Pazar, Mayıs 04, 2008

Birikenler

Bu aralar çok sık yazamasam da; yazacak bir şeyleri kafamda sürekli planlıyor bazen resimlerini çekip malzemelerini toparlıyorum.

Son zamanlarda cep telefonumda fotoğraf makinesinde biriken resimleri bir yazıda paylaşmaya karar verdim. Çünkü onları başka uzun yazılara ertelerken sonsuza kadar ertelenme ihtimalinin güç kazandığını düşünüyorum. Bunları kafamdan silersem belki uzun süredir yazmadığım, birkaç kelimeyle başlayıp sonunu bilmediğim iç sesimin yazılarına vakit ayırabilirim.



Bir ara ne var ne yok bütün kavak ağaçlarını kesmişlerdi. Ama kavaklar geri döndü. Bu bahar Levent'te şiddetli kar fırtınaları var. Ben bu resme "pamuk yolu" adını verdim. Cuma akşamı servis kırmızı ışıkta beklerken ben de boş durmadım. Zaman benim için koşulları hazırlamıştı kaçıramazdım. Aslında geçenlerde çok güzel bir pozu kaçırdım hala ona hayıflanıyorum.

Sokağın ortasında ip atlayan kız çocukları ve onların yanında sırasını beklercesine sakince oturan kedi. Kaçırdım işte. Bazen hayat bize fotoğraf kareleri sunar, yakalarsan yakalarsın yoksa kaçar gider.

Merter'deki Vakko Binası. Daha doğrusu binasıydı. Fabrika binasının sağlam halini internette aradım ama bulamadım onunla çok daha anlamlı olacaktı. Gördüğüm, yaşadığım her şey benim için değerli. Bazen bu anlamsız bir bina, bir an, bir koku, bir kelime, bir resim bile olabilir. Ama beni biriktiren yaşadığım her an her nefeste gördüğüm, hissettiğim her şey.


Bizim evin yaramazından son fotoğraflar. Geçen hafta toz alırken benden önce dolabın içine girdi. Ulaşamadığı giremediği her yer onun için çok cazip. Nerdeyse onu dolabın içine kapatacaktım, çok meraklı vitrin süsü olmaya. Ve yeni arkadaşı filler.

Hele bir videosu var ki sormayın. Bloga yüklemeye çalıştım, aslında yükledim de. Ancak yayınladığımda açılmıyor. 24 MB'lık bir dosya olması bunun nedeni olabilir.

Maceramız şöyle; ona yasak olan bir odanın bir kaç cm ara kapısından içeri girmeye çalışmak. Ne yazık ki kapıdan sadece kafası geçiyor bedenini de geçirebilmek için girmediği şekil kalmıyor. En önemlisi de pes etmemesi gidip gidip geri dönüyor. Bir deneme bir deneme daha. Fatih'in torunu kapıları açmanın bir yolunu mutlaka bulacak :)

Ve bugün.

İstanbul'da bölgesel sağnak yağmurların yağdığı bence hoş bir pazar. Bir anda girdiğiniz sağnaktan 2 metre sonra kupkuru yolla karşılaşmak ilginç. Daha da ilginci Haliç köprüsünün Eminönü yönündeki şeritlerinde yani Mecidiyeköy yönünde yağmur yağarken diğer yönde sadece su zerrecikleri var. O da muhtemelen yandan gelen sular.

İlginç bir tesadüf daha; yazıyı yazmaya başlarken CD çalara Salih Saka'nın İstanbul Lounge albümünü koymuştum. Yağmurla ilgili yazıyı yazmaya başladığımda çalmaya başlayan şarkı "Yağmurla Gelen".

Yazının başında da dedim ya; hayat kendini ona bıraktığınızda öyle ahenkle akan bir nehir ki. Zorlukları, sevinçleri, hüzünleri, kederleri kendi yolunu buluyor.

Kafamda çok hevesli cümleler dolaşıyor. Yazmaya başlamam lazım. Beklettiklerimden kurtuldum ya onlar da saklandıkları yerden çıkmaya başlıyorlar galiba.

Perşembe, Mayıs 01, 2008

Son Günlerde

Bu bahar herkesi bir parça dağıttı, sağa sola savurdu, arada bir kendini toparlayanlar kalkıp bi şeyler yaptı, yazdı. Sonra yine rüzgarla kapılıp kayboldu ortalardan.

Sanem, Sofi, Degree, Sıdıka, Gülümseyiş (hatta onun blogu tamamen uçtu) herkes kayıplarda. Ben de arayı bir haftadan fazla açmamaya çalışıyorum. Çünkü bir koptun mu toparlamak zor oluyor.

Hani kitap okuyordum ya, "Erkekler Neden Bazı Kadınlarla Evlenir?" en son bloguma yazdığımda elime aldım bi daha da yok. Blogumu takip eden de beni okuyor sanır. Bazen böyle alıp alıp bırakıyorum işte. Ama gene ne yaptım? Gittim kitap aldım. Artık eve götürmüyorum iş yerinde masamda küçük bir kütüphane oluşmaya başladı.


Bir de son günlerde masaja, refloksolojiye merak sardım. Aslında hep meraklıyımdır da bir iki yeni kitap daha aldım. Dahası Ender Saraç'ın Doğanın Şifalı Eli kitabındaki rahatlatıcı masaj yağı tarifini uyguluyorum. Başka tariflerde var ama henüz onları denemedim.

