park etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
park etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Ekim 02, 2016

Kopenhag'da Nereler Gidelim? (Bölüm 2)

23.462 adımlık yeni rotamızla devam ediyor programımız :)


Bugün gezeceğimiz yerler kuş uçuşu yakın mesafeler de olsa, geze dolana bir hayli yorucu geçecek başından uyarıyım.

Önce her sabah olduğu gibi trenimize biniyoruz ama bu kez central station'da değil Osterport'ta iniyoruz. Tren istasyonundan kısa bir yürüyüşle ulaşacağınız Kastellet belki de sabahın erken saatlerinin verdiği dinginlikle olağanüstü bir yer gibi gelebilir size. Ki pek de haksız sayılmaz...



Ki Kastellet'i çevreleyen parkta sizi karşılayan benim adını "bi daha mı gelicez dünyaya, yan gel yat" heykeli olarak koyduğum heykel durumu iyi ifade ediyor bence.

Kastellet 1600'lü yıllarda yapılmış Kuzey Avrupa'nın en iyi korunmuş yıldız planlı kalesinden biri. Günümüzde de askeri amaçlı binaların bulunduğu kale halkın ve turistleri kullanımına açık. Koşanlar, yürüyenler, oturup yemeğini yiyenlerle gerçek bir huzur bahçesi.


St. Alban Church
Kastellet sonrasında hemen dışında bulunan St. Alban Kilisesi ve bir İskandinav tanrıçasının hayvan figürleriyle canlandırdığı çeşme de güzel fotoğraflar için ziyaret edebilirsiniz.

Gefion Fountain

Devamında Amelienborg Sarayı'nda nöbet tutan askerleri izleyebilir, saray müzesinde Kraliyet yaşantısını deneyimleyebilirsiniz.

Ardından hemen yakınlardaki Marmor Kirken yani Mermer Kilise'yi görebilirsiniz.


Biz yolumuza Danimarka Design Müzesi'yle devam ettik. Daha uzun vakit geçirmeyi istediğim ancak planladığımız diğer müzeleri de 4'ten önce gezebilmek adına kısa bir tur attığımız içindekiler kadar bahçesiyle de keyif alınacak harika bir mekan. Görmeden dönmeyin ;)



Burdan da çıkıp yeniden sahile doğru yürüyüp kanal boyunca yürüyerek meşhur Nyhavn bölgesini bu kez de karadan görelim dedik. -daha önce kanal turu ile tekneyle gelmiştik buraya-

Nyhavn en klasik Danimarka resimlerinin çekildiği bir kanal boyu...


Yazarken yoruldum ama daha çooook gidecek yer var...

Nyhavn'dan Rosenborg kalesinin  de içinde bulunduğu Rosenborg bahçelerine doğru yürüyüşe geçiyoruz.

Ve burda idealimdeki öğle tatili konseptini buluyorum. Yemeklerini, içeceklerini alan insanlar yanlarında getirdikleri örtüyü çimenlere serip keyifle yemeklerini yiyorlar, üstüne biraz da şekerleme yapıp yada güneşlenip ofise dönüş. 


O gün biz de bir ağaç altına örtümüzü serip dinlendikten sonra önce Round Tower'a sonra da Rosenborg Kalesi'ne çevirdik rotayı.

Round Tower şehri kuş bakışı görebileceğimizin söylendiği aynı zamanda içinde bir rasathane de barındıran bir kule. Round Tower denmesinin nedenin kulenin tepesine Ayasofya'nın üst katına çıktığınız gibi dönen bir rampada ilerleyerek en tepeye varıyorsunuz. Biraz baş döndürücü olduğunu inkar edemiycem.



Round Tower'dan başı dönmüş biri olarak Rosenborg Kalesi'ne gidip kasvetli bir kale ziyaret edince...

Aslında haksızlık etmiyim kaleye, eğlenceli tavanları, duvarı, tavanı, zemini aynalarla kaplı odası, taht odası ve bronz aslanlarıyla aslında ilginç bir kaleydi.

Ama geçmiş yüzyıllarda orda yaşayanların hayaletleri o resimler süslemeler belki boğdu beni. E bide haliylen klima yok şatolarda :) Danimarka dediğin yer Eylül ayında 30 derece olursa böyle fazla gelir işte insana.

Tavan olur kendileri
Eee artık yeter bu kadar gezmek dese de bünye, hayır daha bitmedi.

Sırada Statens Museum of  Kunst yani National Museum of  Denmark var.

14. yüzyıldan yakın dönem sanatçılarına kadar 9.000 resim ve heykelin yanısıra sanata dair 240.000 parçayı barındıran mutlaka gidilmesi gereken bir müze.

