Cuma, Haziran 08, 2018

Hatırlatma

Kişisel gelişim kitaplarını okumayı bırakmıştım...

Aslında çok da başladım sayılmaz, anti kişisel gelişim bile diyebiliriz...

Her sene bu dönemlerde kendime kendimi hatırlatacak, gücümün cesaretimin yeniden farkına varacağım şeyler çıkıyor karşıma...

Geçen sene ciddi bir dönüşümü tetikleyen bir tanıştırılma

Bu sene okuduğum iki kitap

Atarlı Evliya (Mert Dedecioğlu) ve Keşke Kadın Olsam (Aykut Öğüt)

Gerçekten unutuyoruz

Mütemadiyen hatırlatmak gerekiyor kendime kendimi

Güçlü bir kadın olduğumu unutmamam gerekiyor.

Tam olduğuma tamamlanmaya ihtiyacım olmadığını...

"Ben tamım. Aşk beni tamamlayamaz çünkü ben zaten tamım. Aşk sadece yaşamıma, bana destek olur" cümlesini bir makalede okuyup kitabı merak ettim. Ama kitabın içinde bu cümleye rastlamadım.

"Kendinize niye bu kadar duygusalım. OLMAMALIYIM dediğiniz hiç oldu mu? Eğer olduysa bilin ki gücünüzü bir yerlere kaptırmışsınız. Geri alın lütfen kendiniz olun " KKO

"O değeri verebilecek olsaydı, en başında zaten verirdi. O değeri siz vereceksiniz elinizde bulunan antikaya" KKO

"Ne yaptığınız değil, nasıl bir enerji ile yaptığınız sonuçları değiştirecektir." KKO

"Her insan sadece seçer ve yaratır. Diğer bütün insanlar da onun seçim ve yaratımlarına eşlik ederler, hepsi bu" AE

"Güvende olmadığını hisseden, korku dolu olan sürekli merak eder" AE

"Ne hissedersen onu yaratırsın" AE

"Temel sebep, insanın kendi değerini bir şeylere bağlamış olmasından kaynaklanır. Kendine zihin ile değer bulmaktan vazgeç" AE

"Ben de en nihayetinde bir kulum Allahım. Korkularım sana emanet, bana yardım et" AE

"Değer yargılarınızı gözden geçirin, sebepsizce değerli olmayı deneyin" AE

"Odağını kendine değil de dışarıya (karşındakine) verirsen onu kuvvetlendirir, sen kaybedersin" AE

Perşembe, Mayıs 17, 2018

Stockholm Seyahati

16 Nisan 2018- 18:00 İstanbul

Stockholm günlüğü de Amsterdam'ın kaderine doğru hızla yol alıyor, unutulanlar arasında...

Geçen gün  telefonumdaki fotoğraflara bakarken Amsterdam yazım için lise sanat tarihi kitabımdan Rembrandt'la ilgili sayfaların çektiğim fotoğraflarını gördüm.

6-8 Nisan'da bu kez İsveç'e düştü yolumuz. O günlerde sıcak olan İstanbul'un aksine 0-2 derecelerde soğuk Stockholm karşıladı bizi. Kuzeydeki havaalanından şehre giderken karın erimemiş olduğu yerler soğuk hakkında fikir veriyordu.

Arlanda Express'in şık bar görünümlü vagonunda T-Centralen yani merkez istasyona 25 dakikada vardık.


Karla karışık yağmur, soğuk...

Ama istasyon binasının hemen karşısındaki otelimiz Centrum'a hızlıca yerleşip şehre karışmak kolay oldu.

Centrum hotel 1700'lü yıllarda yapılmış hemen arkasındaki kiliseye ait bir yapı. Günümüz mimarisinde bir yapı olarak görünse de odaya çıktığımızda koridorlarında yürürken geçmişin ruhunu hissedebiliyorduk. Yüksek tavanları, kapıları, mimarisi ve binanın altından geçen metronun yarattığı ses, titreşimle değişik bir atmosferi var.

Kuzeyin nispeten güneyindeyiz ama nehirde yüzen buz parçaları, -ki bir gün sonra yaptığımız tekne turunda henüz buzu çözülmeyen nehrin içlerine giremeden dönmek zorunda kaldık- kuzeyde olduğunuzu hissettiriyor.

