Pazartesi, Ağustos 30, 2021

Netta

 Teknoloji ile ilgili işlerde başı sıkışınca bana müracaat eden birinin bana taktığı isim.

Netta, diye başlıyorsa cümleye yetiş bacımın teknolojik olanına ihtiyaç vardır demektir.

Blog yazmada ki tembelliğim, isteksizliğim, enerji düşüklüğüm zihinsel bir takım mevzulardan olduğu kadar rahat bir yazma ortamı cihazı bulamamakla da ilgiliydi.

İnstagram blogların en büyük katilidir, sözünü sanırım herkes destekler.

Elimizdeki telefon çok büyük bir zamanımızı aldığı ve buna karşın uzun yazılar yazmak için pek ergonomil olmadığından hep yazılar ötelendi. Beynin odacıklarında bir iki tur atıp, yazıya kal denmediği için çekip giden düşünceler uzay boşluğunda yok olup gitti.

Şimdi kim açıcak bilgisayarı, kalem kağıt güzel de ışık lazım, yazacak yer lazım derken al sana bir bahane daha.

Bu işin tek yolu vardı. Telefonu seri bir yazım aracına dönüştürmek.

Yani bluetoothlu bir klavye 😉

Klavye geldi uyumlandı ancak türkçe karakterlerin yerine başka karakterler çıkıyor. :(

google’a sordum kimse bu konuda bir çözüm yazmamış halbuki neyi sorsan bilir.

Ve Netta kimliğim olaya el atıp çözdü. Telefonun klavyeler bölümü, donanım klavyelerden birinde şansını denedi ve artık mükemmel türkçemle yazabiliyorum.

Ve bunun şerefine bir günde 3 yazı yazmışsam…

Kendimi tebrik ediyorum



Pazarlamaya Dönüş

 Yıllar sonra ilk kez pazarlama kitapları aldım. 

21 sene önce pazarlama beni çok heyecanlandıran, ilgili şeyleri okumaktan çok keyif alan bir insandım.

Yani 2000’ler

Sonraki bir kaç yıl daha heyecan ve ilgim devam etti, hala blogumun ilk yıllarında pazarlama yorumlarım, dikkatimi çeken iletişimler pek çok yazımın konusu olmuştur.

Pazarlama trendleri, yenilikler neler takipteydim.

Ve sonra iş yoğunluğu denen öğütücü göz diktiyse hayatınıza sevdiğiniz, ilgi duyduğunuz ne varsa öğütmeden rahat etmez.

Etti.

Benim hayatımın içine etti.

Proje üret ama yarım günün var, kampanya bulalım ama sabah kadar düşün. Her şey yalap şap hiç bir şeyi anlamadan sindirmeden.

Pazarlama mezunuyum diye kendimi düşünürken bir kaç ay önce Anadolu Üniversitesi’nin pazarlama ders notlarına baktığımda benim öğrendiğim pazarlamanın temel prensipleri dışında her şeyin artık ne kadar yabancısı olduğunu gördüm.

Evet pazarlama mezunuyum. Dijital kanallar müdürüyüm ama gel gör ki yeni pazarlama araçları, yöntemlerine yetişememişim.

Emekliliğime 7 yıl kalmış şunun şurasında yuvarlanır giderim  demek karakterime ters.

Çok şükür ki yıllar pek çok konuda heyecanımı ve tutkumu yok etmişse de hala kendimi harekete geçirecek işsel gücüme bir şey yapamamış.

İş ve özel hayatımızı mart 2020’den beri tepe taklak eden pandemide hiç kitap siparişi vermediğimi DR’da ev adresimin kayıtlı olmadığını görünce anladım.

İki kitapla pazarlamaya dönüyorum. 😃 

Bekleyin beni 😉 

Tabi Philip Kotler’ın hala hayatta olması ve bu kitabı yazıyor olması bana ilginç gelse de, pazarlamada değişmeyen tek şey Philip Kotler’dır diye iğrenç bir espri yapmaktan da kendimi alamayacağım :) 

Dostluk

Lisedeki edebiyat öğretmenimiz Hilmi Serim adında yaşlı ancak o yaşına rağmen bembeyaz saçları, mavi gözleri, heybetli cüssesi ve dimdik yürüyüşüyle hala yakışıklı diye tarif edilebilecek nezaketi ve üslubuyla tam bir İstanbul beyefendisi olduğunu belli eden bir adamdı.

Derslerimizin birinde -gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül dost ister kahve bahane- demişti.

Bu arada davudi sesi ve mükemmel türkçesinden bahsetmeden de geçmeyeyim.

Şu an bile o söz onun sesinden kulağımda.

Nerdeyse tarih öncesine giderek giriş yaptığım, uzun bir aradan sonra keyfime yazdığım bu yazıma dün akşam birlikte olduğum 16 yıllık arkadaşım, dostum, kardeşim sebep oldu.

Pandemi hepimizi öyle bir ayrı düşürdü ki…
Bir de bizim gibi mesainin dibine vuranlar, birlikte aynı kaderi paylaşıyorsa iş dışı bir zamanı paylaşmak, telefonda bile olsa iş dışında bir şeyi paylaşmak imkanız hale geldi.