Karışımı hazırlayıp evin en ucundaki en sessiz odaya gidiyorsunuz. Mümkünse oda karanlık olacak, bir kaç tane mum, mutlaka tütsü yakılacak. Ben şu aralar evde olduğu için gül kullanıyorum. Tercihen duştan sonra gözenekler açılmış olacak. Artık masaj başlayabilir.

Karışıma gelince 2 tatlı kaşığı susam yağı, 1 tatlı kaşığı melisa yağı, 2 tatlı kaşığı gülsuyu, 1 tatlı kaşığı ylang ylang yağı ve bir kaç damla lavanta yağı. Hafif ılık olacak.

Bu yöntemin uygulandığı 3 kişide sonuçtan inanılmaz memnun. Ruhsal ve bedensel yorgunluğu alıp götürüyor.

Blog Bağları

Blog yazmanın benim için en keyifli ve tatmin edici yönü; yazılarımın hiç tanımadığım insanların içinde bir yerlere dokunması. Bir şeyleri hatırlatması, yaşatması, gülümsetmesi, hüzünlendirmesi ve o kişinin bunu benimle paylaşması.

Geçen hafta yine böyle bir mail aldım.

Bilecik Osmaneli'den Remzi Bey. İzniyle bana gönderdiği maili paylaşıyorum sizinle.

"Herşey bir takvim arayışı ile başladı. Sonra Google beni blog unuz ile tanıştırdı. Teşekkürler geçmiş zamana verdiğiniz önem adına.

Bilmem bilir misiniz, Anadolu da 1970 li yıllar ve öncesinde takvimler çok önemli idi. Bende Bilecek liyim çok farklı bir ailem olmadığı için yıl içinde 2 kez il dışına çıkar (ist.Bursa gb.) çok mutlu olurduk. Uzun kış gecelerinde aile büyüklerimizle birlikde sobanın yanında yerde minderler üzerine oturarak çay içerek mısır patlarak, ardında isim şehir oynarak geceyi tamamlar.Bir sonraki gününilkokul özlemi ile yatağa girerdik.

İsim şehir oynamak dedimde aklıma geldi. Sobanın hemen arkasındaki mindere büyükannem kalktıkdan sonra mutlaka ben otururdum bilirdimki o minderin altında geçmiş günlere ait saatlimaarif takvimi ve ülkü takviminin okunmuş sayfalarıbiriktirilirdi. Rahmetli annem 1930 yıllarda okutulamamış içinde buruk ve kırık bir ezikliği 67 yaşında bile hep dile getirmişti.

Ve ben annemin bir sırrına saatli maarif takvimlerini saklaması ile erdim rakamları harfleri ve saati okumayı o takvim yapraklarından öğrenmişti......... "

Bilecik Osmanlı'ya ilk başkent olan tarihi çok eskilere dayanan bir şehir. Remzi Bey'den rica ettim bize güzel şehriyle ilgili rotalar bilgiler gönderecek. Şansa bakın ki aynı zamanda Osmaneli belediyesinin fahri basın danışmanıymış.

Yani yakında Bilecik'i de tanıyacağız blogumdan.

Cuma, Nisan 25, 2008

Hıdrellez'de Yine Ahırkapı'da

Fazla söze gerek yok; davetiye burda. Herkesi bekliyorum.

Beni nasıl mı tanırsınız? Kolyemden :)


Çarşamba, Nisan 23, 2008

Bugün 23 Nisan

"Neşe doluyor insan" diye başlayan şiir geliyor aklıma, sonra çocukluğumun 23 Nisan'ları. Hep yağmurlu ve soğuk.

Pazartesi akşamı Candan Erçetin programında çocuk korolarıyla şarkılar söyledi. Bir grup vardı; kırmızı etekli beyaz gömlekli. Uzaktan gördüğüm ekran beni ilkokul yıllarımdaki koro günlerime götürdü. Programı başından beri izleyen ablam ve annemin de aklına o günler gelmiş. Hatta ablam önde bir kız var tıpkı senin gibi yerinde duramıyo sürekli oynuyo, edayla saçlarını savuruyor dedi.

Evet ben çocukluk yıllarım da fazla kırıtkan, edalı, cilveli hatta fazlaca da oynak bir çocuktum. İlerleyen yıllarla birlikte ağırlaşıp, oturaklı hanımefendi bir kız oldum. Çocukluğumu bilenler bu değişime şaştıklarını kendileri de söylüyorlar. Neyse konuyu fazla dağıtmadan günün anlam ve önemine dönelim. Ama bi dipnot eklemeden geçemiycem o kız da benim, bu kız da. Değişmedim, sadece siz görmüyorsunuz :)

Sene 1985. Yavuz Selim İlkokulu bahçesinde 23 Nisan töreni için koro toplanmaya başlıyor. Profilden görünen yandan iki at kuyruğu olan mahsun çocuk benim.


Acaba saçımın kurdeleleri de kırmızı olsa daha mı şık olur muşum? Kırmızı pileli eteğim, beyaz geniş fırfırlı bluzüm ve gözlüklü ben.

Okulun en kısa boyluları arasında olunca koronun en önünde oluyorsunuz haliyle. Hemen yanımda Tuğba diye bir arkadaşım var ama diğerlerinden ismini hatırladığım yok.

İşte 23 Nisan deyince bunlar geldi aklıma. Albümleri karıştırıp eski resimlerimin fotoğrafını çekip bu yazıyı yazdım.

Çocukların bayramı kutlu, yarınları umutlu olsun!