Şehirde ilk karşılaştığınız ister istemez metro oluyor. Stockholm'un da metro istasyonları da bildiğiniz gibi değil. Rehberli turu bile var. En beğendiğim ve en sık bulunduğum istasyon T-Centralen.

Masmavi, denizin altında gibi.



Ama ilk hedef Vasa Müzesi...

İskandinav ülkelerinde en çok ziyaret edilen müzeymiş.

1628 yılında ilk seferine çıkarken sadece 1300 metre gittikten sonra hava koşulları ve mühendislik hataları nedeniyle top deliklerinden su alarak batan bir savaş gemisi.


17. yy'dandan kalan parçalarının %95'inin orjinal olduğu tek gemi.


1956 Anders Franzen tarafından bulunana kadar 333 yıl uykudaymış. 52 metre yüksekliğinde, 69 metre uzunluğunda ve 1200 ton ağırlığındaki geminin üzerini süsleyen 700 ahşap heykel de tek tek gün yüzüne çıkarılıp müze içerisinde her birinin ne anlama geldiğini ifade eden açıklamalarla sergi alanında yerini almış. Geminin bulunduğu yerden çıkarılışının maketli anlatımı, o zaman ki dalgıç kostümleri. Gemiden çıkan her türlü malzeme, hatta tavla setleri.


Gemi bulunduğu yerden bugünkü müze binasının olduğu yere çekilmiş ve etrafı sarılarak müze binasına dönüştürülmüş. Bu nedenle binanın içi de dışı da gemi formu hissi veriyor. 300 yıl suyun altında kalmış bir gemiyi gün yüzüne çıkarıp hayatta tutmak çok da kolay bir iş değil. Gemi yıllarca özel solüsyonlarla ıslatılarak günümüz şartlarına uyum sağlamış.

Ayrıntılı bilgi için https://www.vasamuseet.se/tr

Bu resimdeki de Vasa Müzesi'nin hemen yanındaki Viking Müzesi'nden. Yani Vikinglerin günlük yaşamları, ne yiyip içtikleri nasıl yaşadıkları gibi şeyleri anlatan canlandırmaların olduğu bir müze. Gerçek bir Viking tıpkı böyle görünüyormuş :) Balmumu değil ve o kadar sahici ki...


Düz ayak bir şehir olan Stockholm'de gün batımını izleyebileceğiniz minik bir tepesi var. Bir vericinin de bulunduğu  kayalık. Şansımıza çok güzel bir gün batımını yine koşa koşa ucundan yakaladık. (Sodermalm)

Ardından karanlık çöken Old City sokaklarında kaybolma zamanıdır.


Stockholm'e gitmeden önce yaptığım araştırmalarda yapılacaklar listesinde "Ghost Walk" vardı.  Amaçsızca Old City sokaklarında dolanırken, bir anda kostümlü tur rehberi ve arkasındakiler Ghost Walk binasına girerek gözden kayboldular.



Diğer bir hoş karşılaşma da alışveriş caddesinde Maleras kristal mağazasındaki Yonca ile oldu :)

Ki bu objenin fotoğrafı geçen sene Mayıs ayında bir arkadaşım tarafından burada çekilip gönderilmiş, ben de çok beğendiğim için Kasım ayından beri telefonumun ekran koruyucusu yapmıştım. Ama artık bir resmine değil kendine sahibim.


Yani her gün gördüğünüz şeyleri seçerken dikkatli olun, sizin olabilir :)


Şehirdeki yürüyüşlerimizden bir kaç fotoğraf...




Stockholm sokaklarındaki bazı heykellerin sırrını tesadüfen dokununca farkettik. Açık hava ısıtıcı olarak kullanılan bu heykelin karnına kulağınızı dayadığınızda içinden geçen sıcak suyun sesini duyabiliyor ve ona sarılarak ısınabiliyorsunuz.