İşte biz 2 yıl üstüne dün gece dostluğumuza kadeh kaldırdık.

İçimize gömdüklerimizi, kendimizden saklayıp dile getirmediklerimizi diğeri çat çat söyledi.

Evet, her kelimesi doğruydu.

Hayır senin niyetinde yok, yoktu. Onunla olursayaydı niyetin.

Vazgeçip bırakamadığın şeylerin yerine en kolay herkese açıklayabileceğin, hele de bu dönemde herkesin şikayet ettiğini bırakıp gitmek en kolayına gelen.

Onu bırakıp gitsen de huzur bulamayacaksın.

Bir kez daha anlıyorum ki, herkes kendi hapishanesini yaratıp  orda yaşamaya mahkum ediyor kendini.

Liseden başlayıp, dostlukla devam eden ve hapishaneyle biten  karmaşık notlarım da durumu sanırım yeterince ortaya koyuyor.


Çarşamba, Temmuz 28, 2021

Cırcır Böcekleri

 Aslında Siirt’in Sırları belgeselini izleyecektim.

Ama gecenin sessizliğinde cırcır böceğini andıran duyduğumuzda yaz ve yeşillikle hafızamızda eşleşen böceğin sesini biraz daha duyabilmek için açmadım.

Onun yerine bir astroloğun 2009 Eylül sonrası yaşadıklarınıza bakın yorumuyla 2009 Eylül ve sonrası blogumu okumaya başladım.

Sonra yazmaya

İnşallah devam ederim


Yazabilsem Yeniden

 Ben yazmayı çok özledim

Ama bir yandan da bir türlü başlanamayan rejimler gibi bi türlü başlayamıyorum

Arada defterlerime yazıyorum ama bu bloga değil

İnsan kalbi durunca mı ölür?

Yoksa kendiyle bağlantıyı koparttığında mı?

Dönüp şöyle bir tarihçeme baktığımda artan, sonra azalan ve en sonunda duran bir yazma grafiğim var

Ben öldüm mü?

16 sene aynı istikrarda yazmak elbetteki kolay değil

Ama bu kadar da boşlamak olacak iş değil

Bugünden geçmişe baktığımda

Cesaretimi kaybetmişim

Korkak, ürkek, hesapçı olmuşum

Hesapçı derken okuyanın ne düşüneceğini yorum yapacağına hüküm verip kendime saklamayı tercih etmişim

Ben diye bir şey pek kalmamış

Tıpkı hayatımız son yıllarda giren hızlı içerik tüketim mecraları gibi fikirlerim hissettiklerim yazıya dönüşemeden timeline’ımdan akıp gitmiş

Hiç bir şey içime değmemiş

Değse de yazıya dönüşememiş

Ama en acısı da

12 yıl önce yazdığım “Boş” bir yazının bugün her kelimesini bire bir yaşıyor olmak nasıl yerimde saydığımın acı bir göstergesi

Nasıl risk almaktan kaçındığımı

Beni köle eden sistemin sunduğu yapay dünyada kalmak için hiç bir şey yapmadığımı görüyorum

Büyümek sorumlulukları da beraberinde getiriyor şüphesiz ama kendi ruhundan vazgeçmeden de yapabilmeli insan

Öğrenilmiş çaresizlik yerine cesur adımlar atmalı


Salı, Şubat 09, 2021

Oksijen

 Garip zamanlardan geçiyoruz

Anlamsızca, hiç bir şey yapmadan bitmesini beklediğimiz

Ama ne zaman biteceğini bilmediğimiz

O bi şeyi bekliyoruz

Yine çalışmaktan hiç bir şeye vaktim kalmadığından bahsetmeyeceğim

Biraz geriden de olsa 2 saat kesintisiz oturup bir gazeteyi okumak, nerdeyse her satırına kadar

Benim için zor, bu zamanlar için zor, bu kadar uyaran varken çok zor

Çocukken dedemlerin, babamın saatlerce o resimsiz gazetede ne okuduğunu anlamazdım çok sıkıcı gelirdi. Şimdi onlar gibi oldum 😁

Dergileri bile sayfalarını hızlı hızlı geçip en fazla 20 dakkada bitiren ben

Sosyal medyadan hiç bahsetmiyorum bile

Ama şu haftalık yayınlanan Oksijen Gazetesi beni 2 saat bir köşede sessizce oturup okutacak kadar iyi geliyor.

Bi de sakin germeyen Virgin River dizisi...

Sanırım öyle bir kasabada sakin sakin kasaba dedikodusu yapmak istiyorum

Buralardan kaçıp gitmek istiyorum

Çarşamba, Ocak 06, 2021

Hayal


2021’in ilk kitabı

Ablamın aldığı kargodan çıkan var mı bana göre okuyacak bir şeyin dediğimde elime gelen

Ayşe Kulin - Hayal

İlk sayfayı açıyorum Everest- 1977

Doğum yılım ❤️

Everest yayınevinin 1977’nci eseriymiş

Kitabın adı Hayal

Yazdıklarını bastırmak isteyen yazar olmak isteyen Ayşe Kulin’in hayatı

Ne kadar çok işaret var sanki bana

Ve ilk çizim 😂 

gerçekten yapmak istediğim




Pazar, Aralık 13, 2020

Gizlilik



Artık öyle bir zamana geldik ki...