Pazartesi, Nisan 21, 2008

Erkekler Neden Bazı Kadınlarla Evlenir?

Okumayı seven iki kardeşin aynı evde olmasının hem avantajı hem de dezavantajı var. Evdeki bütün dolaplar ağzına kadar kitap dolu. Konularsa alabildiğince çeşitli. Haftasonu bir kısmını daha dolaplara sıkıştırmak zorunda kaldım, ancak milimetrik hesaplamalarla. Ama gel gör ki hala odadaki raflar dolu. Bi an bunalıyorum bunları birilerine mi versem diye ama kıyamıyorum.

İlkokul yıllarında okuduğum kitaplarsa tartışmasız oldukları yerde kalacaklar ne köy okulları ne de başka çocuklara verilemez.

İşyerindeki masamda da küçük bir kitaplık oluşturdum. Önüm arkam sağım solum kitap.

Bu sabah ablamın yeni aldığı kitaplardan birini alıp okumaya başlıyim diye elimi rafa attım. Ne çıktı dersiniz?

"Erkekler Neden Bazı Kadınlarla Evlenir? ...Diğerleriyle Değil"


Kitap Amerikalı bir imaj danışmanı ve kurumsal konuşmacı John T. Molly'nin tamamen profesyonel ekibiyle yaptığı bir araştırmanın sayısal sunumu. İlginç geldi. Tüm maddeler istatiksel değerlere dayanıyor. Katıldığım bir eğitim seminerindeki kişilik tiplerinden analitiğe uygun olarak rakamlarla yazılan öneriler kadın dergilerindeki önerilerden daha inandırıcı geliyor bana.

Gelelim ilk maddelere... 6 istatiksel gerçek

- Israr edin
- Kendinizi sonu olmayan bir ilişkide bulursanız ayrılıp ilerleyin
- Önce kendinizi sevin
- Evlenme fikrine kilitlenin
- Formda kalın, kilonuza dikkat edin ve dış görünümünüze özen gösterin
- Zaman en kötü düşmanınız olabilir. Evleneceğiniz erkeği ararken zamanınızı zekice kullanın

Diğer yandan böyle bir kitap erkekleri bulunmayan hint kumaşıymış gibi bir duruma sokuyor ki; buna kesinlikle karşıyım. Asıl onlar bizi evliliğe ikna etmek için uğraşsınlar.

Yada en iyisi kimse kimseyi abartmasın; doğruyu bulduğunu düşünen yanlış zamandı, şimdi değil sonraydı demeyip zamanını iyi değerlendirmeli mutluluğu vakitlice yaşamalı.

Yoksa ne evlilik ne de çocuk olmazsa olmaz değil. Herkes evlenecek çocuğu olacak diye bir kural yok. Ne evli mutsuzlar gördük, göreceğiz de.

4 Yapraklı Yonca

İrfan Gür bulduğu 4 yapraklı yonca'nın resmini göndermiş. Teşekkürler


Cuma, Nisan 18, 2008

Şükretmek

Bugün ofisteki bilgisayarımda masaüstü resmini değiştirdim. Nerdeyse tatilden döndüğümden beri Ayder Yaylası'nda çektiğim resim vardı.

Artık gördüğüm resim de pazar günü Tema Parkı'nda erguvan dallarına yapışıp çektiğim resim.


İçim o resmi gördükçe nasıl ferahlıyor anlatamam. Karşısında saatlerce gözümü kırpmadan oturabilirim.

Ve bugün şükrettim Allah'a;

Bu güzellikleri görebilecek gözler verdiği için, gördüklerimi sadece görmeyip ruhumda hissettirdiği için, hissettiklerimi paylaşabileceğim imkanlar verdiği için, bu baharı da yaşadığım için, sevdiğim için, sevildiğim için, dostlarım için, yazabildiklerim için her şey için.

Pazartesi, Nisan 14, 2008

Eskiden Buralar

Büyükşehir Belediyesi internet sitesindeki haritayı sıklıkla kullanırım. Ama bugün farkettim ki; üstteki menülerde geçmiş tarihler var. 1982, 1966, 1946.

Merak edip bastım. O an görüntülediğin yerlerin o yıllarda çekilmiş fotoğrafları. Çok değişik bir duygu. 1946'da çekilmiş resimler yok ama 82 ve 66'lar bile çok ilginç.

İlk resim Büyükdere Caddesi, Plazalar bugün

1982 yılı
1966 yılı resimlerinin yarıları çoğunlukla yok


Şimdi tamamen apartman olan yerler bir zamanlar tarlaymış.

1982

Pazar, Nisan 13, 2008

Boğaziçi Mevsimi

Ben bugün karar verdim, bir mevsimin adını değiştirmeye. Sonbahar, Kış, Boğaziçi, Yaz. Yani artık ilkbahar falan yok, bir mevsimi bir yer bu kadar mı güzel yaşar?

Aslında dün akşamdan planımız sabah kahvaltısı için Mihrabat Korusu'na gitmekti. Rezervasyonumuzu yapmıştık. Ancak dün gece benim midem bozulup da geceyi kötü geçirince iptal etmek zorunda kaldık. Üstelik benim yüzümden planın bozulmuş olması canımı sıkıyordu. Kahvaltıdan sonra Tema Parkı'na gidelim dedim.

İyi ki demişim.

Bunca zamandır gitmemek, kaybedilmiş anlara işaret ediyor.

İşte resimler... Hepsi bana ait.