Diğer bir ziyaret noktası Skansen denilen, içinde ortaçağ kasaba yaşamının canlandırıldığı hayvanat bahçesi, tabiat parkı. Henüz karlar erimediği doğa uyanmadığı için gri ve çamurlu da olsa bahar ve yaz aylarında bütün bir gün geçirilebilecek keyifli bir nokta.


Güneş alan bir kaç yerde kıştan sonra hemen açan çiçeklerle de karşılaşmadık değil.



İnanın orada bir ayıya hiç yakın olamayacağınız kadar yakın olabilirsiniz :)

Daha fazlası için http://www.skansen.se/en/

Daha önce de bahsettiğim gibi Stockholm'e gidip de görmeden dönülmemesi gereken yerler metro ve tren istasyonları. Aşağıdaki çeşitli fotoğrafları göreceksiniz ancak bir de metro planı üzerinde görmeniz için şunu hazırladım. (oklu olanlar gittiklerim, resimleri olan)
















Metro istasyonlarındaki yön gösterimi dikkatimi çekti. Demek ki insanlar metrodan inince ne tarafa gideceklerini yönlerle anlayabiliyorlar. Bu arada metro istasyonları gerçekten yerin 7 kat altında ama her yerde süper internet çekiyor :)



Çarşamba, Nisan 18, 2018

Romeo ve Jülyet

Sular içinde bir Romeo ve Jülyet...

Bir kaç ay önce haberdar olduğum oyun, ısrarlı kovalamalarıma rağmen bir türlü internetten bilet bulamadığım -çünkü internette açıldığı andan itibaren 5. dakikada tükeniyor- görmeyi çok istediğim ama bir türlü elde edemediğim bir hayaldi.

Hayaldi gerçek oldu...

Kesinlikle görmek istediğim kadar, bilet bulunamadığı kadar varmış.

Bilindik Romeo-Jülyet hikayesi ama 15-20 santimlik bir suyun içinde oynandığını düşünün. Ve üstelik su sadece içinde hareket edilen bir zemin malzemesi değil, oyunun ana aktörlerinden biri.

Sahneler boyunca oyuncular kadar suyun hareketlerini de göz kırpmadan takip ediyorsunuz.

Belki ilk defa sulu bir oyun izlediğim için bu kadar olağanüstü tepkilerim...

Oyuncular için ekstra performans gerektiren 2 saat 15 dakika aralıksız suyun içinde düşe kalka, atlaya zıplaya, hareketli ve dinamik bir oyun.

Öyle sahneler var ki, zemindeki suyun kovalarla havaya saçılarak havai fişek etkisi yaratılan (görsel olarak en etkilendiğim sahne)...

Yani hangi birini anlatsam bilemedim.

Oyuncuların seyircilerin arasına karışıp kadınlara kur yapması, sahnedeki sudan payına düşenden korunması için  önde oturanlara muşamba dağıtılması seyircinin oyuna ne kadar dahil olduğunun bir göstergesi.

Bu arada oyunda tütün ürünleri kullanıldığı uyarısı önceden yapılıyor. Salon duman altı olmuyor ama puro ve sigara kokusunu alıyorsunuz.

17 Ekim'de prömiyeri yapılan oyun ne kadar daha sürer bilemiyorum ama oyun tarihinden 12 gün önce saat 10:00'da Üsküdar Tekel Sahnesi gişesine gidip bilet alın çünkü internetten zor :)

İmkan bulursam bir kez daha izlemeyi çok istediğim oyunun youtube'dan bulduğum kısa bir videosu


Şurda da oyun hakkında başka bir yorum

http://tiyatronline.com/rome-ve-juliet_-istanbul-devlet-tiyatrosu--5837

Cuma, Mart 23, 2018

IKIGAI



kesinlikle kapağının cazibesine kapılıp satın aldığım bir kitap...

yoksa uzun ve mutlu yaşamanın sırrının peşinde değilim gerçekten

kişisel gelişim kitaplarını okumayı bir kaç sene önce bırakmış, evdeki kitapları da dağıtmıştım

şimdi düşünüyorum da son aldığım kitap Metin Hara'nındı

:)))))

demek kitaptan nasıl bir enerji aldıysam tövbekar oldum.