Kişisel verilerin gizliliği diye çok hassas bir konumuz var.

Bir yandan iyi bir yandan kötü.

Ben neden böyle bir gizliliği tercih ettim?

15 yıldır yazdığım yüzlerce yazı (1485 tane), pek çok fotoğraf ve sevdiğim insanlarla ilgili paylaşımlar var. 

Benim yaşadıklarım, hayatımın son 15 yılı bu kadar sere serpe ortada olmamalı.

Sevdiklerimle pek çok anım, fotoğrafım... 

E belki onlar bu kadar aleni ortada olmak istemiyorlardır 

Hayır blogumu kapatmıyorum;

Sadece artık davetli kullanıcılar görüntüleyebilecek

Ben hala yazmaya devam edeceğim

Bu blog vesilesiyle dünyanın pek çok yerinden farklı insanlarla tanışma, yazışma imkanına sahip olduğum için çok mutluyum. 

Bu gizlilik ayarı ile artık buna son verdiğimin de farkındayım :(

Ama gerçekten zaman kötü, kötüler her zamankinden daha kötü.

Biz tedbirimizi şimdiden alalım da

Uzun lafın kısası Dört Yapraklı Yonca blogunu hala okumak isterseniz bana mail atın yeter ;)

Pazar, Aralık 06, 2020

Bu sene de olmadı

Son bir kaç yıldır sürekli depreşen bir arzum var.

Blog yazılarımı toparlayıp kendi zevkim için kitap olarak bastırmak ve sevdiklerime hediye etmek. 

Ha alıcısı talibi çıkarsa satışa da koyarız :)

Elbette satışa çıksın hiç tanımadığım insanlar da alsın okusun, hoşlarına gitsin, aranan bir yazar oluyim tabi onu da isterim :)

Kitap bastırdı bi tane bile satılmayan talihsiz bir yazar olarak anılmaktansa eşe dosta hediye eden kendine yazar olmayı tercih ederim.

Bu sene de yazmışımdır, hatta bir hareket planı da yapmıştım. 

Tek bir şey yapamadım onu haber veriyim dedim.

Kimse okumasa bile yazdıklarımı okumak bana çok iyi geliyor. Kendimi hatırlıyorum.

Ben duygusal bir insanım

Hayaller kurmak, mutluluk verici hoşluklar yapmak, incelikler planlamak, hissetmek, hissettiklerimi paylaşmak gibi çok fani isteklerim var. 

Yaptıklarımın analitik değerlendirmeleri, birmişim ikiymiş hiç umru olmayan bir insanım.

Gel gör ki yaptığım iş, çalıştığım sektör benimle taban taban zıt.

Bu yüzden sürekli bir iç savaş yaşıyoruz.

Birinden birini öldürüyoruz. 

Neyse ki tam ölmüyor köşesine geçip oturuyor ama alttan alta da dokunuşlarını esirgemiyor hayatımdan.

Biliyoruz ki sonunda kazanan o olacak. :)

Bu iş hayatında çok uzun kalıcı değilim. 

Yaşa bakarsak 9 sene...

Ruha bakarsak yarın...

Ne o, ne o; ikisinin ortasında bir yerde kazanan ben olacağım ;)

O kitabı da çıkarıcam; sadece beni mutlu eden şeyleri yapma tercihine de sahip olacağım.


Söz

 Bir anda ağızdan çıkan bir söz, saati vaktine gelir tam karşılığını bulur...

Ama senin hayal ettiğin gibi değil de hayatın getirdiği şekilde olur.

Tam tarif ettiğin şeydir ama sen öyle kast etmemişsindir.

Yıllar önce tanıdığım birisi iş yoğunluğundan bunalmış, şöyle bir kaç gün ne telefon ne kimse olmasa kafamı dinlesem demiş yakınlarına; kısa bir süre sonra doğrudan alakası olmayan bir olay nedeniyle bir kaç günlüğüne gözaltına alınıp ne telefon, ne bir tek kişi olmadan istediği o sessizliğe kavuşmuştu. 

Bir nezarethanede, evinin sıcak ve güvenli ortamında değil.

Ama kast ettiği kesinlikle bu değildi...

Ben de böyle çok bunaldığım zamanlarda masum isteklerim dilime gelirken hep bu olay gelir aklıma. 

Ve susarım.

Korkarım istemeye.

Çok bunaldığım, kendime uzaklaştığım, insanlığımı unuttuğum şu günlerde öyle hayallerim ve isteklerim var ki...

İşi tamamen unutmak

Tek başıma kalıp kitap okumak, yazmak, sadece mutlu ettiğim şeyleri yapmak

İşle ilgili her şeyi silmek

Deadline'ı olmayan işler yapmak

Saatlerce film izlemek, boşluktan can sıkıntısından ne yapacağıma karar verememek gibi

Hepsi o kadar masum istekler ki

Nasıl gerçekleştiremez de bu masum istekleri, dilemekten korkar insan.