Parkın girişinde sizi ilk karşılayan manzara

Rumeli Hisarı her zamanki asaletiyle

Elma çiçekleri

Aslında erguvan dalları arasından Rumeli Hisarı'nın kulesini çekmek istedim ama hava o kadar kapalıydı ki net çıkmadı.

Erguvan sevgilimle kavuştuk. Pek ilişkimizi ilan etmek istemesek de, siz yabancı değilsiniz.


Erguvan Terası adı verilen seyir terasının manzarası

Bizim küçük maymun :) Sabah izlediğimiz çizgi filmdeki maymunu taklit ediyor. Çimenlerin üzerinde kendini yerden yere atmaktan helak oldu, resmen kendini kaybetti.

Bir şeyler atıştırmak için hemen yakındaki Güzelcehisar Cafe'de mola verdik. Servisten çok fazla bir şey ümit etmezseniz muhteşem bir yer. Kendinizi kentin dışında doğayla bütünleşmiş hissedebilirsiniz.

Hayat aslında dört dörtlük değil. Her yer böyle sakin ve huzurlu değil. Sahiller ve parklar bu şehirden kaçma hissi uyandırıyor. Eminönü ve Üsküdar

Cuma, Nisan 11, 2008

Hangi blog yazarı aslında kim?

Yazılarını takip ettiğiniz kişilerin aslında kim olduğunu biliyor musunuz?

Açıklıyorum...

Beni biliyosunuz ben Yonca, soyadımda adımda doğru resmimi de gördünüz. Peki ya diğerleri?

Başka bir adla okuduğunuz blog en yakın arkadaşınızın, belki de sevgilinizin, belki de çocuğunuzun blogu olabilir.

Tıpkı bana olduğu gibi;

Yazılarını beğenerek okuduğum, takip ettiğim bir blog yazarı öyle bir şey yaptı ki şok oldum.

Kim? Kimdi? Neydi? Bu, o, kim? derken...

Kim olduğunu söylemiycem tabi ki; o kendini biliyor. Hatta bu yazıyı yazmama da o sebeptir. "Bıktım aynı sayfayı görmekten hadi bir şeyler yaz" dediği için.

Çok güldük ama kendini ortaya çıkarınca, nasıl kandırmış beni :)

Pazartesi, Nisan 07, 2008

Dün yağmur yağarken Çemberlitaş'ta tellere sıralanmış kuşlar.

Daha önce de yazdığım gibi Kapalıçarşı'daki Tuluyhan Uğurlu konserindeydim dün. Gerçekten gidilmeye değer bir konserdi.


Kapalıçarşı kapalıyken çok bir şey ifade etmiyor insana. Ruhu olmuyor kalabalık ve ışıl ışıl mağazalar olmayınca. Ama yine de toplanmış halini görmek ilginç bir tecrübeydi. Duvarlara asılan, çanta ve şalların, süs eşyalarının sadece üzerine bir bez örütlerek bırakıldığını; kuyumcuların bazılarının tüm takıları toplamak yerine üzerine gazete örttüğünü görmek ilginçti.

Konserin ön sıralarında Aykut Işıklar, Sibel Can ve Yaşar Okuyan vardı. Kameralara herhangi bir yasak getirilmediği için neredeyse bütün konser boyunca ışıkları üzerimize doğrultulmuş kameraların tacizine uğradık. İki eser arasında bazı seyirciler sinirlenerek bağırıp çağırdılar sonunda Tuluyhan Uğurlu araya girerek basından rica etti de ortalık yatıştı.


Eserler güzeldi, onları dinlerken ekranlara yansıtılan görüntüler ve eşlik eden yazılar, öğretici bilgiler her şeyi daha anlamlı kılıyordu.

Erguvan Zamanı benim şarkımdı :)

Tuluyhan Uğurlu'ya baktığımda; masmavi gözleri, kıvırcık saçlarının çevrelediği tombul yüzüyle masum bir çocuk görüyorum karşımda. Tertemiz bir ruhu varmış ve gözlerinde ne görüyorsanız içinde de o var gibi.


Başkalarının aksine giderim buralardan değil; buralar bizim farkında olalım sahip çıkalım diyerek hem notaları hem kendisi haykırıyordu.

Cuma, Nisan 04, 2008

Bir Fincan Kahveden Geri Kalanlar

Çok sevdiğim bir arkadaşımla uzun bir aradan sonra dün akşam buluştuk. Yemek yedik, sohbet ettik, güldük, kimler geldi kimler geçti dedik. Hızımızı alamadık bi de bize fal baktı.


Falların sonunda ortada kalan fincanların görüntüsü belgelenmeye değerdi. Hatta çekimde, vitrin tasarımcısı olarak görsel düzeltmeler de yaptı. Ama makine cep telefonu ve ortam loş olunca resmin sanatsal yönünü pek ortaya çıkartamadık. Olsun. Hiç böyle karıştırılmış, bulaştırılmış darmadağın edilmiş falına bakılmış fincan gördünüz mü? Sizi bilmem ama kafedeki garsonun böyle fincanlara alışık olduğunu ama bu kadarına değil demesine koptuk.

Görüntüyü boş ver ne dedi derseniz? Güzel şeyler, güzel umutlar hem de tarih vererek. Dileyelim olsun. Geleceği bilemem ama, var olanlarla söyledikleri enteresan noktalarda kesişti. Sonuçta fala inanma falsız kalma bizimkisi, eğlencesine yani. Bi kaç gün sonra unuturum. Unutmamak için yazıyim siz de bilin, olursa "Ufuk falında söylemişti" dersiniz.

