Pazartesi, Kasım 24, 2014

Benelux- Amsterdam-Köln-Lüksemburg- Vol.2

Kaldığımız yerden devam...

Öyle bir gün ki Amsterdam'da kahvaltı, Köln'de öğle yemeği, Lüksemburg'da akşam yemeği yediğim; günün sonunda şu an nerdeyim sorusunun cevabı için kısa bir süre düşündüğüm ilginç bir gün...

Şehirlerarası yolda giderken dinlenmek uyumak için iyi bir fırsatken, yol boyunca göreceğim manzaraları kaçırmamak için pür dikkat kesildiğim keyifli bir yol...

Yol da öyle bir yol ki...

Ormanların içinde ilerleyen otoyol boyunca, sivri çatılı alçak tuğla evleriyle şirin kasabalar, çayırlarda otlayan mutlu hayvanlar  canlı bir pastoral tabloyu seyretmek gibiydi...


Yemyeşil yollardan sonra Köln tabi ki çok şehir, çok gri geldi.

Heybetli Dome Katedrali zamanın etkisiyle kararmış çehresiyle çok sıkıcı ve kasvetli bana, yalan söyleyemiycem. Ama görkemli ve gotik mimarinin güzel bir eseri olduğunu da göz ardı edemem.

Katedralden sonra etrafta küçük bir tur yapıp ilginç hediyeliklerin peşine düştük. Katedralin hemen yakınındaki caddede bulduğumuz el yapımı ahşap smoking man'ler gerçekten çok güzeldi.

Belinden ayrılan bu adamların içine tütsü koyup yakıyorsunuz, gövdesini tekrar üzerine taktığınızda pipo içermiş gibi ağzından çıkan duman "smoking man" oluşunu açıklıyor. Daha sonra Brugge'de bu smoking manlarden görme fırsatı buldum. Ama Köln'dekiler daha uygun fiyatlıydı. Aynı mağazada orjinal alman gümüşünden objeler de görülmeye değerdi.

Köln'ün göbeği önemli bir alışveriş caddesi...

Klarneti, akerdeonu türk vatandaşlarımız çalıp söylüyor. Şaşırtıcı değil.

Mağazalara gelince Türkiye'de ne varsa aynısı, aynı fiyata...

Öyle ki İstanbul'da bedenini bulamadığım bir anorağı Köln'den aynı fiyata -kur farkıyla 2-3 tl ucuza- satın almam durumu en güzel anlatan olay bence...

Evet alışverişten devam ediyoruz anlatmaya...

İstanbul'da yan yana alışveriş merkezlerinde aynı markaların mağazalarının olmasını anlayamama durumum, aynı caddede iki dükkan arayla aynı markanın mağazalarını görmemle çözüldü.

Yeni perakendecilik konsepti buymuş demek ki ;)))

Nihayet Lüksemburg...

Hollanda düzlüklerinden sonra, plato ve vadilerden oluşan daha yüksek, inişli çıkışlı bir şehir


Akşam üzeri vardığımız şehirde saat 6'da hayat duruyor. Gerçi öncesinde çok mu hareketli ki???

Şansımıza o gün Almanya cumhurbaşkanı, Lüksemburg'da...

Şehrin en hareketli olabileceği gün olması gerekmez mi???

Üstelik tam o sırada bir saraydan diğerine geçiş olacak, kaldırım kenarlarına demirler yerleştirilmiş başlarında birer polis...

Onlar da öylesine takılıo çünkü demirlerin arkasında bekleyen kimse yok, kimsenin umru değil...


Lüksemburg'da çok uzun kalmadık

Ertesi sabah ziyaret ettiğimiz 2. dünya savaşında ölen Amerikan askerleri için yapılmış 5000 dönümlük mezarlık, simetri, düzen, intizam abidesi adeta.


Sonbahar yapraklarıyla her yer bir başka güze, her yer ayrı bir tablo...


Mozzel nehri kıyısındaki Remich kasabasında da küçük bir tur atıp, belimizi büken Schengen vizesinin doğduğu yere de bir adım atıp Berlin duvarından gerçek bir parçayı görüp üzüm bağları arasında sonbahar renkleriyle içimizi doldurarak 5 dakikada 3 ülke turlamanın tadını çıkarttık.

