıştık.


Ve öğretmenlerimiz, çoğu eskilerden.