Cuma, Nisan 28, 2006

Ahırkapı'da Hıdrellez


Baharın her şeyini seviyorum ben; çiçeklerini, rüzgarını, yağmurunu, eğlencesini, çapkınlığını, masumiyetini, hayallerini, meyvelerini, ağaçlarını, enerjisini, herşeyini, herşeyini...

Hıdrellez’i de...

“Hıdrellez; Hızır ile İlyas sözcüklerinin birleşmesinden türemiştir. Türk kültüründe sıkıntıda bulunanların yardımına koşmalarıyla tanınan Hızır ve İlyas peygamberlerin 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece “buluştukları”, “dilekleri gerçekleştirdikleri”ne inanılır. Bu inanış, zaman içinde çeşitli kutlama biçimleriyle “Hıdrellez” denen şenliklere dönüşmüştür.”

“Hızır, yaygın bir inanca göre, hayat suyu (ab-ı hayat) içerek ölmezliğe ulaşmış; zaman zaman özellikle baharda insanlar arasında dolaşarak zor durumda olanlara yardım eden, bolluk-bereket ve sağlık dağıtan, Allah katında ermiş bir ulu ya da peygamberdir. Hızır’ın hüviyeti, yaşadığı yer ve zaman belli değildir. Hızır, baharın, baharla vücut bulan taze hayatın sembolüdür. Hızır inancının yaygın olduğu ülkemizde Hızır’a atfedilen özellikler şunlardır:

* Hızır, zor durumda kalanların yardımına koşarak insanların dileklerini yerine getirir.
* Kalbi temiz, iyiliksever insanlara daima yardım eder.
* Uğradığı yerlere bolluk, bereket, zenginlik sunar.
* Dertlilere derman, hastalara şifa verir.
* Bitkilerin yeşermesini, hayvanların üremesini, insanların kuvvetlenmesini sağlar.
* İnsanların şanslarının açılmasına yardım eder.
* Uğur ve kısmet sembolüdür.
* Mucize ve keramet sahibidir.”

“Hıdrellez gecesi Hızır’ın uğradığı yerlere ve dokunduğu şeylere feyiz ve bereket vereceği inancıyla çeşitli uygulamalar yapılır. Yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağızları açık bırakılır. Ev, bağ-bahçe, araba isteyen kimseler, Hıdrellez gecesi herhangi bir yere istediklerinin küçük bir modelini yaparlarsa Hızır’ın kendilerine yardım edeceğine inanırlar. Hıdrellezde baht açma törenleri de oldukça yaygın olarak uygulanan geleneklerimizdendir.”

Genelde gül dalına dilekler -tercihen kırmızı bir kese içinde- asılır yada gülün dibine istenenler taşlarla yada kibrit çöpleriyle çizilir. Sabah ezanları okunurken dileğinin başında olup dua etmek, ezanlardan sonra dileği alıp akan suya-denize atmanın dileğin gerçekleşmesini hızlandıracağına inanılır. Kimisi de dileği saklamanın daha doğru olacağını söyler. Sonuçta hepsi batıl inanç ama insanı gülümseten keyifli bir umut töreni bana göre.

Son bir kaç yıldır Hıdrellez Ahırkapı’da büyük şenliklerle kutlanıyor. Her sene bilgilendirme mesajı geldiğinden şenlikleri sanal alemden takip ediyorum, hatta online dileğimi bile göndermiştim. Ancak bu sene 5 Mayıs’ın Cuma gününe gelmesi nedeniyle eğlencelere bizzat iştirak etmek niyetindeyim.

Şenlikle ilgili ayrıntılı bilgiyi http://www.hidrellez.org/ adresinde bulabilirsiniz.

Allah’tan bir mani çıkmazsa 5 Mayıs’ta Ahırkapı Hıdrellez şenliklerindeyim, sizi de beklerim.

Gelemeseniz bile dileğinizin orada olması için 5 Mayıs 18:00’e kadar dileğinizi yazıp gönderin

Perşembe, Nisan 27, 2006

Hayallerim, aşkım ve sen

Hayaller hayatı daha çekilir kılar çoğu zaman. Gerçek olmasa da olabilme ihtimali mutlu eder, yaşama gücü verir.