şaka bi yana hayatta yol aldıkça,
yol alırken farkındalıkla ilerliyorsan gelişiyorsun değişiyorsun, deviniyorsun.

Devinim (TDK sözlük) 
(felsefe) Bir ruh durumundan başka bir ruh durumuna geçiş
(felsefe) Bir düşünce sürecinin başlaması, hareket
(felsefe) Zaman içinde durum değiştirme

Şükür ki farkındayım...

Kitabı okurken de farkında olmanın anda yaşamanın yaptığın işe kendini kaptırmanın ne kadar önemli olduğundan bahsediyor.

Neyi yaparken unutuyorsun zamanı, kendini, sadece o anı yaşıyorsun?

ilk anda aklıma gelen yazmak :)

gerçekten yazarken unutan, kendini kaptıranım

diğeri pilates

spor yaparken zaten insan unutur kendini diyebilirsin ama mesela ben koşarken ya da spor amaçlı yürürken pek başarılı olamıyorum bu konuda. Bi tek pilateste kafamın içi boşalıyor. Ruhum tazeleniyor.

Multi taskingin çok yanlış bir şey olduğunu hatırlatıyor. Artık pek çok şeyi unutmamızın nedeni aynı anda başka bir şeyi de yapıyor olmaktan. Mesaj yazarken telefonla konuşmak, yemek yerken sosyal medyada turlamak.

Her şeyden deli gibi haberdar olmak arzusu.

Eskiden bildiğimizden çok daha fazla  şey biliyoruz, görüyoruz ama unutuyoruz.

şu anda da bu yazıyı yazarken bir konuda not almam gerekti. O kadar kötü yazıyorum ki el yazısını,

Ama neden?

hızlıca yazıyorum çünkü bir an önce bitsin diye, bazen iki harfi birleştirip yeni bir harf üretiyorum yazı dilinde...

Tekrardan IKIGIA'ya dönersek;

bir kaç gün önce ne kadar geçmişe takılıp kaldığımı, olmasını istediğim şeyler olmayınca hala geçmişteki güzel anılarına tutunup hayatımdan çıkaramadığımı farketmiştim.ve kendime yasaklamıştım.

Geçmişi düşünmiycez, o kadar güçlü olsaydı geçmiştekiler; bugün geleceği düşünüyor olurdun. Neden olamadığını anlamak için geçmişin hayallerine sarılmazdın.

Olmadı.

Öyleyse bırakalım şöyle bir kenara yüzümüzü geleceğe dönelim. Ama önce şu anı yaşayalım ki hakkıyla geleceğe götürsün bizi.

Yani IKIGAI de aynen böyle söylüyor.

"rutin işleri mikro akış anlarına, zevk aldığımız şeye dönüştürme yeteneğimiz mutlu olmanın anahtarıdır. çünkü hepimiz bu işleri yapmak zorundayız"

yani ütü yapmak, temizlik yapmak, yemek yapmak gibi...

ütü yapmayı oldum olası severim, dolapları düzenlemeyi, temizlik yapmayı da

orda ki kırışıklıktan düzlüğe, kirlilikten temizliğe, dağınıklıktan düzene geçiş huzur verir; değme meditasyona taş çıkarır.

Salı, Mart 20, 2018

Tiyatro - Fehim Paşa Konağı


Fırsat buldukça her ay bir oyuna bazen iki oyuna gitmeye çalışıyorum.

Bu sezon da bir kaç oyuna gittim ama hiç birisi bayıldım, çok güzeldi mutlaka gidin diyebileceğim bir hissiyat yaratmadı.

Hele birisi ciddi hayal kırıklığıydı.

Yeşilcam klasiği Adile Naşit- Münür Özkul'lu Bizim Aile'nin oyunu...

Her bir kelimesini ezbere bildiğiniz hikayeyi tiyatroda bire bir aynı kelimelerle ama farklı kişilerle görmek, ister istemez her saniyede filmle kıyaslamanıza. Keyif almaktan çok yorulduğunuz bir etkinliğe dönüşüyor.

Kendime not: filmini izlediğin ve çok sevdiğin bir hikayenin tiyatro oyununa gitme.

