İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Kasım 18, 2022

Denk Gelişler



Bir şeyi çok istersiniz

Gider, gelir bakarsınız 

Bugün, yarın, ha şimdi derken aylar geçer üzerinden

Sonra bir gün yolunuz kesişir hem de olabilecek en iyi deneyimle.

İstanbul Kumruları, Beykoz Cam Ocağı Vakfı ve Meral Değer'le işte tam da böyle kesişti yollarımız.

O çok beğendiğimiz İstanbul Kumruları'nı almak için Cam Ocağı'na gittiğimizde; Meral Hanım'ın uzun zaman üzerine ilk defa üretim için orada olması, kumrularına yapılışına şahit olmamız, sohbetimiz, vakfın kurucusu Yılmaz Yalçınkaya'yla tanışmamız kumruları daha da değerli hale getirdi.

Bir avuç korun kumruya dönüşmesi büyüleyici.

Meral Değer'in kendi sesinden kumruların hikayesi için link aşağıda.

https://vimeo.com/352032301

Bu da bizim karşılaştığınız günden…






Cuma, Eylül 23, 2022

Niyet - Kısmet (Arkeoloji Müzesi)

Bugünki planım İstanbul’un en güzel kütüphaneleri listesinde yer alan Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müzesi ve Kütüphanesi’ni görüp orada yazı yazmaktı.

Çantamı toplayıp Gülhane’ye gitmek üzere yol çıktım.

Hava sabahki tatlı güneşin aksine, serin ve kara bulutlarla yağdı yağacak. Üşüme ve ıslanma garantili.

Yağmurluk mu, şemsiye mi derken şemsiyede karar kıldım.

Ama bir şeyi göz ardı etmiştim,

Şemsiye alırsan yağmaz 😂

Şemsiyem de öyle katlanıp çantaya girenlerden değil, rahmetli Celal Birsen markasının baston şemsiyelerinden.

Yağmur çiselese de şemsiye açacak değil.

Gülhane’ye geldik.

Nerdeymiş bu müze diye bakarken, ana girişin hemen solundaymış. 

Kapalı mı acaba derken 6 Haziran 2022’de restorasyona girdiği yazısını gördüm.

“Üzüntü ve muz kabuğu”repliğini bilenler anlıycaktır beni. 😩

Madem buraya kadar geldim, hemen sağdan kıvrılıp Arkeoloji Müzesi’ni göreyim. Bahçesinde kahvemi içeyim.

Çok uzun zaman oldu gelmeyeli en son gelişim blog arşivimden bulunabilir 😁 (Temmuz 2008)

https://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2008/07/arkeoloji-mzesi.html

Bi dönem müze gezgini olmuştum.

O günden bugüne çok şey değişti. Artık müze kart mobilde. Hızlıca barkod oluşturup kolayca giriş yaptım. 

Çinili Köşk’ü daha önce ziyaret ettiğimi hatırlamıyorum. Önce onu gezdim. Çinilerdeki yonca desenini bulduysam burdaki görev tamamlanmıştır.




Bu arada, dezenfektandır, çöp kovasıdır, yönlendirme tabelasıdır daha kadraja girmiycek yerlere düşünülerek konsa  daha iyi olmaz mı?



Devasa yan pencereleri ile oldukça aydınlık oluşu ama muhtemelen çinilerin rengini kaybetmemesi için storla kapatılmış olması dikkatimi çekti.

Ve Arkeoloji Müzesi…

Sergileme şekli baştan aşağı yenilenmiş eski yazımdaki bir kaç resimle karşılaştırıldığında ciddi değişim çok net görünüyor.

Çok modern ve etkileyici bir teşhir sağlanmış. Camekanlar, dönemi anlatan duvar resimleri, ışıklandırmalar ve üst kat galerileri.

Müze için geniş bir zaman ayırıp dura, inceleye gezmek istediğim için bugün sadece keşif amaçlı hızlı bir turla ne olmuş, nasıl olmuşa baktım.

Ama çok güzel olmuş. 😍

Galerilerdeki banklar dinlenmek ve içeride daha fazla vakit geçirip eserlere yakın olmak için iyi düşünülmüş.

Diğer yandan yere oturmuş karşısındaki heykeli resmeden birini görmek Avrupa’da ki müzelerde gördüğüm müzeyle insanların birlikteliğini hissettirmesi açısından keyif vericiydi.

İlk fırsatta uzun bir gezi için tekrar gideceğim.

Bu aralar Reels videolarını yapıyorum gittiğim yerlerin. İnstagram hesabımda görebilirsiniz.

Bir kaç müze fotoğrafı da buraya bırakalım.





 

Perşembe, Eylül 08, 2022

Paşabahçe - İncirköy

 Çoook büyük bir şehirde, merkezinde yaşayınca insan gri ve mutsuz oluyor.

