Cumartesi, Şubat 17, 2018

Born to Travel Barselona'da

Born to travel defterim tam bir gezgin oldu :)

En son Barselona'daydı...

Öncesinde bir Amsterdam seyahati de oldu ama yazıya dökülemeden sayfalarında Barselona notlarını buldu...

Kısa bir giriş yazısı ordan, gerisi bilgisayar başında İstanbul'da

10 Şubat 2018 23:10 Barselona/İspanya

Born to travel aslında Aralık 2017'de Amsterdam'daydı ama hala orayı yazamadı. Barselona da aynı kaderi paylaşmasın diye bir iki satır yazmak istedim.

Geniş caddeleri ve şehir planıyla, binalarındaki tek tip tenteleriyle, balkonlarındaki çiçekleri ve düzenleriyle etkilese de beni...

Tabi ki Gaudi bu şehrin bende başka bir his bırakmasına neden...

Alice Harikalar Diyarında benim için bütün eserleri...

Aklın alabileceğinin çok üstünde.

Renklerle oynaması, doğayı eserlerine yansıtması...

Park Güell'de ki taşların bu kadar doğal ama bu kadar gerçek üstü kullanılması inanılır gibi değil.

Doğa yapmıştır diyorsun ama birbirini takip eden düzende aynı şekilde dizilmiş birbirinin aynı parçalar mümkün değil.

Sagra de  Familia'dan bahsetmeye ömür yetmez, ki yapmaya da yetmemiş, yetmiyor...

Gördüğüm eserler karşısında şaşkın ve büyülenmişim.

Bir de fark ettim ki, Türkiye'de kötü yapılaşmayı eleştirirken yanlış bir kıyaslama yapıyorum.

Buradaki binalar yüzlerce yıl öncesinden, beton taş. Dimdik ayakta. Dönemin zenginleri sanat akımlarının etkisiyle gösterişli ve iddialı eserler yaptırmışlar.

Oysa Türkiye'de o dönemde sadece ahşap vardı, bir kıvılcımla yok olan. Taş  bina yaptıracak maddi güç çok az insanda vardı. Ki savaşlar, yoksulluk derken ilaç kutularına pencereler açıp ev yapan çocuklar gibi binalarla doldu her yer.

14 Şubat 2018 21:45 İstanbul

Turlar yerine bireysel plan yapıp kendimiz şehirleri keşfetmeye başladıktan sonra seyahatler daha bir keyifli olmaya başladı.

Bireysel seyahatimizi en ince ayrıntısına kadar planlayan kardeşimin hakkını teslim etmem lazım burada. Nerde inilecek, neye binilecek, nerde kalınacak, nerelere gidilecek, kuyruk beklememek için önceden alınması gereken biletler neler, hangi müze ziyaret edilecek her şeyi planlamış biri ile seyahat etmek güzel.

El Prat havaalanından Catalunya Meydanı'ndaki otelimize gideceğiz. Seyahat öncesi tek bildiğim şey uçağın saati :) yani beni orda bıraksa nasıl giderim rezervasyonumuz hangi otelde hiç bir şey bilmiyorum. Neyse ki bırakmadı.

Rambla caddesi üzerindeki Onix Hotel, çatısındaki minik havuzu -bu mevsimde tabi ki girilesi değil- Avrupa'da alışık olmadığım zengin kahvaltısı ile iyi bir oteldi.

Merkezi bir noktada olması, hemen arka sokağınızda Gaudi'nin en eğlenceli eserine ulaşmak artı değerdi

Casa Batllo




Casa Mila


El Born Barcelona'da ise 1700'lü yıllardaki Barselona'nın bozulmamış sokaklarını ve yerleşimini görebileceğiniz bir yer.


La Sagrada Familia

Gaudi'nin en tarifsiz eseri. Aylarca oturup seyretseniz her an farklı bir yönünü keşfedersiniz. O kadar çok detayı var ki, zaten bu yüzden yüzyıllardır bitmemiş halen daha da sürüyor.


İçeride dolaşırken inşaat sesleri geliyor. Vitrayların renk cümbüşü anlatılamaz.


Ama daha değişik bir deneyim yaşamak istiyorsanız kulelerine çıkmanızı öneririm. Aşağıdan gördüğünüz tepesinde üzüm taneleri rengarenk başlıklar olan kulelerle yan yana gelmek fotoğraflamak keyifli.