İşte öyle bir hayat; hayat demek haksızlık olur iş hayatı diye düzeltiyorum. 

İçinde "Ben" diye bir şey olmayan, 

Yazmayı bile bilgisayar ekranı açmaktan kaçar olduğu için defterlerine dönen; her gece düzenli buluşmaların da seyrekleşerek bir aydır görüşmemeye döndüğü düşünülürse çok daha da uzatmayalım konuyu.



Pazar, Eylül 27, 2020

Evde Gün Batımı

 Sene de sadece bir kaç kez evin penceresinden başımı uzatıp baktığımda güneşin batışını görebiliyorum. 🤗❤️

İşte bugün onlardan biri


Bu güne not düşelim, bir daha ki seferi de yakalayalım 😉

Cuma, Eylül 25, 2020

Yollar

 Uzun zamandır otomobille uzun yola çıkmamıştım...

Pandemik endişeler nedeniyle Bodrum’a arabayla gittik. 

Yeni ve paralı yollarla seyahat süresi kısa ve konforlu ama şehirlere dokunmadan geçmek ne kadar sayılır emin değilim.

İsterdim şehirlerin içinden geçip hissetmeyi. 

Mevcut şartlarda bile yolda bir çok şeyi farkedip internet sayesinde anında öğrenip genel kültürünü arttırmak çok keyifliydi bence.

Meraklı bir çocuk için -benim gibi- coğrafya derslerini bu yollarda öğrenmek güzel olurdu.

Dedim ya şehirlerin dışından geçen otoyollara rağmen

Manisa’da jeotermal enerji santrali olduğunu Maren Enerji,

Bursa’da nükleer santrali andıran Akçaova doğalgaz dönüşüm santrali olduğunu ve nerdeyse tüm Marmara’nın elektriğini sağladığını,

Milas’ta yol üzerinde Euromos antik kentinin Anadolu’da en iyi korunmuş tapınak olduğunu


Manisa  Kırkağaç kavununu artık nerde görsem tanırım 😃

Aspat koyunda yapılan Antheaven projesinin doğal bir koyu nasıl acımasızca kendi çıkarları için heder ettiğini görmek de öğrendiklerim arasındaydı ne yazık ki:(

Pazartesi, Temmuz 20, 2020

Nice Yıllara




15 yıl önce bugün ilk yazımı yayınlamıştım
Blogumun doğum günü pastası
İki hafta önceki pazar günü bana büyük bir sürpriz olmuştu
❤️
Gecikmiş benim doğum günü pastamdı aslında
Ama ben de blogum, blogum da ben

Pastamın güzelliği, sürprizin kıymeti, blogumun var oluşu
İki kelimeye sığmaz
Şükür ki,
15 senedir uzun aralar versem de hiç bırakmadığım
Hafızam
Geçenlerde 29 yıl önce yazdığım günlüğümü okuyunca
“İyi ki yazıyorum”
dedim.
Hep yazmak dileğiyle
İyi ki varsın blogum, iyi ki varız

Pazar, Haziran 21, 2020

Babalar Günü


Sevgili babacım,

En son bu hitabı ilk okul yıllarında sen uzaktayken yazdığım mektuplarda kullanmıştım

35 sene önce diyebiliriz yani

Ve bu yıl babalar gününde, 

seninle belki çok minikken hatırlayamadığım bir bağ kurmuşuzdur ama bende izi yok ne yazık ki

Bugün milat olsun

Ne yazık ki hayatımda bir baba kızını nasıl sever, bir kız çocuğunun arkasındaki destek baba nasıl olur, var olur hiç bilmiyorum.

Hayat şartları, geçmiş öğrenilmişliklerimizin bize dayattığı, sorgulamadığımız, düzeltmeye çalışmadığımız kötü bir ilişkimiz iletişimimiz oldu.

Ben artık seni yok saymıyorum, kötü hatıraları öfkeyle anmıyorum, var olma nedenimsin inkar etmiyorum.

Annemin dediğine göre ben bebekken hiç kucağından indirmemişsin sevmişsin beni -hatta annem erkek olsaydın, erkek bebek olduğun için sana bu kadar ihtimam gösterdi diyecektim- dediği kadar.

Nerde bitti o ilgi?

Ben bi tek yokluğunu hatırlıyorum çocukluğumdan, kısa süreli izne gelişlerini. Sarıldığımıza bize dokunduğuna dair hatırladığım tek şey çocukluk fotoğraflarımızdaki elinin omuzumuza atılmış hali.

Yani fotoğraf çekilirken insanların yakın durması için sarılma şekli, samimi olmadığın insanla bile o fotoğraf için yakınlaşılabilen poz şekli.


Hatıralarımdan sana dair tutunabileceğim bir şey bulamadığım için seni anlamaya çalışarak devam etmeye karar verdim.

Senin adına bahaneler bularak neden böyle olduğumuza bir kılıf bulmaya çalışacağım.

Seni hiç tanımıyorum aslında hakkında annemin anlattıkları ve bir kaç fotoğraftan başka bir şey bilmiyorum. Yaşadıklarımız, tartışmalarımız, hiç umrunda olmadığımız anlar var sadece hafızamda.