Oyuncular da hakkını verememişti ki, ben her sahnede Adile Naşit'le Münür Özkul'la kıyaslıyordum. Diğer oyuncular da aynı şekilde kıyaslamaya maruzdu ama başrol onlardı.

Neyse konumuz Bizim Aile değil.

Fehim Paşa Konağı...

Bu sezon en keyif aldığım ve şiddetle tavsiye edeceğim tek oyun.

Basit ama işlevsel dekoru, anlatıcıyla sahne geçişlerinin akıp gittiği hatta orada o rolü kimin oynanacağına karar veriliyormuş havasıyla role girmeler, kostüm giymeler ve rolü kapamayanın çemkirmeleri :)))

Şarkılı türkülü, sevimli orkestra şefiyle vaktin nasıl geçtiğini anlamadığım bir oyundu.

Sahnede olan herkesin oyunculuğunu görebilecek kadar her karaktere, tek tek (bazılarına çift) rol verilmesi ve oyunculuklarını gösterme imkanı tanınması hikayenin marifeti midir yönetmenin mi bilmem ama bu kadar anlatmaya mutlaka gidip görün derim.

Ayrıca oyunda Fehim Paşa'nın karısını oynayan oyuncunun müthiş kahkahası ile bana Adile Naşit'i hatırlattığını yazmadan geçemeyeceğim. (Nazan Yatgın Palabıyık) Biraz da dedikodu :) oyundaki Yusuf (Çağatay Palabıyık) karakteriyle evliymiş gerçek hayatta. 


Anlatıcı - Pertev Bey - Temsilci: Bahtiyar Engin
Rasim baba: Orhan Hızlı
Azizler - Yorgancı: Volkan Ayhan, Murat Üzen
Arifler - Berber: Hamit Erentürk - Cihan Kurtaran
Düztaban Osman: Murat Ozan
Yusuf: Çağatay Palabıyık
Ayvaz: Serkan Bacak
Nuri Bey - Hadi Bey: Nevzat Çankara
Fehim Paşa - Deli Suat Paşa: Selçuk Soğukçay
Zilli Ömer Çavuş: Ali Karagöz
Hanımefendi: Nazan Yatgın Palabıyık
Mihriban: Pınar Demiral
Halayıklar: Zeynep Ceren Gedikali, Pelin Budak, Gülsün Odabaş
Kavuklu - Pişekar: Pelin Budak - Zeynep Ceren Gedikali
Kanun: Kayahan Erdem



Oyunun resimleri için Şehir Tiyatroları'nın sitesine başvurdum ancak istediğim gibi bir kare bulamadım :(

hani tiyatrolarda bi kaç dakika çekim için izin verseler nasıl olur acaba ;)

Not: Geçenlerde Zorlu'da sergilenen Notre Dame müzikalinde takip ettiğim pek çok insan canlı yayın yaptı, nasıl oldu o iş merak etmiyor değilim. Oyunumuz sırasında çekim yapmak serbesttir mi anonsu yaptılar acaba?


Pazartesi, Mart 19, 2018

Luzern'den Pilatus'a




Bu kez Zürih’den 50 dakikalık bir tren yolculuğuyla Luzern’e gidiyoruz. Dünkü saatler süren tren yolculuğunda  sonra çok kısa gelen bir seyahat.

Şehrin içinden giderken bir tünelden geçiyorsunuz ve sonra bir daha tünelden çıktığınızda kendinizi dereler akan devasa çam ağaçlarının olduğu bir ormanda buluyorsunuz. Üstelik sabah sisi etrafınızı sarmışken.

Tren yol alırken geniş düzlükler, hobi bahçeleri olduğunu tahmin ettiğim kare kare içinde küçük kulübelerin olduğu sınırlandırılmış alanlar. Sisten çok az şeyi seçebiliyoruz.


Ama göl kenarında yürüyüş yollarında köpeğiyle yürüyen, koşan insanlar görünüyor. Her şey çok huzurlu.

Ülkedeki pek çok su kaynağı gibi bu göl de yer yer donmuş. Gölün kıyısındaki ağaçların dalları buzun içinde güzel pozlar veriyor ama hava sisli olmasaydı, trenin camları yansımasaydı...