Yakında aşk var. Haziran 2009'da düğünüme beklerim. Bu kısmı pek hoşuma gitmesede Avustralya'yla bir ilgisi var ben o kadar uzaklara gidemem. Sürekli uçan birisi ve bana vereceği ilk çiçek lale. Annesi ve ablası ile yaşıyor. Suadiye-Bostancı arasında bir yerlerde. Hatta abarttı adını bile söyledi. Murat. Valla tanımıyorum :)

İşim için de güzel şeyler söyledi.

Kısacası yakın zamanlarda size iki güzel haberim olacakmış. Bakalım. İyiler gelsin kötüler geri gitsin.

Teşekkürler Ufuk

Perşembe, Nisan 03, 2008

Kapalıçarşı'da

Cumartesi günü esen rüzgar, bizi Kapalıçarşı'nın Beyazıt kapısından içeri doğru attı. Ne çıkarsa bahtına deyip sokaklara, aralara itti. Bir yandan hiç bir güzelliği kaçırmamak için sokaktan sokağa geçiyorsun, diğer yandan diğerlerini kaybetmemeye çalışıyorsun. Ve almak istediğinden çok uzaklaşmış olduğunu görüyorsun.

Son gezimizdeki en büyük keşfimiz Stonebul.

İstanbul temalı kolye, yüzük, bilezik, küpe gibi son derece orjinal tasarımlara sahip aksesuarlar var. Gümüş ve yarı değerli taşların altınla kaplanması sonucu elde edilen muhteşem eserlerle karşı karşıya kalıyorsunuz.

Ablam kendine lale ve ay motiflerinin inciyle birlikte kullanıldığı çok hoş bir kolye ve onu tamamlayacak bir çift küpe aldı. İlk fırsatta resmini çekip koyacağım, çünkü internet siteleri yapım aşamasında. Vitrinden kendinizi alamıyorsunuz. Ama benim en çok hoşuma giden; padişahların kavuklarının önüne taktıkları -sanırım adının sorguç olması lazım- tüylü ve taşlı iğneler. Yaka iğnesi olarak rahatlıkla kullanılabilir yada bir topuzda çok şık olabilir.
Mağaza da Kapalıçarşı'daki pek çok dükkandan farklı dekore edilmiş. Kırmızı ve kadife ağırlıklı oryantal bir havası var. Köşede ve iki cephesinin de tamamen vitrin olması ferah bir ortam sağlıyor. Görmenizi tavsiye ederim. Tabi yerini soracaksınız. Ama ben yerini söyliyemiycem çünkü Kapalıçarşı'da bir yeri tarif etmek beni aşan bir durum. Ama broşüründe Kavaflar Sokak yazıyordu.


Kapalıçarşı'ya gidince öğrendim ki; Tuluyhan Uğurlu pazar günü orada konser verecekmiş. Geçen yılda vardı ama ben gitmemiştim. Biletleri aldım inşallah pazar günü 17:00'de sadece konser için özel olarak açılacak Kapalıçarşı'da olacağım. Gelirseniz görüşürüz.

Tuluyhan Uğurlu'nun eserlerini severim, Kapalıçarşı'yı her zamankinin aksi haliyle görmeyi isterim, nostaljiyi severim. Yani benim gitmem lazım

Pazartesi, Mart 31, 2008

Zaman

Dali
Derdim zaman’la. Aslında zamanla da değil onu yönetmeye çalışanlarla. Bir ileri bir geri, vücuda ezberini bozduranlarla.

Yaşayıp gidiyoruz zaten. Ama bir gün önce 7’de kararan hava bir gün sonra hadi 8’de kararsın yada şu an saat sabahın 8’i hayır ben öğlen 12 olsun diyorum. Güneş bakıp halimize gülüyordur herhalde biz rakamlara takılıp kalmışız hayatın her yerinde olduğu gibi. Oysa bildiği rotada şaşmadan hep aynı şekilde dönüyor etrafımızda, saat kaçmış yakalanmış umrunda değil.

Her sene bir ileri bir geriydi saatler; bu sene ilerisi tamam ama gerisi kesin değilmiş. Peki bunca yıldır her sene açıklanan saatleri ileri aldık bu kadar tasarruf ettik, geri aldık bu kadar tasarruf ettik rakamları uydurma mıydı?

Bütün Pazar direndim bu yalana hiç bir saatimi değiştirmedim. Muhtemelen işe gitmek zorunda olmasaydım değiştirmezdim de. İsyan var ruhumda. Hadi yatın, hadi kalkın, saati ileri alın, şimdi geri alın. Meğer hepimiz kurmalı bir robotmuşuz.

Ama ben ve benim yazılarımı okuyanlar; robot olduğunun bilincine varıp bu düzenden kurtulmaya çalışan aykırı robotlarmışız.

Birileri fişimi çekmeden sussam iyi olacak :)

Cuma, Mart 28, 2008

Tanrım...

Tek başına koyma kulların,
Yalnızlığa ancak sen dayanırsın...

Son günlerde bu takıldı dilime. Ayten Gökçer'den başka Hürmüz tanımam. Eskiler ne güzel müzikaller yapmış. Yenilerden var mı aklınızda kalan? Yoksa ben mi taraflı bakıyorum?