Evet gerçekten zor bir yola girdik.

Senle yaşadıklarım

-çocuksa 18 yaşına kadar çocuk- diyerek umrunda olmadığımızı ifade eden tavrın üzerine kurulu sadece bizden bir şeyler istemek için kurduğun iletişim, düşüncesizce yürüttüğün babası olman gereken evin maddi manevi sorumluluğunu almayıp maddi manevi yüklerle bizi karşılaştırdığın anlar. Tepkisizliğin, annemin çabasına karşı senin çabasızlığın ve bunca yılda annemin özverisine karşılık senin umursamazlığın.

Annemin öfkesi  oldum ben sana, olmamam gerekirken.

Sen babamdın ben annemin senle tartışması gereken yerde tartışan olmamalıydım ama annemin üzülmesine, babam bile olsan annemi üzmeye hakkın olmadığı için böyle oldu. Kaldı ki bire bir benim de taraf olduğum durumlar yaşanmadı değil. 

İlişkimizin böyle olmasını istemezdim ama şartlar ve sen buna izin verdin.

Bu kadar olumsuz yaşanmışlıkla sana “seni seviyorum” diyebileceğim bir birikim yok elimde.

Ancak seni anlayabilmeye, senin adına bulacağım bahanelerle bundan sonrasını kurtarmaya çalışıcam.

Senin de çocukluğun gençliğin çok iyi hatıralarla geçmemiş belli ki. Destek görmemişsin, sevilmemişsin, engellenmişsin, kırılmışsın.

Baba nasıl olur, ne işe yarar, ne yapar? Sen de bilmemişsin.

Bak daha baştan ortak bir noktamız çıktı.

Ama kabul edelim olmaya eksiğini kapatmaya çalışmamışsın.

Ailenden öğrenmişsindir, çocuksa çalışsın eve para getirsin boşuna mı doğurduk besledik büyüttük. O yüzden şu meşhur 18 yaş cümlesini sarf etmişsindir.

Hayallerin vardı gençliğinde onları da alıp kırmışlar. Hiç sen olmamışsın o yüzden çocuklarının da ne olduğu çok umrunda olmamış.

Daha yakına gelirsek birlikte çok yıprandık, sevgimiz yoktu saygımız da kalmadı. 

Yaşadıklarımızı hak etmedik, sen de hak etmedin ama peki neden yaşadık?

Annem ve biz elimizden geleni yapmadık mı ve üstüne tekrar tekrar aynı şeyleri yaşayınca  kurtaracak bir şey kalmadı.

Boşanma sürecinde yaşadıklarımızı, söylediklerini unutmak zor.

Hesaba oturup kırılıp dökülenleri alt alta yazarsak en başa döneriz.

Niyetim ömrümüzün kalanında temel düzeyde birbirimize saygı duymak, red etmeden, öfkelenmeden hatırlamak...

Babalar günün kutlu olsun

Pazar, Nisan 12, 2020

Pandemi

Yazamadığım 4 ayda bir insanın yaşamı boyunca göremeyeceği nadir günlerden geçiyoruz.
Bir salgın hastalık bir ülkeyi değil, tüm dünyayı esir aldı.
Eve kapattı, üretim durdurdu, Dünya durdu kelimesi benzetme değil gerçeğin ta kendisi
Çok değişik bir şey yaşanan
İnsan kopyalamak, mars’ta koloni kurma, uzay turları planlanırken yaşananlar çok acayip
Bir virüs kontrol edilemiyor, 4 aydır çaresi bulunamıyor ve büyük bir hızla insandan insana geçiyor
Yayılımını durdurmak daha doğrusu kontrol edebilmek için iş yerleri kapatılıyor, insanlar uzaktan çalışıyor -biz bile-
Sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor -bu haftasonu insanların dışarı çıkmasını engellemek için sokağa çıkma yasağı vardı-
Zaten park, orman ve sahillerde dolaşmak yasak
Garip gerçekten çok garip şeyler yaşıyoruz
Üstelik bir iki ülke değil
Başta Dünya’ya hükmettiğini zanneden Amerika...
Şuan günlük ölümler 2000 düzeyinde
İtalya, İspanya, Fransa, İngiltere çok kötü
Ölü sayısı onbini geçti her birinde

Herkes evinde
Dijitalleşmede çığır atladık hep birlikte
Fransız ihtilali, İstanbul’un fethi nasıl bir dönemi kapatıp diğerini açtıysa bu yaşanan da öyle bence
Bizim işimiz home office olabilecek işlerden biriyken bir kaç gün içinde bütün şirket notebooklarla evden çalışmaya, video konferanslarla gün boyu toplantı yapmaya, projeleri hayat  normalmiş gibi sürdürmeye başladık.

Ancak evler çalışmak için düşünülmemiş, fiziksel ve psikolojik olarak daha çok yıprandığımız bir süreç yaşıyoruz.

Bir kesim evde hiç birşey yapamamaktan şikayetçiyken, biz aşırı çalışmaktan iş yükünden cinnet geçirmek üzereyiz.