En çok o hayal ettiğin bir gün senin olursa, seninle olursa...

Neyin hayalini kurarsın o zaman, hayallerin biter de mutsuz mu olursun yoksa?

Hayal etmek ipin üstünde yürümek aslında. Motive edip ulaşmak için daha çok çabalatırken bir yandan; yazanı da oynayanı da sen olduğun hayallerin gerçeklerin yanına geldiğinde yabancı kalıyorsa...

Kim kimi daha çok yıpratır? Hayal ettiğin mi... Kavuştuğun mu...

Salı, Nisan 25, 2006

Uçurtma Mevsimi Geldi

Annemin ninesi dermiş ki; baharda şiddetli rüzgar esecek ki rüzgarla eğilip kalkan ağaçların en uç dallarına kadar su yürüsün.

Bahar rüzgarlarında başımı gökyüzüne kaldırdığımda gördüğüm her yeni uçurtma içimdeki sevinci katlayarak büyütür. Dün sabah 8'e doğru işe gitmek için servisi beklerken yükseklerde bizim rutinimize inat keyifle salınan bir uçurtma gördüm. Kaçta kalkıp uçmaya başlamıştı ki; o kadar yükseklere çıkabilmişti.

Her uçurtma gördüğümde olduğu gibi yine uçurtma hayallerine kapıldım.

Hiç uçurtma yapmadım, yaptığım şeytan uçurtmaları da nedense uçmayı hiç beceremedi. Kuzenlerimle birlikte büyüdüğüm için her yaz onların uçurtmalarını bizim rüzgarlı balkonumuzdan uçurmalarını keyifle seyrederdik. Ya caminin bahçesi yada bizim balkon uçurtma için elverişli yerlerdi. Caminin minaresine, elektrik tellerine, komşunun çamaşır ipine takılıp düşmesi bile güzeldi. Eğer sağ salim indirebilmiş de; bir sonraki sefer için ellerinde kalabildiyse uçurtma ne büyük başarıydı.

İlk defa bu bahar dillendiriyorum hayalimi. Ben uçurtma yapmak, onu göklere salmak istiyorum. Kim bana uçurtma yapar, bana uçurtmasını öğretir???

Pazartesi, Nisan 24, 2006

Bahar Dalları

Günler her zamanki gibi büyük bir hızla akıp geçiyor, ancak durup da kendimle dertleşmeye düşünmeye fırsat bulamıyorum -başka şeyler düşünmekten-

Uzun süredir ilk defa bu akşam odamda, blogumun başında, en sevdiğim şarkıları dinliyorum ve yazıyorum. Keyifle...

Dinlediğim mi? Funda Arar; bu sabah güneş doğmuyor ve camdan kalp

Soluk aldığımız her an bir mucize aslında; bizim alıştığımız farkında olmadan yaşadığımız.

Kuru bir ağacın tomurcuklarla bezenmesi, çiçeklerin yeşil yapraklara karışması, olgunlaşıp meyva vermesi; bir bebeğin doğuşu mucizeden başka neyle açıklanabilir ki?

Aslında bu bahar benim dallarımda da tomurcuklar açtı, yeşil yapraklara karıştı yeni umutlarla.

Ama zamansız bir soğukla olgunlaşmadan çiçeklerini döker mi diye korkum sadece.



Çarşamba, Nisan 19, 2006

Şikayet Var'dan Şikayetçiyim

Pazarlama kelimesini olur olmaz, anlamını bilip bilmeden gelişi güzel kullananlara çok kızıyorum. Hele bi de bunu yapan piyasada bilinen, insanların güvendikleri ve itibar ettikleri birileri olunca durum daha da vahimleşiyor.

Sorun yaşayan tüketicilerin buluştuğu www.sikayetvar.com'da yaşanıyor bu vahim durum. Pazarlama Hileleri diye bir bölümleri var; orada yazanları okuyunca tüylerim diken diken oldu çünkü yazanlar tamamiyle dolandırıcılık yöntemleri hakkında.