Sadık Şendil'in eseri İngiltere'de yada Amerika'da sahnelense eminim yer yerinden oynardı. Ayten Gökçer'in güzelliği ve zarafeti kim de var? Elizabeth Taylor belki rakibi olabilir. Bugünün aktrislerine bakıyorum da, yok yok kıyaslayacak kimse bulamıyorum ne Türkiye'de ne dünyada.

İki videoda da aynı şarkı var. Ama Ayten Gökçer'in diğer güzel görüntülerini de paylaşmak için ikisini de koydum.

Tanrım...




Gülümseyin

Dün internette iki kulağın arasındaki muhteşem organizasyon diye bir haber vardı. Diyor ki...

Gülme belirli bir sesli harfle başladığında, onunla devam eder; "ha ha ha" diye gülebilirsiniz, "he he he" diye gülebilirsiniz, ama "ha he ha" diye gülemezsiniz...

Normal şartlarda, insanlar yalnızken yanlarında birileri olduğu anlara kıyasla 30 kez daha sık gülerler.

Çarşamba, Mart 26, 2008

Erguvanları Bekliyorum

fotoğraf nicomedian.files.wordpress.com'dan
Erguvan benim sevgilim, ben onun...

Geçen yıl neden sormayın; bakamadık birbirimizin yüzüne. Ne o bana selam verdi yanından geçerken; ne de ben başımı kaldırıp gözgöze gelmeye cesaret edebildim.

Ama bu bahar içimiz kıpır kıpır kavuşmaya gün sayıyoruz. İlk kez karşılaşacakmışız gibi hevesle, heyecanla, ümitle birbirimizin yolunu gözlüyoruz.

Her sabah önünden geçtiğim erguvan bizim işaretimiz. Henüz kuru yapraklar arasında bir kaç pembeleşen dal var sadece. Hepsi erguvan olduğunda Boğaz’da buluşacağız. Ayrı geçen zamana inat sarmaş dolaş olacağız.

O benim için kuru bedeninden erguvan çiçekleriyle hayata gülümseyecek ben de ona sımsıkı sarılıp, bir daha hiç ayrılmamak üzere söz vereceğiz birbirimize.

Cumartesi, Mart 22, 2008

Papağanlar Nasıl Yıkanır?

Resme bakıpta bulaşık makinesinde zannetmeyin. Kuşların nasıl yıkandığı hakkında herkesin bir fikri vardır aşağı yukarı. Bu da bizimkinin fikri :)

Tabiki orada yıkanmıyor ama uzun süredir her fırsatta içine girmeye çalıştığı bulaşık makinesini boş bulunca atladı içine; keşifte bulundu.

İyi malzeme kullanmışlar mı, iyi kemirilir mi, burada yaşanabilir mi? diye düşünceler vardı herhalde kafasında.

Olmazsa Olmazlar

Son zamanlarda takıldığım ve hayatımın vazgeçilmezi haline gelen bir kaç şey var.

Body Shop'ta bulabileceğiniz tamamen ahşaptan yapılma saç fırçası. Saçtaki tüm elektiriği alıyor. Üstelik saçınız çok rahat taranıyor. Diğeri de (yeşil rulo gibi görünen) yine Body Shop'tan lif gibi bir şey. Yaklaşık 1 m uzunluğunda 40 cm genişliğinde dikdörtgen bir bez. Fakat çok güzel köpürmesinin yanısıra iki ucundan tutarak sırtınız dahil ulaşamadığınız her bölgeye ulaşıp bir nevi keselenebiliyorsunuz. Üstelik sadece 5,5 ytl. (saç fırçası da 19,5)

Arko Krem. Yeni bir ürün değil. Hatta ilk kullanımı cumhuriyet dönemine rastlıyor bile olabilir. Benim keşfetmeme gelince öyle masum masum reyonda durup bana yeşil kutusuyla bakıyordu. Müzeyyan Senar'ın cildimin güzelliğini Arko Krem'e borçluyum sözü aklıma geldi. Diğer yandan da yağlı kremin kuruyan tırnak diplerine iyi geleceğini düşündüm. Yanılmamışım. Şimdiye kadar kullandığım bütün el kremlerinden daha iyi ve işe yarar. Geçenlerde kardeşim aşırı kuruyan ve kaşınan bir yerine sürüp fayda bulduğundan beri evde Arko savaşları var. Ben de çareyi eve, işyerine ve çantaya olmak üzere her yere birer tüp almakla buldum. (Fiyatı 0,55 YTL)

Son gözdem de Rosense gülsuyu. Gül kokusu en sevdiğimdir. Bu ürün de hiç bir katkı maddesi içermeyip tamamen gülün işlenmesi sırasında ortaya çıkan suymuş. Doğallığına inanıyorum çünkü çocukluğumdaki gülsuları gibi gerçek bir kokusu var. Parfümsü bir koku duymuyorsunuz. Gülsuyunun faydalarına gelince; doğal tonik etkisi ile cildi nemlendirip doğal dengesine kavuşturuyor. Sıkılaştırıcı özelliği ile gözeneklerin tıkanmasını önlüyor. (Fiyatı 6,5 YTL)

Bir de Vichy'nin Aqualia Thermal nemlendiricisi. Tesadüfen deneme ürünü elime geçti, ertesi gün gidip aldım. Bir kaç sene önce Reaccutane diye bir ilaç kullandım. Sorunlu ciltlerin yağ hücrelerini yok edip cildin problemsiz olmasını sağlıyor. Evet ilk başta güzeldi ama etkilerini şimdi şimdi anlıyorum. Yağlı ve kaprissiz olan cildim artık aşırı hassas ve çok çabuk kurur hale geldi. İlaç kadar klimalı ve doğal olmayan ortamlar da bu etkide pay sahibi. Kısacası herhangi bir nemlendirici artık benim cildimi tatmin etmiyordu. Tam böyle kriz yaşadığı bir dönemde ilaç gibi geldi. (37,5 YTL)