Tren demişken, trenler 1. ve 2. sınıf olarak bölümlere ayrılmış durumda, siz biletinizin olduğu bölümde seyahat ediyorsunuz. Ancak 2. sınıfı bile bizim ülkemizin standartlarına göre vip. Çocuklar için oyun köşesinden tutun, döner koltuklu oturma gruplarına kadar her şey düşünülmüş.


Haliyle fiyatları da bizim standartlarımızın üstünde ama kesinlikle değiyor.

Sisle seyahat etmek güzeldi ancak Luzern'e indiğimizde şehrin üzerinde dağılmayan sis bulutu biraz hayal kırıklığı yarattı. İndiğimiz yerde bir nehir, iskeleye yanaşmış bir gemi olduğunu ancak öğleden sonra anlayabildik.

Luzern'e sebebi ziyaretimiz Pilatus Dağı...




Trenden indiğiniz yerden kısa bir otobüs yolculuğuyla dağa çıkacağınız teleferiğe ulaşabiliyorsunuz. Neyse ki bu bölgede sis etkisini yitirmişti. Kısa bir bilet kuyruğundan sonra (3-4 kişi) -öğlen saatlerindeki dönüşümüz sırasında gördüğüm kuyruk fenaydı- yarım saatlik bir teleferik yolculuğunun ilk vagonuna biniyorsunuz. Oyun parkında işiniz yoksa ilk durduğu istasyonda inmeden devam edeceksiniz. Teleferikle çıkarken gördüğünüz manzara, aldığınız keyif tarif edilesi değil, resimlerden ne kadar anlaşılır bilmiyorum.

Ama burada eğlendiyseniz bir sonraki kabinde çok daha eğleneceksiniz garanti ediyorum.

4 kişilik teleferikten indiğinizde vardığınız istasyon kızakçıların, kaymak isteyenlerin istasyonu. Aynı zamanda 15 kişilik daha büyük bir teleferikle zirve yolculuğunuzun başladığı yer.

Sanırım 5 dakika süren dik bir tırmanışla 2000 metreye konduruyor sizi. Tırmanış sırasında küçük bir zirveyi adeta yalayarak geçen kabin insanın bi yüreğini hoplatıyor. Belki de aniden değişen yer çekimidir bu hissi yaratan. Aynı his dönüşte bir anda boşluğa düştüğünüzde de içinizi hop ettiriyor.


Zirve 2132 metrede ancak otellerin bulunduğu ve teleferikle ulaştığınız nokta 2000 metre civarıdır diye tahmin ediyorum. Zirveye de yürüyebileceğiniz güvenlikli patikalar var ancak mevsim itibariyle yüksek kardan dolayı uygun ayakkabılar ve deneyim olmadan pek gidilesi değil.

Ama inanın olduğunuz yer de yeter.

Aşağıdaki sise inat yukarda pırıl pırıl güneş ve açık bir hava var. Dağın etekleri sisli, Luzern Gölü görünmüyor. Ama tekrar gelinmeli o otelde kalınmalı hayalleri beyin kıvrımlarına işleniyor.

Bir üst seyir terasına çıktığımızda kar tünelleri, karın içine gömülmüş buzdan heykeller görüyoruz. Ancak sonrasında instagram fotoğraflarından baktığımda o heykellerin karın içinde değil Kasım ayında orada açılan bir sergiden kalma olduğunu; bulunduğumuz terasın Ocak sonunda 3 metre karla kaplı olduğunu görüyorum. İnanılmaz.

Isıtan güneş, sessizlik, mükemmel manzara, bulutların üstünde hissi garip bir duygu ayrılmak istemiyor insan.

Gecesini düşünüyorum.

Yıldızlar ne kadar güzel görünür, ya güneşin doğuşu, batışı, ya dolunay.

Çıldırtıcı

Pilatus'la ilgili çok planım var.

Bir de Ejderha yolu var.