Bu bölümü okur okumaz şikayet var’a hemen bir mesaj yazıp bu hatalarını düzeltmeleri gerektiğini hatırlattım. Ancak ne yazık ki üzerinden 1 aya yakın zaman geçmesine rağmen bir değişiklik olmadığını görünce pazarlama dünyasını bu ayıptan haberdar etmem gerektiğine karar verdim.

İşte sikayetvar.com’un Pazarlama Hileleri!!!!!!


Salı, Nisan 18, 2006

Bu Aralar Karışık Biraz...

Her yerden her şeyden biraz ama hiç bir şeyden tam değil. Gerçek mi yoksa kağıttan mı olduğunu hala bilemediğim kanatlar, yıllardır beklediğime kavuşmak üzere miyim yoksa çok üzüleceğim hayal kırıklıklarına koşarak mı gidiyorum bilmiyorum.

Bir şarkı olsam bugünlerde MFÖ’den Sarı Laleler olurdum kesinlikle, içimdekiler o şarkının notalarında sanki.

“Aşka Şeytan Karışır” Bence de. Hande Altaylı’nın kitabı o kadar sade yazılmış ki, bir kaç saat sonra son sayfasında buldum kendimi. Bir kaç aydır başaramadığım daha doğrusu kendimi kaptıramadığım kitap okumaya tekrar başlamamı da sağladı. Böyle dönemlerde başladığım kitaplar en fazla 10 sayfa sonra beni reddediyor,benim bünyem de onları. Ama sonra hiç niyetim yokken bilinçsizce elimi uzattığım sıradan basit bir kitap kırıyor üzerimdeki laneti yeniden yakınlaşıyoruz birbirimize.

Şimdilerde Hz. Muhammedin (S.A.V.) hayatını okuyorum. Geçtiğimiz hafta O’nun doğum haftasıydı. (Mevlid Kandili). Hem bu sebeple hem de çocukken din derslerinde okutulanların dışında çok fazla bir şey okumadığımı hatırlayıp, bilinçli bilgilenmenin doğru olacağını düşündüm.

“Çöl insanı, çadır bozarak geçmişi silebiliyordu; zamanı ve yeri henüz bilmediği için yarın bir hüsran olarak görünmüyordu. Fakat şehirli insan mahpustu. Onun bir yerde sürekli kalmak zorunda oluşu herşeyi çürütüyor ve –dün, bugün, yarını- zamanın gayesi haline getiriyordu”
Hz. Muhammedin Hayatı _Ebubekir Sıraceddin

Bi de bugün bu ilanı görünce çok sevimli göründü gözüme “ilk fırsatta buradan kaçıcam”

BEN DE

Cumartesi, Nisan 15, 2006

Bir akşam üstü İstanbul'da bir vapurun güvertesinde...

Denizin kokusu, güneşin gidişiyle soğuk esen rüzgar, sarıldığım şal, güzel bir günden aklımda ve yüreğimde kalanlar.

Baharın en güzel renkleri; erguvanın pembesi, yaprakların yeşili, gökyüzünün mavisi, denizin yeşilden maviye çalan huzuru...

Güzel bir günden bana bize kalan...

Cuma, Nisan 14, 2006

Bana bazen böyle oluyor...

Bana bazen böyle oluyor...

Bazen sayfalarca yazı bir tek cümleden çıkıyor. Bazen de önümde koca bir yaşam, pek çok farklı olay ve duygu akıp giderken tek bir satır yazamıyorum.

Bahar geldi, en sevdiğim mevsimdeyim. Erguvanlar açtı açacak, Özlem'in salon penceresinden içeri girmeye çalışan ağacın çiçeklerini açmasını bekliyoruz, fotoğraflarını çekmek için.

Anemon'un yorumunu okuyunca utandım kendimden, onun için bi çırpıda yazdım bunları kendimi affettirmek için.