Kule ziyaretinden sonra tekrar bazalikanın içine indiğimizde batan güneşin vitraylardan geçerek içerde yarattığı o şenlik havası harikaydı. Yani ne yapın edin ziyaretinizi güneşin vitraylardan geçtiği zamana denk getirin.


Barselona'yı dolaşmak için en ideal araç üstü açık turistik otobüsler. Gün boyu ziyaret etmek istediğiniz turistik noktalarda inip daha sonra tekrar binerek, şehrin güneyini ve kuzeyini rahatlıkla görebilirsiniz.

Park Güell de bu şekilde rahatlıkla ulaşabileceğiniz başka bir Gaudi noktansı. Gaudi'nin sponsoru olan dönemin varlıklı Güell ailesinin yaptırdığı bir sayfiye evler projesi olarak başlanmış. Ancak tek ev yapılmış sonrasında Güell ailesi tarafından belediyeye bağışlanarak mesire yeri olarak kullanılmaya başlanmış. Tabi ki projenin mimarı Gaudi olunca ortaya bir sanat eseri park çıkmış.


Taş taş üstüne öyle yerleştirilmiş ki, doğanın bir eseri diyorsun ama birbirinin aynı bu kadar çok taş dizisinin bir araya gelmesi tesadüf olamaz diyorsun.

Akdeniz'in ayaklarınızın altında olduğu harika manzarası, dönem itibariyle sapsarı açmış mimozalarıyla ve Gaudi'nin tasarımlarıyla mutlaka görülmesi gereken bir yer.




Akdeniz şehri olan Barselona'da bir Antalya sıcaklığı beklerken en soğuk dönemine denk gelmek, üstü açık turist otobüsüyle seyahat etmenin etkisiyle biraz fazla üşüdüğümü inkar edemiycem.

Marinada dünyanın en büyük yatı Dilbar'la da karşılaşmak Barselona seyahatimizde lüks yatlar konusunda ufkumuzun genişlemesini sağladı.

Şansımıza Barselona Karnavalı'na denk gelmek, şehrin sokaklarında devasa karakterlerin geçiş törenine şahitlik etmemizi de sağladı.



Son günümüzde ise Barselona Katedrali etrafındaki daracık sokakları ve orjinal hediyelikcileri keşfettik. Pazar gününe denk geldiğimiz için pek çok yer kapalıydı bu yüzden bir daha ki seyahatimizde daha fazla vakit geçirmeyi planlıyorum.

Evet Barselona ilk fırsatta tekrar gidip daha fazla gezmeyi planladığım bir şehir ve hava daha sıcakken :)


Perşembe, Şubat 15, 2018

41 Kere Maşallah

diyoruz bu yazıyı okurken...

Bu günü de gördük, blog yazmaya başladığımdan beri doğum günlerimde bir şeyler yazıvermişim hepsini okumadım henüz.

İnsan unutuyor, kendi yazdıklarını değil yaşadıklarını unutmasın...

30'lara adım atmıştım o tarihlerde bugünse 41

Şükür ki sağlıklıyım, sevdiklerimleyim hala, büyüyorum hala, öğreniyorum hala...

bir kaç sene önce bütün sosyal medya hesaplarımdan doğum tarihimi kaldırarak, gerçek olmayan hiç bir kutlamayı yanıtlamak zorunda kalmadığım için daha da bir huzurlu hissediyorum üstelik.

Bu günlüğü tutmaya başladığımdan beri, -hatta bir kaç yıl daha öncesi de var- her sene doğum günümde kutlamasını beklediğim tek bir kişi eksik hayatımda...

Ya hep ya da hiç demek, cesaret istiyor.

Sonrasında, alıştığın varlığın yokluğuna katlanmak güç istiyor.

Hele böyle günlerde, "hiç değilse bugün" dediğin zamanlarda daha da güç istiyor.



Perşembe, Ocak 18, 2018

Ali Poyrazoğlu ve Öğrendiklerim

Davetin sonunda Ali Poyrazoğlu’nu izleyeceğiz dendiğinde, gülüp eğleneceğiz diye oturup izlemeye başladım. Evet bir iki espriyle gülmeye de başladık. Sonra kendinden ve yaptıklarından bahsetmeye başladıkça yazılmış bir hikaye mi gerçekler mi tereddütü yaşarken iş ciddileşti.