En gösterişli tablolarının olduğu salonda yer alan oturma ve oyun grubu bu müzenin en sevdiğim bölümlerinden biriydi.


Yine bu müzedeki eserlerden instagramdan yaptığım bir paylaşımı da buraya ekliyorum.


Müzeden sonra tükenen ben, güne noktayı koydum ama kardeşim yine aynı bölgede bulunan Botanik Parkı'nı da gezdi.

Her ne kadar ben bütün bir rotayı bir günde yaşadıysam da tavsiyem tek günde yapmamanız yönünde.

Bir sonraki gün Roskilde'de görüşmek üzere...

Perşembe, Aralık 12, 2013

Gezi- Konya

Bir kez daha Konya dedim...

Daha önce gidip görmüş te olsam bir kez daha gitmek güzeldi...

Bi daha da giderim...

Biraz daha yakından tanıdım Konya'yı...

Günübirlik Konya turu yapmak isteyenlere rehber olsun gezip gördüklerimiz,biz de hatırlamak istediğimizde dönüp bakalım diye not düşelim günlüğümüze...

Sabah 6:35 uçağıyla İstanbul'dan havalanıp erkenden Konya'ya inince uyuyan bir şehir karşılıyor sizi...

İlk olarak Meram'a doğru yol alıp camlarına tuz dökerek medet bulmayı umanların da ziyaret ettiği Tavus baba türbesini ve yanı başındaki ahşaptan yapılma 15. yy'dan kalma bir camiyi ziyaret ettik. Meram çayına yukardan bakan kuş sesleri suyun şırıltısıyla sabah saatlerinde huzur içerisinde vakit geçirilebilecek bir yer olduğunu düşünüyorum.


15. yüyıldan kalma ahşap caminin abanoz direkleri ve çatısı bildiğimiz camilerden çok daha farklı hisler uyandırıyor insanda. Yaradanla zihinsel iletişime geçilen ibadette ahşabın iletkenliği belki de burayı daha özel kılıyor.


Meram Çayı üzerindeki köprü sonbaharın sarı yapraklarıyla hüzünlü bir huzur veriyor...


Dümdüz bildiğimiz Konya'nın bi yükseltisi varmış...

Akyokuş...

Akyokuş Tabiat Parkı'nda mükellef bir kahvaltıyla güne başlamak harikaydı...

Konya'yı kuşbakışı seyredebileceğiniz güzel bir yer...

http://www.akyokuskonya.com


Kahvaltı'dan sonra 6000 yıllık geçmişi olan Sille Köyü'ne uğruyoruz.


MS.371'de inşa edilen Aya Elenia Kilisesi'ni ziyaret ediyoruz.


Son zamanlarda sevgili turist rehberi arkadaşlarımla İstanbul kiliselerinde yaptığım ziyaretlerden bi hayli tecrübe kazansam da...

Ziyaretçiler için konulmuş açıklayıcı tabelalar hoşuma gitti...


Tavanlardaki abartılı  renklendirilmiş resimler yerine perdelerin arkasında kalan duvardaki gerçek resimler daha çok ilgimi çekiyor....


Otantik bir Sille evi, sahibi bir mimar daha doğrusu kapıda asılı tabeladan öyle olduğu düşüncesine kapılıyorum...




Arnavut kaldırımı yolların atasının Sille sokakları olduğu söyleniyor


Bir kaç küçük çömlek dükkanında yarısı çin yarısı yörede yapılan seramiklerden oluşan hediye seçeneklerini keyifle değerlendirebilirsiniz.



Sille'den sonra tekrar şehre dönüyoruz, kahvelerimizi Japon Parkı'nda içiyoruz...

Japon mimarisinin hakim olduğu sevimli güzel bir park, kahvaltı ve yemek için bi kaç kişilik grup olarak kapatabileceğiniz şirin odaları var...




Ve tabiki Konya'yı bu kadar kıymetli kılan Hz. Mevlana Türbesi



Şehrin içindeki diğer türbeleri ve Alattin Tepesi'ni dolaştıktan sonra Şifa'da yemek molası ardından biraz daha alışveriş...

Tandır ekmeğini yerinden almak için Hanımeli'nin hanım ustalarının yanında aldık soluğu...

Keyifli bi sohbetle alıp ekmeklerimizi çıktık. bu arada facebook'a koyun resmimi diyen ablaya selam olsun facebook, twitter, blog neresi varsa koyduk merak etmesin :)))




Ve Mevlana Kültür Merkezi'nde  her cumartesi 20:00'de başlayan sema töreni...

Harika bir salon, etkileyici ışıklandırma

Uçağa yetişmek için sonuna kadar kalamadığımız bir deneyim oldu...