Güzel bir haftasonu bekliyor beni biliyorum...

Dilerim sizi de...

Perşembe, Nisan 06, 2006

63 Yıl Önce Bugün

Bir kitabı başaşağı çevirip silkelediğinde içinden tek tek kelimeler düşebilse ortalığa ya da bu kelimeler toplanıp bir gün kendi kitaplarını bulmak üzere yola çıkabilse...

Çok çocuklu bir ailenin herhangi bir çocuğu. Yaşanmamış bir çocukluk. Bir dağ, oradaki köy evi, karanlık gece. Evden eve, odadan odaya kaçırılan bir giz. İstanbul’a giden vapur. Hiç mutluluğa açılmamış çeyiz sandığı.

Tercih etmeden, zorunda kaldıklarını yaşamak. Eski bir köşkün bir odası. Güzel çocukların güzel annesi. 80’lerde iki erkek çocuk büyütmek. İçindeki karanlığa inat; renkli, simli iplerle işledikleri.

Komşular, arkadaşlar, kalabalık ama hep yalnız. Eski şarkılar gibi; Sevemedim Kara Gözlüm, O Ağacın Altı. Erken bulup çabuk kaybettikleri.

Şimdinin politikacısı, tiyatro oyuncusu belki de.

Torunlarının bir tanesi.

Evlendirdikleri, inandıkları, sevdikleri, atsa da görmese de sevmekten vazgeçmedikleri.

Kaçan, kovalanan ama hep yakalanan.

Vefakar, cefakar, sebatkar, emektar, kadere sitemkar, dosta davetkar.

İsm’aileden gelse de, alttan alsan da hayatı er’olmuyor beklenenler.

63 yıl önce bugün

Pazartesi, Nisan 03, 2006

Hatıraların Gözyaşı

Bizi biz yapan hatıralarımızdır. Yaşadıklarımız, yaşadıklarımızdan kaybolup gitmeden bize kalanlardır. Ne kaldığınıysa üzerinden yıllar geçince anlarsınız. Tıpkı bir şarap gibi yıllar geçerken yaşadığı değişimde ya bir sirke olacaktır, ya da tadına doyum olmayan keyif veren bir tutku.

Çocukluk anılarımın olduğu anneannemle dedemin evindeki mutfakta belki de son kez bulaşık yıkadım dün. Daha uzun sürmesini dilediğim keyifsiz bir işti aslında ama orada yaptığım son şeydi. Taburenin üstüne çıkıp pek çok kez bulaşık yıkamışımdır, dedemin kenarını delip asılması için pembe naylon bir ip geçirdiği mavi yeşil arasında değişik bir rengi olan bulaşık leğeninde.

Şimdi kalçamın hizasına gelen sarı döküm Auer vezüv fırının ocağına yetişmek için tabure üzerine çıkarak anneannemle sebzeli bulgur pilavı yaptığımız günü hatırladım. Arkamdaki tel dolap, her zaman benim de içinde olmak istediğim küçük bir oyun evi gibiydi hiç içine girmesem de. Tabakların durduğu raflar, mutfakla yemek odasını birbirinden ayıran gri dar kapının tümseğinde oturduklarım, üzerinden atladıklarım, zıpladıklarım neşeli günlerim kötü bir hüzün bırakıyor içimde bir kaç damla gözyaşıyla birlikte.

Tavanda asılı eski avize, çekmeceli eski yemek masası, pek çok kişiye anlamsız gelebilecek bir yazının olduğu kırık eski bir çerçeve. Eskiyi, onları, onlarla geçirdiğim günleri hatırlatan ne varsa olduğu yerde öylece dursun istiyorum.

İnsanın canı daha mı çok yanıyor ağrısı arttıkça , yoksa canı yandıkça ağrısı daha mı çok artıyor?

Pazar, Nisan 02, 2006

Maskeli Şiir

Maskeler yazıma güzel bir şiirle, yorum bıraktı bulsara. Yorum kısmında kaybolup gitmesine gönlüm razı olmadığı için bir kez de buraya koymak istedim. Şiiri okurken farkettim de bloglarımız da bizim maskelerimiz aslında.