İş yaşamında insan yaşamında bir gelecek mimarı, projecisi konuşuyordu. 

Gecenin sonunda yaşadığım en büyük pişmanlık anlattıklarını not almamamdır.

Arada aklıma parça parça düşenleri yazacağım.

Eczacıymış, yurtdışında iş ve yönetim workshoplarına seminerlere katılıp sürekli kendine yenileyen zehir gibi bir insan.

Peter Drucker’dan tut ta; Avusturalya’lı bir doktorun nobel alan projesinde yer alan 200 kişiden 190.

Şirketlere danışmanlık veren, gelecek danışmanlığı yapan bir tiyatrocu.

Dünya iş konseyinin her yılki konseptlerini ve değişim trendlerini bilen, verdiği örneklerle insanı durup düşündüren, benim kalbime dokunan.

İçindeki müzik sustuğunda insanın kendine yabancılaştığını söyleyen müziğiniz susmasın diyen.

Berlin Flarmoni orkestrasında piyano çalan bir Türk provalar başlıyor, şef yönetiyor. Piyanist muhteşem çalıyor ancak adamın suratı felaket evi yanmış, dünyanın borcu üstünde, karısı kaçmış gibi. Şef diyor ki ilk gündü , ikinci gün daha iyi olur. İkinci günkü prova seyircili, piyanist yine muhteşem çalıyor ancak surat yine mutsuz umutsuz. Konserde düzelir diyor şef. Konser günü geliyor yine her şey muhteşem, herkes piyaniste hayran kalıyor ama surat yine aynı surat.

Konser bitiminde şef soruyor. Çaykovski’yi mi sevmiyorsun, hayır çok severim. Çaldığın eseri mi beğenmiyorsun, hayır. Berlin Flarmoniyi mi sevmedin, hayır. Ben mi kötü yönettim, hayır.

Eee be adam nedir bu suratının hali?

Müziği sevmiyorum.

İşini çok iyi yapan ama ruhsuz yapan insanlar mutsuz ve o kadar çok ki.

Bir de anlattığı "Deri Paslanması" vardı ki; tutkulu ve çoşkulu ilişkilerin bir süre sonra ölmesinin nedeninin deri paslanmasına bağlandığı. İletkenliğini yitiren o deri, daha doğrusu iki insanın teni birbirine değdiğinde artık birbirini hissetmemesi. İşte böylesi durumlarda oturup anlatmak, ifade etmek lazım. Bilinçaltındakileri, içindekileri sansürsüz anlatmak konuşmak. Yeniden inşa etmek ilişkiyi ölü derileri, pası atmak lazım.

İş hayatına ait bir toplantıda olduğumuz için konunun şirketlere-işe bağlanması gerekiyordu. Ki çok da güzel bağlandı; şirketlerde yaşanan atalet, iletişimsizlik, tahammülsüzlük, vurdumduymazlık.

Oturup konuşmak, sansürsüz anlatmak ve dinlemek lazım.

Dinlemek...

Ama dinledikten sonra da bir şeyleri farklı yapmak için bir şeyleri değiştirmek lazım ki; anlatan iyi ki anlatmışım demek ki konuşmak çözüme götürüyormuş desin ki bundan sonra da susmasın.


Pazar, Ocak 14, 2018

Yazı

Yazmak...

Gerçekten dünyanın en muhteşem şeyi. İçinden gelerek yazıyorsan, yazarken seni değil de içindeki seni özgür bırakıyorsan; sana dair bilmediğin şeyleri döküveriyor önüne.

Sonra o sözde kendinin yazdığını sandığın şeyi okuyunca, o içindekinin nasıl dertli senin nasıl onun farkında olmadığını anlıyorsun.

İki aydır hayatında başka bir yere taşımaya çalıştığını yerinden bir milim bile neden kıpırdatamadığını anlıyorsun.


Biliyor musun, ben iki aydır o koltukta oturuyormuşum. Onun elimi tutmasını bekliyormuşum. Bedenim kalkıp gitmiş ama ruhum gelmemiş. İşte o kadar ruhsuz yaşıyoruz ki hayatımızı, ben onun orda kaldığını farketmemişim bile