Şöyle ki Lüksemburg'dasınız, Mozzel nehrini karşıya geçtiğinizde Almanya ve Fransa'dan geçerek üç ülkeyi tamamlıyorsunuz.

Fransa tarafına geçince Apache kasabasına, Eyfel'in tasarımcısı Gustav Eiffel'in muhitine geliyorsunuz. Burda küçük bir eyfel kulesi görebilirsiniz.



Apache kasabası bağları ve tabiki şaraplarıyla meşhur, yanısıra butik otelleri ve muhteşem doğasıyla keyifli vakit geçirilebilecek bir yer...

Uzun bir yolculuktan sonra Paris'e varışımız  ve Paris günlüğümüzle bir sonraki yazıda görüşmek üzere ;))





Cumartesi, Kasım 15, 2014

Gezi:Benelux - Hollanda- Vol.1

Selaaaammm :)

Blog sahibi uzun bir tatil ve çok gezmelerden döndü...

Size anlatacakları var ;)

Sonbaharın en güzel renklerinin, sarı, kırmızı ve yeşilin bin bir tonunun hayat verdiği Avrupa'nın güzel şehirlerinden bir sürü fotoğraf ve anıyı paylaşmak için can atıyor.

8 gün 5 ülke...

Yani malzeme çok...

Tur şirketimiz Pronto, rehberimiz sevgili Tolga Çetin'di...

Aylardan Kasım mevsimlerden sonbahar olsa da

Yağmursuz -iki kez otobüsle uzun yol aldığımız  zamanlar hariç- gökyüzünün açık, bulutların poz vermek için şekilden şekile girdiği, muhteşem bir havada geçti seyahatimiz.

Bir yazıda hepsini anlatmam hem okuyana hem de yazana zarar...

Fırsat buldukça yazmaya çalışıp tamamını yayınlamak istiyorum. Çünkü üzerinden yıllar geçip okuduğumda her şeyi bulmak çok güzel oluyor.

Eveeeeet....

İlk günümüzle başlayalım...

Amsterdam Schiphol havaalanına adım attığımızda başladı maceramız...

Uçak alçalırken görünen manzara yemyeşil düzlükler arasındaki onlarca kanaldı...

Tekerlekler yere değip de aprona yaklaşırken altından otomobillerin geçtiği bir köprü üzerinden yol almak, uçakla otoyolda gitme keyfini yaşattı diyebilirim.

Havaalanından ayrılıp şehre doğru araçla hareket ettiğimizde birbirinden farklı bisiklet türleri ve bisikletliler için ayrılmış yollar nereye geldiğimizi vurgular gibiydi.

Çocuk yerinin gidonun üstünde olduğu bir bisiklet ve yaşlı bir çiftin yan yana oturarak kullandığı bisikletler daha ilk dakikalarda hoşgeldin dedi bana.

Ve Amsterdam...

Şehrin göbeği, İstiklal caddesinden pek bir farkı yok...

Kalabalıktan yürünmüyor, tek fark sağınızdan solunuzdan geçen bisikletli insanlar, hatta ışıklarda bisiklet sürüleri...

Tolga'nın ilk uyarısı...

Burda geçiş üstünlüğü bisikletlilerin, kenara çekilmezseniz çarpabilirler :)

Günlerin kısa olması ve bizim şehre akşama doğru varmamız kanot gezimizi karanlık çökmeye başlarken yapmamıza neden oldu.

İyi ki de öyle olmuş :)


Gündüz farkına varamayacağım kanal boyundaki evlerin muhteşem güzelliği ışıklarla bir başkaydı...

Bu arada kanot nedir derseniz; kanallarda gezinti yapmanızı sağlayan küçük tekneler...

Yanları ve üstü camla kaplı bu araçların üstü tamamen açık olan akşamları yemekli tur yapanları da var.

Haaa bir de kanalların üzerinde mavnalarda evler vardı ki, onlar da ayrı bir dünya...


Kanallar, kanallar, köprüler, köprüler ve ışıklar...

Ama hepsi sarı ışık...

Evet bu şehirde evler yollar her yer sarı ışıklarla aydınlanıyor...