Ortası yok ne yazık ki

😩

İşte çalışırken çantanı alıp çıkıyordun, evin sığınağındı işi dışarda bırakıyordun
En azından ben
Oysa şimdi
Evimin huzurunu çaldılar
Tüm stresim yorgunluğum işin negatif yükü evimin duvarlarına sindi

Herkes bir an önce normal hayatına dönmek istiyor
Tatil istiyorum
Home office çalışırken izin kullanmak için bir boşluk yaratmaya çalışan, ancak her toplantının yeni bir toplantı doğurduğu gündemimde ruh halimi varın tahmin edin.

Şımarıklık değil yaptığım

Ben zaten aylardır izin kullanmadan delice bi tempo ve sorumlulukla çalışıyorum.

Ekonomilerin durduğu, pek çok işyerinin batacağı kaçınılmaz olduğu, binlerce insanın işsiz kalacağı şüphe götürmeyen bir ortamda şükret işin var...

Beni yatıştıracak bir teselli değil...

Günler hepimize, herkese hayırlar getirsin

🤲🏻❤️

Salı, Mart 24, 2020

Nesin ki Sen?

Çok değişik bir zamandan geçiyoruz.
Fransız ihtilali, İstanbul'un Fethi gibi bir çağın bitip diğerinin başladığı bir döneme şahitlik ediyoruz.

Yıllar sonra dönüp bakıldığında teknolojide şuraya geldik buraya geldik, Mars'a koloni de kurarız.

Her şeyi de yaparız, güç bizde artık. Hangi çılgın önüme kesecekmiş ben ne dersem o olur diyenlere...

Sen dur bi bakalım

Nesin ki sen?

Gücün neye yeter?

Ben istemeden bir adım dahi atamazsınız.

Covid 19 salgını

Bir ülkeyi dünyayı bütün dünyayı eve hapsetti

Önüne alamıyorlar
24 Mart 2020

Perşembe, Aralık 12, 2019

Geçen Zaman


Yine çok ihmal edilmiş ama asla vazgeçilmemiş bloguma hoş geldim :)

Geçen zamanın özetini yapmalı önce.

Ağustos'ta okuduklarım demişim en son

Evet bu sene çok kitap okudum :)

Ne mutlu bana

Uzun yıllardır bu kadar çok kitap okumamıştım.

O kitap yığınınına 5-6 kitap daha ekledim.

Gülseren Budayıcıoğlu kitaplarına takıldım

Tüm yazdıklarını okumadan da rahat etmedi içim.

Benim için bir roman değil, psikoloji kitabıydı.

Okurken çok keyif almanın ötesinde, kendimin kuytularına da indim

Ne tespitler, ne çıkarımlar

İnsan gerçekten kendini ne kadar az tanıyor, kendine ne kadar uzak;

Anlıyor

Ki ben hep kendine yakın olan halini hatrını soranımdır

Ben bile böyle diyorsam

19 yıldır iş hayatımın hiç bitmeyen acil işleri, geçişleri, sunumları belki de bu ara hepsinden çoktu

Biri bitmeden biri

Hepsi birbirinin üstüne yığıldı

Arada yine seyahatlerim oldu

Sicilya, Prag

Onları da yazmamışım daha

Aslında bırak yazmayı daha telefonumdan tekrarlayan fotoğrafları bile temizleyememişim.

İnstagram çıktı, bloglar azaldı, instagramda story çıktı normal paylaşımlar azaldı.

Çünkü story'e bir çırpıda koymak işin kolayıydı.

O da 24 saat sonra artık yok.


Pazartesi, Ağustos 26, 2019

Sen Okuduklarının Özetisin

Bu senenin ilk günü yani 1 Ocak'ta bir oturuşta 300 küsur sayfa Tekvin okumuştum. Haftasına da kalanını okuyup bir çırpıda bitirmiştim.

Sürükleyici ve etkileyici bu kitap sonrası okuma iştahım açıldı.

Ve her okuduğum kitapta farklı bir şeyler buldum, yeni bir şey buldukça başka kitapları keşfetme arzum arttı.

Arada boş kaldıkça da ansiklopedi bile okudum ve okumaya devam ediyorum.

Kitap okumanın katili instagramda dün bir yazının linkine denk geldim.

  "Kitaplarda okuduklarımızı unutuyorsak hala neden okuyoruz?"

Oldukça uzun bir yazı ama sonuçta bahsedilen Proust ve Mürekkep Balığı'nın yazarı Maryanne Wolf'un şu cümlesi durumu çok güzel açıklıyor.

"sen bütün okuduklarının özetisin"

Gerçekten bu sene okuduğum her bir kitaptan ayrı bir keyif aldım. Bir şekilde pek çoğunun birbiriyle kesiştiği satırlarla karşılaşmak başka bir haz katıyor okumaya

Mesela Boğaziçi Tarih Atlası'nı okurken Demirel'in Adalet Partisi'nin başına geçişini; Çebiş Evi'nden Hisar Tepe'ye kitabını okurken Süleyman Demirel'in ilkokul hayatına nasıl başladığını. Vehbi Koç ve yine Doğan Tekeli'nin kitaplarında Türkiye'nin yatırımlarını ve dönemin siyasetini. Hayvan Çiftliği'nde bugün yaşadığımız her şeyin aslında defalarca yaşandığını ve yaşanacak olduğunu.