Bana bir maske ver
gözyaşlarımı saklasın senden
mutlu bir dünya göstersin bana
güneş hep akşam üstü olsun
ufkun çizgisine yakın

hayat kadar
gerçekçi olmasın
benim kadar üzgün
senin kadar güzel

bana bir maske ver
bana ait olsun ama
seni hatırlatsın

maskelerin ardında yaşıyalım
ne sen beni sev
ne ben ayrı kalayım senden

gülen bir adam çiz
maskemin üstüne
kalbimin her kırılışında
aynanın karşısına geçmeden önce
sığanayım onun kahkahasına

ve güleyim
her yeni doğan günle
umut edeyim
serin sularıyla
kıyıları döven dalgaları

deniz kıyısında
özlemle beklenen deniz kızlarını
saçının rüzgarda
elinin ellerimden uçuşunu
hayal dünyasında unutayım

Perşembe, Mart 30, 2006

Maskeler

Yaşarken maskeler kullanmak zorunda kalırız çoğu zaman; hastayken iyi, mutsuzken neşeli, ağlıyorken gülen.


Ben bu maskeleri pek başarıyla gerçekleştiremediğim gibi duygularımı da gizleyemem. Ya ses tonum ya da bir bakışım istemesem de ele verir beni. En unutamadığım da; bir kaç sene önce yükseklisans derslerinden en sinir olduğum derse girerken ki “iyi akşamlar” diyişim. Duyanlara sorsanız hala anlatırlar. Tek söylediğimse sadece “iyi akşamlar”.

Sosyal maskelerdeki başarısızlığımdan olsa gerek, gerçek maskeler hep beni büyülemiştir. Özellikle Venedik’teki maske karnavalındakiler. Bilmiyorum belki çocukluğumda izlediğim bir film, belki de her maskenin kendine ait bir ruhu ve sanatsal güzelliği etkilemiştir beni. Herkesin hayalleri vardır ya hani; benimkilerden biri de maske karnavalında Venedik’te olmak, renkli ve gösterişli maskelerimin olması. Yine geçenlerde aklıma bu hayaller düştüğünde google’da arama yaptım. Ve çok hoş şeyler buldum.

Adı gibi tam bir curcunanın yaşandığı Curcunabaz’ı keşfettim. Başak ve Candan’ın muhteşem çalışmalarını ve özellikle maskeleri görünce bu güzelliklerden habersiz kalmayın istedim.

Ayrıca kişiye özel yaptıkları kuklalar sevdiklerinize müthiş sürprizler hazırlamanız için size çılgın fikirler verebilir.

Çarşamba, Mart 29, 2006

Güneş Tutulması Başladı

Güneş tutulması başladı. Tutulma hattında olmayanlar internet üzerinden pek çok siteden izleyebilirler. Ancak kısıtlı internet imkanı olanlar için www.milliyet.com.tr önerebileceğim bir adres.



Güneş Tutulması



Yüzyılın ilk güneş tutulmasının favori gözlem yerinin Türkiye olması ve önemli canlı yayınların buradan yapılması Türklük gururumu okşuyor olsa gerek garip bir haz veriyor. Yabancı sitelerde özel tanıtımlar görünce de dayanamadım siz de gururlanın istedim.

Tam Güneş Tutulması Türkiye'den Canlı

Güneş tutulmasının görülebileceği hattın tamamı


Ve tutulmanın favori mekanı

Salı, Mart 28, 2006

Emeğe Saygı

Pek çok sektörde yaşanan korsan krizi başta kitap ve müzik olmak üzere her yerde karşımıza çıkıyor. Şimdiye kadar ne korsan bir kitap aldım ne de cd. Üstelik okumak istediğim bir kitabın kendisindeki korsanını okumam için bana vermek isteyen arkadaşımın teklifini de kabul etmedim. Sanılanın aksine korsan yayınları alanlar ne yazık ki, eğitim ve gelir seviyesi düşük insanlar kadar iyi üniversitelerden mezun olmuş geliri yüksek insanlardan olduğunu görmek bende büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor.