Ortalama 4 katlı, üçgen çatılı tuğla evler geniş ve yüksek pencereleri, yüksek tavanları ve dar kapılarıyla belki de gecenin ışıklarının da etkisiyle bir masalın içinde yaşıyormuşsunuz hissi veriyor.

Meydanları, heykelleri, müzeleri, sanatın ve tasarımın dokunuşlarını her yerde hissedebildiğiniz garip büyüsü olan bir şehir.


Tabi bazı otlar ve benzeri şeylerle Alice Harikalar diyarını yaşatan coffee shoplarıyla her türlü büyülü ortamın da yaratıldığı bir yer.

Yalnız o coffee shopların değil içine girmek önünden geçerken duyduğum koku bile mide bulantısıydı benim için.

Yani benim büyülü dünyam tamamen gözlerimin gördüğünün ruhumda yarattıklarındandır, yanlış anlaşılmıyim ;))

Rembrant'ın gece devriyelerini bir meydanda canlanmış ama sonra taşa dönmüş görmek ilginç bir sanat deyimiydi bana göre :)


Tabi ki Hollanda sadece Amsterdam'dan ibaret değil, Marken, Volendam, Roterdam, Delft, Lahey ve Scheveningen ziyaret ettiğimiz diğer yerler oldu.

Her yeri uzun uzun yazmak isterdim ama daha çok anlatacak şeyim var...

Hollanda sular ülkesi...

Başına ne geldiyse de bu sulardan gelmiş, sel felaketleri ve denizin yuttuğu toprakları...

Ama suyu yönetmeyi çok iyi başarmış ve yaşamak için harika bir coğrafya oluşturmuşlar. Deniz seviyesinin metrelerce altında olağanüstü bir şehir yaratmışlar. Denizle aralarına set çekip bu setleri de öyle bir hale getirmişler ki, insan yapımı olduğuna inanmak zor.

Marken ve Volendam iki şirin kasaba...

Alçak evleri, yemyeşil geniş bahçeleri, Kuzey denizinden gelen rüzgarın uğultusu, evleri önündeki minik köprülerle kanalları aşırtan bir dünya.

O köprüler üzerinden ne manzaralar çekilir bilemezsiniz.





Volendam, Marken'den biraz daha hareketli ve renkli,  Kuzey Denizi'nin mahsulü su ürünleriyle önemli bir lezzet durağı.



Bu iki kasaba arasında geçiş yolumuzdaki bir Hollanda klasiği değirmen, geniş çayırlar ve üzerinde otlayan mutlu hayvanlar.


Gülen inek diye bir peynir vardı ya hani...

Ben bu coğrafyada bunun anlamını çözdüm, göz alabildiğine yemyeşil düzlükler özgürce dolaşmak ve otlamak...

Bir inek başka ne ister ki???

Üstelik bu coğrafyada sadece inekler değil yapraklar da özgür...

Özgürce uçuyorlar, yerlere seriliyorlar, süpüren yok :))

 Ve özgür ineklerin peynirleri için Henry Willing'i ziyaretten bir kare...


Roterdam, Marken ve Volendam'ın aksine yaşayan hareketli bir şehir öğrenci ve ticaret şehri...

Dünyanın en pahalı köprüsü Erasmus Köprüsüyle tanıştık burda...


Benzerinin sadece Amerika'da olduğu kubik evler


Tüm griliğine rağmen tramvay yollarının bile yemyeşil olduğu sevimli bir şehir

Delft kobalt mavi camdan kocaman kalbiyle klasik Avrupa şehirlerindeki geniş meydan, kiliseler, şirin mağazalardan oluşan başka bir güzellik.




Lahey Adalet divanı önünde "barış" la görüşüp, ülkemizin ismini ve taşına da şöyle bir selam çakıp Kuzey'in deniziyle görüşmeye gittik.



Söylemesi zor ismiyle, zamanında gerçek Flamanlarla Fransızları ayırt etmek için söylettirilen yerin adı Scheveningen. Doğru telaffuzunu Flaman şoförümüz Hank'ten duyduğumuz için şanslıyız ;))


Hollanda ziyaretimiz Amsterdam Central Station'dan Schiphol'a yaptığımız tren yolculuğuyla, tren istasyonunda bilet kesen bir Afyon'luyla karşılaşmamızla -çok şaşırtıcı olmasa da- nihayete erdi.