Neler mi okudum 2019'un ilk 8 ayında?

Tekvin (Arif Ergin)
Boğaziçi Tarih Atlası (Sedat Bornovalı)
Uydurulan Din ve Kuran'daki Din (Kuran Araştırmaları Vakfı)
Kişiliğin Gelişimi (Carl G. Jung)
Rüyalar (Carl G. Jung)
Vehbi Koç Anlatıyor (Bir Derleme)
Hayvan Çiftliği (George Orwell)
Çebiş Evi'nden Hisar Tepe'ye (Doğan Tekeli)
Taş Yolu-Eğin Öyküleri (Lütfi Özgünaydın)
Köprü (Ayşe Kulin)
Atatürk (İpek Çalışlar)
Hayata Dön (Gülseren Budayıcıoğlu)
Camdaki Kız (Gülseren Budayıcıoğlu)
Benim Gözümden Dünya (Albert Einstein)

Fotoğrafta ödünç aldığım ve verdiğim yok. En üstteki de sırada okumayı düşündüğüm :)

Çarşamba, Temmuz 10, 2019

Milano - İtalya

Tarihçe:

3-7 Ekim 2018 (Gezi)

14 Ekim 2018-İstanbul (el yazısı ile deftere not alındı)

21 Mayıs 2019-İstanbul (taslak olarak blog yazısına dönüştü)

10 Temmuz 2019-İstanbul (resimler eklenip yayınlandı)


Hatırlamak için yazmak,

Hatırlamak için fotoğraflamak gerekiyor

Fotoğraf, sonra onlara dönüp bakmak kolay yolu

Ama yazmak emek istiyor
Daha fazla zaman istiyor
Belki yine yazmazdım ama bu defter son 2 senedir çıktığım tüm seyahatlere ait notlarımı tutmak için bir motivasyon oldu.

Ve bu kez sırf bu defterin hatrına -bilmiyorum belki sonra bloga yazmayabilirim de-

Artık sık sık Avrupa şehirlerine seyahat etmekten havaalanı, metrolar, trenler çok sıradan gelmeye başladı.

Tarihi Milano Central Station binası ilk durak için oldukça güzeldi.


İstasyonun karşı çaprazındaki otelimiz, istasyon binası önünde grup grup koyu renkli insanlar buranın mültecilerinin göçmenlerinin de onlar olduğunu gösteriyordu.

Milano diyince Duomo Katedrali, Vittorio Emanuel çarşısı...



Artık katedraller, gösterişli tarihi binalar öyle çok da ilginç gelmiyor. Ama çatılarına çıkıp şehri seyretmek, üst galerilerinde heykellerin ve sanatın içinde dolaşmak keyif veriyor.

Galleria Vittorio Emanuel'in ortasında boğa mozağinin yumurtalığına basıp topuğun üzerinde tam tur dönmenin uğur getirdiği toteme tüm turistler gibi ortak olup zeminin biraz daha çökmesine biz de katkıda bulunduk.



Lüks markalar, vitrinler, şüphesiz göz alıcıydı.

Her seferinde katedralin önüne çıkan yollar

Meydandaki güvercinlerin insanların avucundan yemesi, avucunuza zorla bir tutam mısır koyup sonra da fotoğraf çekmek için 5 euro isteyen uyanıklara imkan tanıyor. No demeniz pek işe yaramasa da avucunuzdaki bir parça mısır çoktan güvercinlerin üstünüze tünediği bir ağaç olmanızı sağlıyor. Kolunuzun üzerinde kapışan güvercinler istemeden de olsa kollarınızda çizikler bırakabiliyor. Bazı hatır şinaslar ise yemek bitse de kolunuzdan kalıp yarenlik edebiliyorlar.



İlk seferinde çığlık çığlığa, sonrasında alışarak keyifli poz vermeler, selfiler başlıyor.

Sforza Kalesi batan güneşin ardından yanan ışıklarıyla sizi orta çağa ışınlıyor. Gerçi o zaman elektrik olmadığı için geceleri böyle görünmüyodur ama :) günümüzde cep telefonlarıyla turistler için çekebileceği harika fotoğraflar veriyor.

Gecenin ilerleyen saatlerinde bir kez daha yolumuz Duomo'ya çıkıyor. Gecenin karanlığında beyaz ışıklarıyla başka bir etki yaratıyor.



Bu kez gece gördüğümüz Sforza Kalesi'ne gün ışığıyla bakmaya gidiyoruz. Sempione Parkı ve Arco della pace (Barış Takı)

Her zamanki gibi şehrin göbeğindeki devasa parklar beni benden alıyor.



Bizim pazar sabahı 11'den önceki sokaklarımızın sakin hali buraların normal gündelik hali...

Nostaljik tramvay devasa ağaçların sağlı sollu yüzyıllardır orayı beklediği belli.