Geliri düşük ve eğitimsiz insanlardan da emeğe saygı beklerim elbette ama; okumak ister parası yoktur, emeği verenin hakkını yemektedir düşünemez. Ya diğerleri; anlamam mümkün değil.

Başkasının emeğini izinsiz ve isteği dışında kullanmak kul hakkıdır bana göre. Ve ödenmesi en zor haktır kul hakkı.

Blogumda yazdığım yazılarda başka birilerinin emeğini bilinçsizce kullanmaktan korkarım ve bu konuda elimden geldiğince hassasiyet gösteriyorum. Mesela "Kırmızı Şato" hakkında yazdığım yazıdaki resimlerin sahibine mail atarak resimleri kullanmak için kendisinden izin aldım. Maillerle gelen ve yazarını bilmediğim yazıları da maillerden geldiğini mutlaka belirterek yayınlıyorum. Bunların dışındaki tüm yazılar tamamiyle benim düşüncelerim, benim kurgularım, fikirlerimdir.

Böyle bir yazı yazmak hiç aklımda yoktu aslında. Ancak bugün bir haber sitesinin köşe yazarının benim 27 Temmuz 2005'de yazdığım "Değişmek" başlıklı yazımı hiç bir kaynak belirtmeden yayınladığını görünce...

Geçenlerde de bloglardaki yemek tariflerini yine hiç bir kaynak göstermeden yayınlayan bir televizyon kanalı olduğunu blogları dolaşırken okumuştum.

Blog dünyası büyüdükçe sıkıntıları, beraberinde getirdikleri de yeni boyutlara taşınıyor. Önümüzdeki dönemlerde blog yazanların emeğinin çok kolaylıkla başkalarınca tüketileceğini görecekmişiz gibi geliyor.

Pazartesi, Mart 27, 2006

Beklemek

Çocukların zaman kavramı henüz tam oluşmadığından, saatler ve günlerle bizim kadar hesabı tutturmaya çalışmadıklarından olsa gerek; bekledikleri yada istedikleri şeyler için gün saymaları basit ve kolay anlaşılırdır.


“Yatcaz, kalkcaz; yatcaz, kalkcaz; yatcaz, kalkcaz ...” Görücez... Gelicek... Alıcaz... Gidicez...


Biz de o yaşlarda böyle çok saymışızdır istediğimize kavuşmak için. Ama şimdi yatsak, kalksak ta, parmaklarımızı saysak ta o kadar kolay olmuyor.

Cuma, Mart 24, 2006

Çok Üzgünüm

Levent’teki bir okulda kalbinden bıçaklanan çocuğun haberini okuduğum andan itibaren onun için dua ediyordum. Ama az önce okuduğum haberde öldüğünü öğrendim. Allah rahmet eylesin.

Son zamanlarda haber izlemek, gazete okumaktan kaçar oldum. Her haber bir diğerinden daha kötü. Diri diri gömülenler, bıçaklananlar, okullarda yaşananlar, ahlaksız ilişkiler. Eskiden böyle şeyler daha mı az oluyordu, yoksa daha mı az haberi yapılıyordu. Ama artık okuduğum her yeni haber beni biraz daha korkutuyor. Psikolojik mi ya da başka bir nedeni mi var bilmiyorum ama dünden beri göğsümde sürekli varlığını hatırlatan acı bir sancı var.

Öldürmeye programlı bilgisayar oyunları, kan ve işkencenin baştacı olduğu diziler ve filmler, ailerin zamanında yaşayamadıklarını çocuklarına yaşatmak adına bilinçsizce yaptıkları, her şey ama her şey bizi çok daha kötü günlere götürecek gibi geliyor bana.

Kurtlar Vadisi’nden oldum olası nefret etmişimdir. İzleyenlere de kızmışımdır. Ama bir bölümünü başından sonuna seyrettinde mi nefret ediyorsun derseniz, izlemedim. Denk geldiğim fragmanı ve bir kaç sahne dışında izlemedim. Ama her yerde o kadar çok anlatıldı ve konuşuldu ki; neler olduğunu biraz biliyorum sanırım.