Yüzüklerinin Efendisi filmiyle bir alakası var ama seriyi takip etmeyen biri olarak, Yavuz'un  anlattığı bilgiler bi kulağımdan giriyor ötekinden çıkıyor :)


Bir de buranın insan canlısı kargaları var. Alp kargası olarak anılan bedeni simsiyah gagası sapsarı. Güvercinlere vermek üzere sakladığım galeta kırıntıları alp kargalarının kısmetiymiş. Yavuz'un elinden biraz ürkek de olsa yiyorlar.


Bizim teleferikle çıktığımız yolu kayaklarıyla yürüyerek çıkan insanlar da yok değil. Otelin lobisinden dışarda kar yamaçları üzerinde yürüyenleri seyretmek, evinizde 5. katta otururken camın önünden yürüyerek geçen birini seyretmek gibi.


Öğlen saatlerinde şehre indiğimizde sis kalkmıştı ancak günlerden pazar ve her yer kapalıyken, bir de Pilatus dağının etkileyici havasından buralara inince pek bi eğlenceli gelmedi. Tekrar trenle Zürih'e dönüp, dönüş uçağımız için yola koyulmamız gerekiyordu.

Pilatus hakkında merak ettiğiniz her şey için canlı kameraların da olduğu http://www.pilatus.ch sitesini mutlaka ziyaret etmenizi öneririm.

Zira ben hala ara ara açıp bakıyorum. O gün sisten göremediğim Luzern gölünü tepeden seyrediyorum.














Cuma, Mart 09, 2018

Born to Travel İsviçre'de



Zürih havalanında uçaktan indikten sonra ana perona gitmek için bindiğiniz hava rayın duvarlarında ki resimlerin vagonların hızıyla hareketlenerek size hoş geldin demesi, duyduğunuz keçi çanlarının sesi ve hornların boğuk çığlıkları size nereye geldiğinizi söylüyor. Ki dönüşte de aynı efektler var :)



Karlı ve oldukça soğuk bir havada şehrin havası da ister istemez durgun oluyor. Işıksız manzara fotoğrafları hakkını veremiyor güzelliğin. Şehrin pek çok yerindeki çeşmeler, havuzlar kısmen bazılarıysa tamamen donmuş durumdaydı. Avrupa’yı etkileyen Sibirya soğukları haftanın ilk günlerinde -15/20’leri gösterdiğinden normaldi bu durum.



Old Town sokaklarında amaçsızca dolaşırken “Augustine-Gasse” de -sanırım Augustine Caddesi ya da sokağı oluyor kendisi- içi güllerle dolu donmuş bir çeşmeye rastladık. Yüzlerce gülle kaplı havuz da soğuklardan nasibini almış ve içindeki güllerle birlikte donmuştu. Muhteşem bir güzellik.


Havuzun hemen karşısında bir çiçekçi dükkanı vardı, ben bu işin arkasında onun olduğunu düşünüyorum J


Döndükten sonra Google map sayesinde o sokağı, sokağın 360 derece görüntüsünden de dükkanın adını buldum. Sonrası instagram vs. O havuzun başka zamanlarda  da gülle dolu olduğunu gördüm. Blumen Fitze dükkanın adı.

Sonrasında Zürih Gölü kenarına yürüyüp karlar altındaki gölde martılar, ördekler ve kuğuların atılan ekmekler için uçuşmalarını seyrettik. Burdaki martılar pandalar gibi gözlerinin etrafında siyah geniş bir halkaya sahipler.


Ve şehirde kar başladı. Hem de lapa lapa. Özlediğim, İstanbul’da bu sene hiç göremediğimiz ve garın karşısındaki donmuş bir başka çeşme herkesin deli gibi fotoğrafını çektiği. Çeşme zaten ilgi çekici ve güzel ama akan suların donmasıyla daha da ilginç bir manzaraya bürünmüş.


Kışın seyahat etmek hem de bu kadar soğukta pek tercih edilen bir şey değildir –zaten diğer seyahatlerime göre Avrupa’da en az turistle karşılaştığım dönemdi- ama böylesi sıradışı güzelliklerle de bu çetin şartlarda karşılaşabiliyorsun.