Arnavut kaldırımlı taş sokaklar, devasa ağaçların köklerini ve yollardaki su akışını sağlamak için çakıl taşlarıyla döşenen ağaç dipleri, patikalar şehirle doğanın büyük bir zerafetle nasıl güzel olacağının canlı bir dersi bana göre.

Su yokmuş gibi davranmayıp onu toprağa ulaştırmayı bilen...

Turumuzun devamında yolumuz Leonardo Da Vinci'nin son Akşam Yemeği tablosunun duvarına yapıldığı Santa Maria Della Grazie Bazalikası. Bazalikanın mutfak duvarında olan resmi görmek için yine uzun bir kuyruk. Bu seferlik bahçenin tadını çıkarmakla yetindik. Zira pek çok yorumda resmin beklediğiniz kadar muhteşem bir etki yaratmadığı şeklinde.



Bir sonraki durağımız Sant Ambragio Bazalikası avlusunda güzel fotoğraflar almaktan çok yan tarafta yapılan arkeolojik kazıda bulunan iskeletlerin kazısını izlemek daha heyecanlıydı. Zira etrafı çevrili olan kazı alanına meraklıların açtığı deliklerden bakabiliyorsunuz ancak.

Mezarlık olsa bu kadar çok yan yana gömülü olmazlardı teorileriyle ne olduğunu çözmeye çalışmak eğlenceliydi.

Devamındaki park, tarihi bina kalıntıları ve az ileride duvarlara yapılmış resimler güzel gezi noktaları olarak karşımıza çıkıyor.

Sonra nasıl oldu bilmem metro ya da trenle Garibaldi istasyonuna giderek ağaç evi görmek niyetiyle geldiğimiz yerde şirketimin ortağının genel merkezinin kulelerini buldum.

Unicredit Tower


Gitmişken bizim maaşları Euro ile ödeme konusunu konuşsam mı acaba diye içimden geçmedi değil.

Gösterişli kuleleri ve alışveriş merkezi ile iyi bir konumda. Çarşının diğer bir özelliği katlar arasına konulan borularla alt katla veya yukarı meydan arasındaki sesleri dinleyebiliyorsunuz.

Ne anlamı var dersen.

Bilemem :)

İyi bir görsellik var o kadar. Sonraki gün rotamız Varenna.

Yani Como Gölü'ne sahili olan bir kasaba. Göl manzarasına paralel ilerleyen tren Ekim sakinliği çökmüş tatil yöresi moduyla rahat rahat dolaşıp kadrajınıza başkalarının girmediği fotoğraflar çekebildiğiniz bir zaman.



Varenna'da Villa Monastero ücret mukabili bahçesini dolaşabileceğiniz en güzel villa. Çok hoş fotoğraflar veren fotojenik bir bahçe.




Como Gölü ters Y harfi şeklinde. Biz de o Y'nin V olan rotasını keşfettik.

Bir sonraki durak Bellagio.

Varenna'dan daha şirin geldi. Burada da botanik bahçesi olan Villa Melzi.

İşte burda çılgınca fotoğraf çekmek istiyorsunuz :)





Ağaç çeşitliliği, bahçe tasarımı muhteşem. Peyzaj okuyanların mutlaka böyle yerleri görmesi gerektiğini düşünüyorum. En keyifli villa bahçesi burası bence. Saatlerce vakit geçirilebilir.



Bir sonraki nokta Leno...

Tremezzo'daki Villa Balbienallo...

20 dakikalık bir tırmanmayla yamacın öteki tarafında olan villaya ulaşabiliyorsunuz. Deniz taksi de varmış ama Ekim ayı gibi turistik olmayan sezonda her zaman olmuyor.





Bu villanın da ağaçlarından özellikle şapkalı mantar gibi olanı çok etkileyiciydi. Dik bir yamaçta konumlanmış olması nedeniyle daha dikey setlerle ama çit ve sütunların yeşilliklerle sanat eserine dönüştüğü bir yer.


Diğer bir özelliği ise Skyfall ve Yıldız Savaşları filmlerinin bu bahçelerde çekilmiş olması.

Como Gölü'nün ters V'sini tamamlamak için tekrar tekneye binip Como'ya gidiyoruz. Evet aslında Como Gölü'ndeyiz ama kasaba ya da yerleşim yeri olarak Como'ya gidiyoruz.

Boğaz vapuru gibi görkemli villaları, sonbahar renklerinin düştüğü doğayı seyrederek 1,5 saati bulan bir yolculukla Como'dayız.

Bu arada George Clooney'nin villası hayal kırıklığına uğratıyor. Daha önce google earth'ten yerini tespit ettiğim villaya yaklaşırken tüm gemi ahalisinin ayaklanması herkesin niyetini ve evin o ev olduğunu teyit ediyor.



Ve son gün kısıtlı olan vaktimizi merkezde geçirip dünyada 3. İtalya'da, hatta bu durumda Avrupa kıtasında ilk olan Starbucks Reserve Roastery ziyaret etmek planındayız. Starbucks Reserve Roastery için instagram postumdan kopya çekebilirsiniz. Ama gerçekten etkileyici. Özellikle pazarlama anlamında müthiş dersler çıkartılacak bir mağaza, deneyim merkezi.