Yüksek Topuklara Ara



Çocukluğumdan beri topuklu ayakkabılar en büyük tutkum olmuştur. Sanırım yürümeyi öğrendiğim ilk yıllardan itibaren annemin yüksek topuklu terlikleri ve ayakkabıları küçük ayaklarıma büyük geldiğinden ortadan ikiye kırılır helak olurdu. Hiç unutmadığım bordo renkli rugan, önlerinde 1-1,5 cm. platformu olan kalın topuklu terlikler, bir de siyah dans ayakkabısı gibi ayağın üstünden dik geçen ince bir bantla bilekten bağlı siyah rugan ayakkabılarıdır.

Eee tabi benim de topuklu ayakkabıyı kamusal alanda giyme yaşım geldiğinde tabi ki hep en yüksekleri en şıkları tercih ettim. Yüzdesel bir tespit yapmak gerekirse düz ayakkabılarımın toplam ayakkabılarım içinde tuttuğu yer %10'u bile bulmaz.

Er geç bunun olacağını, bir gün bu tutkuma zorunlu bir ara vereceğim endişesiyle arada bir merdiven çıkarken dizime sinsice saplanan ağrıyı görmezden geliyordum. Çünkü düz giydiğimde de olabiliyordu ve sadece o an etkiliyordu. Sonrasında hiç bir sıkıntı yaşamıyordum.

Ama ne yazık ki bu hafta pek görmezden gelemedim. Gerçi ertesi gün yine topuklu ayakkabılarımı giyip önce işe sonra doktora gittim.

Doğal olarak topuklu ayakkabı dizlere daha çok yük binmesine neden oluyor, bir de bacak yapım gereği diz kapağı biraz yana doğru kapandığından aşınma ve ödeme neden olmuş. Zaten muayene sırasında doktor öyle bir hareket yaptı ki, gözümden yaş geldi. Acımdan muayeneye bir süre ara vermek zorunda kaldık.

Sonuç olarak biraz ilaç tedavisi, verilen hareketleri düzenli yapmak ve bir süre düz ayakkabılarla hayatıma devam etmek zorundayım.

Çektiğim duygusal ve fiziksel acıyı unutmak için bugün kendimi bloguma adadım. Bugün bir kaç yazı daha bulabilirsiniz.

Cuma, Mart 21, 2008

Resmen Bahar

resim internetten
Takvimler resmi olarak Bahar'ın başladığını söylese de bugünkü hava pek öyle demiyor. Olsun yağmur yağsın, toprağa ruhlara şifa olsun. Bugün posta kutuma gelen mailin başlıklarını paylaşmak istedim. Daha fazlası için alttaki linke tıklayabilirsiniz.

resim www.bitkihastanesi.com'dan
Vücudumuz devamlı olarak kendisini iyileştirir ve yeniler. Her saniye 10 milyon hücre ölür ve hemen yerine 10 milyon hücre daha doğar. Her 5 günde midenizin iç yüzeyi yenilenir, her ay yeni bir cildiniz olur, her 6 haftada bir yeni bir karaciğeriniz olur, ve her üç ayda bir yeni bir iskelet oluşur. Değişim burada durmaz. Radyoaktif izotop çalışmaları her yıl vücudumuzun atomlarının yüzde 98'inin yenilendiğini keşfetmiştir.
http://www.thelifeco.com.tr/guestsletter.aspx


Son yapılan araştırmalar averaj bir kişinin hergün ortalama 100,000 düşünceye sahip olduğunu ortaya koydu, bu saniyede 1 düşünce anlamına geliyor. Eğer zihninizin bütün bu hareketlerine tam manasıyla angaje olursanız gereksiz bir stres seviyesine ulaşır ve sıkıntı çekersiniz. İnsanlar çoğunlukla insanlar günlerini bir düşünceden ötekine sıçrayarak geçirir ve bunun doğrudan sonucu olarak duygular birbiri ardına eklenir.
http://www.thelifeco.com.tr/sonbaharmakaledetayi2.aspx?page=1&article=4082

resim internetten
Bu ilkbaharda size en yakın, en ucuz ve en faydalı terapiden neden faydalanmıyorsunuz?

Helyoterapi!(Açık havada doğrudan güneş banyosu şeklinde veya suni ultraviyole (morötesi ışınlar) veren lambalarla yapılan tedaviye güneş tedavisi veya helyoterapi denir.)

Bu mevsimde güneş dünyaya ve bütün canlılara yenilenmiş enerji taşır.

Bağışıklığı güçlendirir
Depresyona ve uykusuzluğa iyi gelir
Enerjiyi artırır
Cildinizi korur
Kemikleri güçlendirir
Güneş ışığıyla onarım

http://www.thelifeco.com.tr/sonbaharmakaledetayi2.aspx?page=2&article=4078

Çarşamba, Mart 19, 2008

Sıdıka

Takip ettiğim yeni bir blog var; sessiz takipçilikten sesini duyurma aşamasına geçen. Sıdıka'nın Maceraları. Gerçekten Sıdıka'mı bilmiyorum ama bize Sıdıka'yı hatırlatması güzel oldu.