Ama bu şehirde, bu ülkede yapamadığım aklımda kalan bir sürü şey olduğu için yine buluşmayı ümit ediyorum.

Ayrıca unutmadan Amsterdam'da çiçek pazarından aldığım dört yapraklı yonca soğanları ve rengarenk lale soğanları keyifli alışverişlikler oldu benim için....






Cumartesi, Ekim 18, 2014

Sabah Bulutlari

Bugun gunlerden cumartesi...

Is yok...

Ama ben her zamanki saatimde ayaktayim... 

Gunun en sevdigim zamaninin hakkini vermeye calisiyorum...

Bu guzeliklere sirtini donup yatmak olmazdi...

Yavas yavas aydinlanan gokyuzunde obek obek gri bulutlar, hafiften atistiran yagmur, beton bloklara ragmen etraftaki agaclardaki kuslarin civiltisi bu ani daha da keyifli kiliyor...

Ben bulutlardan guzel bir fotograf yakalamaya calisirken 3 dakkada bir onumden gecen ucaklar da cabasi...






Pazar, Ağustos 31, 2014

Cheesecake Sevdam

bi kac sene oncesine kadar cheesecake agzina surmeyen biri olarak, ne ara nasil oldu da bi cheesecake kasifi olup ciktim :-)))

her ne kadar simdiye kadar yaptigim tum cc (cheesecake) ler begenilse de ben hep daha farkli daha iyi nasil olur pesinde yap bozlar pesindeyim...

son maceram son denemem de dun gerceklesti...

cikolata

ve ona eslik eden gizli ozne portakal kabugu rendesi :-))

ikisi bi arada benim muhtesem ciftim ;-))

kistan rendelenip buzlukta bekleyen portakal kabugu rendeleri, kasik kasik futursuzca kullanabilecegim kadar coktu...

kakaolu tabanina, cheese karisimina ve en son krema icinde erimis bitter cikolatayla kapladigim ustune...

klasik bir kakaolu biskuvi tabana 

1,5 paket eti kakaolu
80 gr tereyagi
1 yemek kasigi portakal kabugu rendesi

kelepceli tabana iyice sikistirarak doseyin.

ic malzemesi

500 gr labne (icim labne kullandim 500'luk paketi var, yalniz cafe fernando'dan ogrendigimle fazla suyunu atmak icin kagit havluyla suzgecte biraz bekletip karisim kabina aldim)

250 gr pinar krema 

karistirip 1 bardak toz seker

tek tek kirarak ekledigim 3 yumurta

ve en son 1 yemek kasigi un ve 1 paket vanilyayi eleyerek ekledigim karisima 3 yemek kasigi portakal kabugu rendesi ve askimi ;-) da katip

150 derece firinda 50-55 dakka su icerisindeki baska bir tepsi icinde pisirdim.

yarim saat dinlendikten sonra 100 gr krema icine kirarak ekledigim 100 gr nestle bitter cikolatayi eritip kivamli bir hale gelince uzerini kapladim.

ve yine bir yemek kasigi kadar ask yani portakal kabugu rendesini uzerine serpistirerek finali yaptim...

bir gece dolapta bekledikten sonra ideal lezzetine kavusan cheesecake'im bana gore simdiye kadar yaptiklarimin icinde en  guzeli :-)))

resimlerde uzerine konmus kirik biskuviler gorebilirsiniz ama onlarin butune bi etkisi yok, olmasa da olur...

varliklari yokluklari bir yani...

yeni bir portakal cikolata askinda gorusene kadar simdilik hoscakalin ;-))

tarifin genis ozeti icin flipgram videosunu izleyebilirsiniz 

Pazartesi, Ağustos 11, 2014

Perşembe, Ağustos 07, 2014

Monica Molina'yla Uçmak

Hayatta aklımızdan bi an geçen şeyler saati zamanı uygunsa, hiç beklenmedik bir şekilde gerçek olabiliyorlar

Onun için isterken, içimizden geçirirken dikkatli olmak lazım...