Karlar altındaki şehir gece başka bir hale bürünüyor. Kar henüz durmuş olsa bile yollarda rahatça yürüyebileceğiniz şekilde temizlenmiş patikalar var. Şehir efsanesi midir, bir yerden mi duydum bilmem ama Avrupa’da çok kar yağan ülkelerde yolların ısıtmalı olduğuna dair bir bilgi var hafızamda. Alttan ısıtmayı bilmem ama tek kişinin oturabileceği genişlikteki tuzlama ve kar temizleme araçlarının her kaldırımı, tüm sokakları dolaştığını ve yolların hep açık olduğuna gözlerimle şahit oldum.

Zaten sakin bir şehir olan Zürih soğuk ve karın da etkisiyle akşam daha da bir sessiz.






Lindenhoff’taki seyir terasından karlar altındaki şehri bir de gece görelim derken ilginç kostümlü bir adamın peşinde yürüyüp giden bir kalabalıkla karşılaştık.

Uzun siyah pelerinli, asalı, melon şapkalı ve içinde mum yanan büyük bir fenerle yürüyen tarihin tozlu sayfalarından fırlamış bir karakter...

Aynı feneri pek çok eski evin kapısında da gördüm. Sanırım eski zamanlarda sokakları aydınlatmanın güzel bir yöntemiydi bu.



İsviçre denince  Alpler...

Zürich’ten 1,5 saatlik tren yolculuğuyla Chur’a ordan da 4 saatlik Bernina Expresi yolculuğuyla Tirano’ya. Yani kuzeyden güneye Alpler’i keşfedeceğiz.

sabah 5:30'ta kalkınca böyle oluyor  :)

Bu arada Chur’a giderken trenin durduğu istasyonlardan biri olan Landquart’ta ünlü markaların olduğu bir outlet var ama zamanımız olmadığı için uğrayamadık. Fakat bir dahaki sefere uğramak üzere buraya da yazıyım J

Ve Bernina Expresi...


Unesco Dünya mirası listesine girmiş bir tren yolu “Rhaetian Railway”

55 tünel, 196 köprünün geçildiği en yüksek 2253 metreye ulaşan bir rotada Alp dağlarında panoramik vagonlarıyla unutulmaz bir deneyim yaşıyorsunuz.






Ve kar...

Gerçekten bir masaldaymışsınız gibi, donmuş göller, şelaleler, arada karşınıza çıkan köyler. Yol boyunca kayakçıları ve özellikle kızakçıların renkli manzaraları...

Yani anlatılacak gibi değil, kışın görmek lazım.

Ama tabi bir de yeşilken görmek lazım, o buz tutmuş ve üzeri karla kaplanmış gölü ve diğer her şeyi.

Yani Bernina Express’le bir kez yolculuk etmek yetmiyor J

Kışın gitseniz yazı, yazın gitseniz kışı görmek istiyorsunuz.

Tren Alp Grüm’de 15-20 dakikalık bir fotoğraf molası veriyor. Bizim kadar şanslı olursanız karşı yamaçlardaki donmuş şelaleleri, Poschiavo gölünü görebilir el değmemiş karın keyfini çıkarabilirsiniz. Dönüş yolunda ise mola yok. Belki havanın puslu ve karlı olmasından belki de sadece gidişe özel bir durumdu. Yani gördüğünüzü gördüğünüz anda fotoğraflayın dönüşte de burdan geçicez nasıl olsa demeyin çünkü hava durumu nasıl sürprizler yapar bilemezsiniz. Günlük güneşlik gidiş yolunun dönüşünde görüş mesafesinin azaldığı, zaman zaman kar yağdığı gri bir gökyüzü vardı.



Yolculuğun en ilginç anlarından birisi de Brusio viyadüğünde tam 360 derecelik bir açıyla dönüş, son vagonlardaysanız harika bir görüntü. Bu arada trenin sağ tarafında oturuyor olmak bütün bu manzaraları yerinizden kalkmadan izlemek için ideal bir konum.



Ve son durak Tirano...

O kadar güzel manzaralardan yollardan gelip mola verdiğiniz bu kasaba pek de eğlenceli gelmiyor. 1,5 saat sonra kalkan dönüş trenine kadar bir şeyler yiyip sıkılmak için ideal bir yer.

Toplamda 11 saati aşan bu yolculuk her dakikasına değerdi dedirtiyor.