Önceleri Gırgır'da sonra Show Tv'de Sıdıka karşımıza geldi. İzleyenler hatırlayacaktır çok keyifliydi Sıdıka'nın maceraları. Hasibe Eren'i o zamandan sevmiştik. Şimdi deAvrupa Yakası'nda Makbule.

Henüz Makbule olmadan sadece Sıdıka'yken Hasibe Eren'le yapılan bir ropörtajı buldum internette.

http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2003/08/16/331049.asp

Meyveler

Artık eski meyveler, sebzeler kalmadı. Çocukken elma gibi yediğim domatesler geçmişte kaldı. Meyvelerde meyvelikten çıkıp farklı yaşam alanları buluyorlar kendilerine.

Aynı şey, farklı amaçlara hizmet ediyor.


Meşhur Edirne meyve sabunları. Artık internetten de sipariş verebiliyorsunuz. Biz iki sene önce Edirne'ye düğün için gittiğimizde tarihi çarşısından almıştık.

http://www.meyvesabunlari.com/


Bir çiçek buketi ama meyvelerden. Yani yeniyor. Oysa çiçekler kuruyup gidiyor. Geçenlerde geldi. Çok lezzetli ve eğlenceliydi. Tabi hemen kutunun üstünden internet adresine. Nedir, nasıldır, kaçadır?

http://www.fruitandthecity.com/

Aslında elinde marifet olan ve biraz da yaratıcı olanlar rahatlıkla evde yapabilirler. Çöp şiş, taze ve güzel meyveler, bir kaç tane de kurabiye kalıbıyla, biraz da çikolata sos muhteşem eserler yaratabilirsiniz.

Bizim gibi meraklılara

Pazartesi, Mart 17, 2008

Şimdilik Bu Kadar

İzin isteyip bir süre ara mı versem, ya da hiç ses çıkarmadan kaybolsam daha mı az dikkat çekerim diye düşündüm.

O kadarını bile yazmaya yapmaya istek yoktu içimde. Yapmadım.

Ancak dünyanın çeşitli ülkelerinde yeniden yazı dünyasına dönmem için yapılan gösterilere tepkisiz kalamazdım.



ŞAKA, ŞAKA!

17 Mart, İrlandalıların bir bayramıymış. Sabah sabah yabancı internet sitelerinde önce benim için bir şeyler yapıldığını düşünmüştüm. Ama sonra gerçeği öğrendim. St.Patrick gününde en büyüğü New York'da düzenlenmek üzere 100'ün üzerinde şehirde gösteriler düzenlenmekte. Yeşil renk baharın, İrlanda'nın ve yoncanın rengi olduğu için Saint Patrick Günü'nün de sembolü olmuştur.

Gelelim gerçeklere...

Yazacak bir şeyler geçmiyorsa aklımdan; hayatı otomatik pilota almış öyle gidiyorum demektir çoğu zaman.

Bahar yorgunluğu, tekrarlayan faranjit, piyasalardaki keyifsizlik ve bütün kışın kiri birikince insanın üstüne, dışardan çok kötü görünmese de ruhu kıpırdamak istemiyor.

Ki geçen hafta her akşam 9:30'ta yatıp sabah 7'de hala kalkmamak için her şeyi yapabilecek kadar kendimden vazgeçmiştim. Tabi bunda hastalığın etkisi büyük. Cumartesi günü -sabah ayakta geçirdiğim bir iki saati saymazsak- adeta baygın bir şekilde geçerdim.

Neyse ki artık iyiyim. Bu sabah dinç uyandım. Gerçi bir öncekinden daha kötü bir haftaya başladığımız -piyasalar açısından- gerçeği sık sık aklıma gelse de. Yapabileceğim bir şey olmadığı konularda gereksiz kaygılar üretmemeye çalışma prensibimi devreye sokmaya çalışıyorum.

Şimdilik bu kadar

Çarşamba, Mart 05, 2008

Eğlencelik

Aradan zaman geçince yazılanlar da tıpkı başlığında olduğu gibi Sandık'lara kalkıyor. Unutulup gidiyor. Arada bir karıştırınca bi garip oluyorsunuz. Beni bi garip yapan yazılarım ayrı, ama bir de hoş eğlencelikler rahatlatıcılar var.

Şiddetle tavsiye ederim.

http://www.davidandgoliathtees.com/games/boygame5.swf
(Erkeklere pek bakmalarını önermem ama bakarsanız da inanın sizle bi alakası yok; tamamen duygusal :)

http://www.xs4all.nl/~jvdkuyp/flash/see.htm

Kalbim Atmıyor

Yokluyorum kendimi sürekli olarak, ne hissediyorum diye. Şarkıda dediği gibi, "kalbin mi durdu yoksa bana mı atmıyor?"

Önce beynimi parmağımın ucuyla dürtüyorum, hatırla hisset diye. Ses yok. Kalbime gidiyorum; dokunuyorum. Iıh, ııh. Bir kaç farklı noktaya daha temas ediyorum. Yanıt yok. Tekrar beynime gidiyorum, köşelere sakladıklarını ortaya çıkarıp önüne koyuyorum bak, hatırla ve hisset diye. Diğer bir deyişle avuçlarımın arasına alıp sağa sola çekiştiriyorum. Yok.

Aynı şeyi kalbime de yapıyorum, o da atmıyor.

Ben bile inanmıyorum. Durdu mu yoksa, atmıyor mu?