Bir örnekle açıklamak gerekirse, bir akşam evden çıkıp arabayla giderken sokağımızdaki billboardda Turkcell Yıldızlı Gecelerde Monica Molina konseri afişini gördüm.

"Aaa gitsem" dedim ama üzerine de düşmedim

Ve sonra Turkcell Profesyoneller Kulübünden Monica Molina konserine davetiyemle, konserdeyim...

Monica Molina'yı pek çokları gibi Vuela albümüyle tanıdım, sevdim, vazgeçemedim...

Dün gece ilk kez sahnede izledim.

Fado, giden de dönmeyen yada döneceği belli olmayan denizcilerin geride kalan sevgililerinin söylediği ağıtlardan türemiş portekize özgü şarkılar aslında...

Hüzünlerin, özlemin, aşkın tutkuyla ifade ediliş şekli, tek kelimesini anlamadığın şarkılar içinde fırtınalar kopartabiliyor, uçurup götürebiliyor seni...

İşte böylesi duyguları hissettiren şarkıları her anını hissederek ve uçuşarak söyleyen bir kadın Monica Molina...

Dün gece giydiği uzun şifon tunikle sahnede esen rüzgarla, sanki bir kayanın üzerinde denize doğru,  rüzgara aşkını anlatıp sevdiğine gönderen bir kadın vardı...



Rüzgarda o uçuştukça, benim de ruhumda şarkılarını dinlerken hissettiklerim saklandıkları yerden çıkıp uçuşmaya başladı...

Hem de ne uçuşmak...

4 kişilik mütevazi orkestrası, az ingilizce bildiği için kurduğu mahçup cümleler içten ve samimiydi.

(böyle organizasyonlarda simültane tercümeyle ekrana alt yazı vermek bence sanatçıyı da seyirciyi de daha mutlu edecektir. organizatörlere duyurulur ;-)

Monica beni etkiledi...

Düz günlük saçı, hafif bir makyaj, kısa ve ojesiz tırnaklarla son derece sıradan; zarif uçuşan tuniği altına giydiği taşlı parlak dore ayakkabılarla göz alıcı...

Sahneye çıktığı andan itibaren kulaklığıyla ilgili bir problem yaşadığı belli olmasına rağmen idare etmeye çalışan bu zarif kadının yerinde bizden birileri olsaydı, ya sahneyi terk ederdi ya da sahneyi onun başına geçirirdi :))

Hissettirdikleri bende saklı, çok özel ve güzel bir konserdi, kaçıranlar için küçük bir video yayınlayabilirim ama :)




Salı, Ağustos 05, 2014

Tel Heykeller

Güzel sanatlara kabiliyetim olmasa da güzele bakmayya doyamam herkes gibi...

Herkesin güzeli kendine güzeldir o da ayrı

Ama gördüğümde beni heyecanlandıran daha fazlasını detaylarını öğrenmek hatta sahip olmak istediğim şeyler de bloguma, hayatıma not düşmeye değer şeylerdir benim için...

İşte bunlardan en yenisi

Robin Wight'ın paslanmaz çelik telden heykelleri...


Mermerle yapılması güç belki de imkansız uçuşan incecik hatlar tellerle hayat bulmuş...

Hayatta bi an dalgalanıp gözümüzün önünden uçup giden anları dondurması belki de beni bu kadar etkileyen...

Meraklı kişiliğimle detaylarına ulaşmak istediğimde sanatının inceliklerini büyük bir özgüvenle paylaşan, hatta bu işe merak saracak yetenekliler için DIY setini bile satışa sunan bu adama biraz daha hayran oldum.

Heykellerini İstanbul'da görebilmeyi çok isterim.

Bahçeli büyük bir evim olduğunda uçuşan hindibalarını görmeye bana da gelebilirsiniz tabi ;)

Robin Wight'ı, eserlerini, perilerini, DIY setini görmek veya satın almak isterseniz.



Web sitesinden aldığım bir heykelin yaratım süreci fotoğrafları ...









Bu arada Alaçatı Marina'da gördüğüm unicorn heykeli de telden olsa gerek, kimin yaptığını çok merak ettim bilen varsa söyler mi?