Son dönemlerde yaşanan tüm olayların faillerinin ortak cümlesi neden bu diziden?

Böyle bir diziyi yapan da, seyreden de, diziye reklam veren de kısacası ona prim veren herkesi de bu canice olaylarda suçlu buluyorum.

Belki çok ağır söylediklerim. Elbette tek suçlu bu dizi değil. Ama yeni neslin ve muhakeme yeteneği gelişmemiş her yaştan insanın kendine model aldığı ne yazık ki gerçek. Dengesiz gelir dağılımı. Buna karşın televizyonlarda yaşanan özendirilen televole kültürü dediğimiz anlamsız hayat, okuryazar oranının artmasına rağmen okuduğunu ve yaşadığını anlayıp algılayabilenin azalması, aynı çatı altında ama birbirinden uçurumlarla ayrılan farklı yaşamlar, istemeden verilen çabalamadan kolayca elde edilen her yeni şeyle daha da tatminsizleşen ruhlar.

Aslında her şey öylesine sağlam bir bağla birbirine bağlı ki;

Kredi kartları, cep telefonları, internet, bilgisayar oyunları, (Yanlış anlaşılmasın doğru kullanıldığında gerçekten faydalı şeyler. Ama bilinçsiz insanların elinde çok tehlikeli bir bombaya dönüşebiliyorlar) eğitim kalitesinin düşmesi, herkesin kendi başına geniş hayatlar sürmesi, geleneklerin modernleşme adına rededilmesi, aile kavramının gittikçe yok olması, inanmanın gericilikle karıştırılması ve daha pek çok şey.

Toplum düzelmeye en küçük biriminden aileden başlar diye düşünüyorum. Bu yazımı okuyan herkesi kendine dönüp bakmasını, yapabileceğimiz neler olmalı diye düşünmesini istiyorum. Birbirimize daha fazla sahip çıkıp, maddi değil manevi değerlerimize daha sıkı sarılmalıyız diye düşünüyorum.

Perşembe, Mart 23, 2006

Bir Bakış

"Sana baktığında kadını dinle, konuştuğunda değil"

sözü üzerine yorumlar devam ediyor... Ben de posta kutumu karıştırırken 2004 yılında gelmiş ve saklamaya değer bir bulduğum bir yazıyla karşılaştım. Tam da konuya uygun.


Son zamanlarda duyduğum en doğru söz bu...

Suriye'nin kadın Devlet Bakanı Bouthaina'dan :

''Kadınları türban değil, gözündeki ifade korur.''

Alt tarafı bir çift organla bu kadar çok iş başarıldığı görülmemiştir. Yeryüzündeki bütün canlıların gözleri sadece bakıp görmeye yaradığı halde kadın kısmı neredeyse bir tek ortalığı süpüremez gözleriyle.

Sever, sevişir, beğenir...
Döver, küser, barışır...
Nefret eder, hesap sorar, azarlar...
Kovar, çağırır, alay eder

''Erkek de bir insanoğlu, o da yapar'' demeyin!

Erkekler her durumda öyle bön bön bakarlar. Asla ne demek istediklerini anlamazsınız.Gözlerini konuşturan sadece kadınlardır.

Çocukluğunuzu düşünün. Annenizin bin türlü bakışı gelecektir aklınıza.

'' Misafirler gitsin ben sana gösteririm '' bakışı... '' Hadi artık odana git, yat '' bakışı. '' Ağzını şapırdatma! '' bakışı... '' '' Aynı babası! " bakışı

Babanızdan bir bakış var mı aklınızda? Hiç zannetmiyorum olduğunu. Babayla göz göze bile gelinmez öyle zırt pırt.

Şimdi de büyüklüğünüzü düşünün...

Kaç kadın bir bakışın peşinden gitmiştir?

Hiiç.

Peki kaç erkek bir bakış uğruna odu ocağı terk etmiştir?

Çoooook.

Doğumdan Sonra Hayat

Anne rahmine düşen ikiz kardeşler önceleri herşeyden habersizmiş. Haftalar birbirini izledikçe onlar da gelişmişler. Elleri, ayakları, iç organları oluşmaya başlamış. Bu arada etraflarında olup biteni farketmeye başlamışlar. Bulundukları rahat, güvenli yeri tanıdıkça mutlulukları artmış.

Birbirlerine hep aynı şeyi söylüyorlarmış.

“Anne rahmine düşmemiz, burada yaşamamız ne harika değil mi? Hayat ne güzel şey be kardeşim!”

Büyüdükçe içinde bulundukları dünyayı keşfe koyulmuşlar. Öyle ya hayatın kaynağı neymiş?

İşte bunu araştırırken, karşılarına anneleriyle onları birbirine bağlayan kordon çıkmış. Bu kordon sayesinde, hiçbir zahmet çekmeden güven içinde beslenip büyütüldüklerini tespit etmişler.

“Annemizin şefkati ne kadar büyük, bize bu kordonla ihtiyacımız olan her şeyi gönderiyor.”

Artık aylar birbiri ardınca geçiyor, ikizler hızla büyüyor, diğer bir deyişle “yolun sonu”na yaklaşıyorlarmış.

Bu değişiklikleri hayretle gözlemlerken, bir gün gelip bu güzelim dünyayı terk edeceklerinin işaretlerini almaya başlamışlar. Dokuzuncu aya yaklaştıklarında, bu işaretleri daha kuvvetli hissetmeye başlamışlar. Durumdan telaşlanan ikizlerden birisi diğerine sormuş.

“Neler oluyor? Bütün bunların anlamı nedir?”

Öteki daha sakin ve aklı başındaymış. Üstelik bulundukları bu dünya çoğu zaman ona yetmiyor, duyguları daha geniş bir alemi arzuluyormuş. Cevap vermiş.

“Bütün bunlar bu dünyada daha fazla kalamayacağımız anlamına geliyor. Buradaki hayatımızın sonua yaklaşıyoruz.”

“Ama ben gitmek istemiyorum” diye haykırmış kardeşi “Hep burada kalmak istiyorum”

“Elimizden gelen birşey yok. Hem, belki doğumdan sonra hayat vardır.”

“Bize hayat veren o kordon kesildikten sonra bu nasıl mümkün olabilir ki?” diye cevaplamış öteki.

Bize hayat veren kordon kesilirse nasıl hayatta kalabiliriz, söyler misin bana? Hem bak bizden önce başkaları da buraya gelmiş ve sonra da gitmişler. Hiçbirisi geri gelmemiş ki bize doğumdan sonra hayat olduğunu söylesin. Hayır, bu herşeyin sonu olacak”

Bütün bunları söyledikten sonra eklemiş.

“Hem belki de anne diye bir şey de yok!”

“Olmak zorunda” diye itiraz etmiş kardeşi

“Buraya başka türlü nasıl gelmiş olabiliriz, nasıl hayatta kalabiliriz ki?”

“Sen hiç anneni gördün mü?” diye üstelemiş öteki.

“O belki de sadece zihinlerimizde var. Bir annemiz olduğu düşüncesi bizi rahatlattığı için onu belki de biz uydurduk.”

Böylece anne rahmindeki son günleri derin sorgulamalar ve tartışmalarla geçmiş. Sonunda doğum anı gelmiş çatmış.




İkizler dünyalarını terk ettiklerinde gözlerini başka bir dünyaya açmışlar ve sevinçten ağlamaya başlamışlar.

Çünkü gördükleri manzara hayallerinin bile ötesindeymiş.

(Bizim ikizlerin arasında da böyle bir konuşma geçti mi bilmiyorum ama Gürkan'ın yeni hayatına başlamak için sabırsızlandığını biliyoruz. Yazıdaki resim de haftasonu birlikte olduğum Gözde ve Gürkan'a ait)