Devasa plazaların renkli led ışıkları, mağazaların vitrinleri, istediğin her şeye kolayca ulaşmak da kandıramıyor seni.

Beykoz'u istisna tutabiliriz sanırım. Onun da ticaret noktası Kavacık'ı şöyle bir kenara bırakır ve kuzeye doğru yol alırsak İstanbul'un bence en güzel halini görebiliriz.

Sahili yalıların işgal etmediği, çay bahçesi ve balıkçı teknelerinin olduğu Erguvan Yalısı çıkmazı mesela.



Paşabahçe iskelesine ulaşmak için geçtiğiniz yolda  iki katlı yığma taş binalar, sarmaşıkların altına saklanmış okey taşlarının seslerinin geldiği kahveler.

Başka bir yerdeymişsiniz hissi veriyor.

İncirköy civarında Boğaz'a kumsaldan giriş yapabileceğiniz halka açık küçük bir sahil olduğunu biliyor muydunuz?

Bu çok kısa sahilin hemen arkasında bulunan Yalı77 isimli restoranla öğrendim ben de burayı.

Rumeli Kavağı civarındaki beachleri saymazsak, sanırım burası çok özel bir nokta.

Yalı 77 bahçesi ve lezzetli yemekleriyle beğendiğim bir mekan. Ama bahçesine oturup da denizi ve Avrupa yakasını seyretmek gerçekten müthiş bir deneyim.

30 Ağustos günü deneyimlediğimiz bu anda, denizin kalabalığı ve nezih halkımız yada sonradan halk olmuş insanlardan dolayı görmemezlikten geldiğimiz çirkinlikleri görmezden gelip yamaçlara baktık.

Yeşilin arasındaki renkli münferit evler, tek minareli küçük mahalle camileri ve bulutlu gökyüzü.

Hayatın içinde yaşadığımız anda bizi mutlu eden de, mutsuz eden de görüntüler kaçınılmaz.

Ben mutlu edenlere tutunmayı tercih ederim çoğunlukla.

İşte Paşabahçe, İncirköy öyle güzel yerlerden.



Salı, Nisan 10, 2012

İki Nesil Bir Şehir

SAM_3717

Dayanamadım bir kaç gün daha…

İstanbul tutkum; özellikle onun gençliğini kirlenmemiş, kalabalıklaşmamış, en masum hallerini anlatan birilerini bulduğumda en sevdiği masalı tekrar tekrar dinlemek için hiç duymamış numarası yapan küçük çocuklar gibi olmama neden oluyor.

Ona ait elime geçen her kitap, her resim, her kayıt beni büyüleyip o elimdeki her neyse onun içinde eriyip onun bir parçası olmanın hayallerini kurduruyor bana.

D&R’ın yeni çıkanlar reyonunda Aydın Boysan-Burak Boysan İki Nesil Bir Şehir kitabını görünce kapıldım büyüsüne…

Aydın Boysan’ın 90 yıllık İstanbul’u, kendi gibi mimar olan oğlunun rakamlara dayanan İstanbul’un değişimini anlatan iki farklı bölüm ve son bölümde tekrar Aydın Boysan’ın fıkralı, şiirli hayata dair kısa yazılarının olduğu toplam 3 bölümden oluşuyor.

Bir de hediyesi dvd var, daha çok eski İstanbul görüntüsü görmeyi umud ettiğim ama Aydın Boysan’ın anılarını yaşadığı yerlerde anlattığı 50 dakikalık mini bir seyirlik…

Kitabı alıp okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Ama öncesinde iştahınızı kabartmak için bi kaç bölüm bir kaç fotoğraf size…

“Sur duvarlarının üstüne dinlenme yeri, kahvehane gibi ilaveler yapılması, Eminönü Meydanı’nda çamaşırı bile olmadan çıplak dolaşmak kadar, terbiye yokluğudur.” syf.22

“…Boğaziçi eski yerleşmeleri, aralarında taşıt yolu bile olmayan “bakir” köyler olurdu…

…Artık Boğaziçi’nin, bekaretini yitirmiş olması bile, önemini yitirdi. Masrafını yapan Boğaziçi’ne istediği gibi ve kadar girebiliyor. Vaktiyle Boğaziçi’ne sahil yolları yapılırken ben yazılarla yetkililere, Boğaziçi’ni daraltmanın feci yanlışlığını anlatmaya çalışmıştım, başaramamıştım.

Bana: “Boğaziçi birkaç metre daralsa ne olur sanki?” diyorlardı.

Bu kişilere bakireliğin, sadece birkaç santimle yok edilmesine çıldıran insanlardı.” syf.72

“O yıllarda planlamada olanların anlattıklarına göre 1950-56 arası imarının en karakteristik sloganı, banka reklamlarının en göze çarpan, en çıkıntılı yerlere asıldığını gözlemleyen Menderes’in verdiği “Nerede bir Yapı Kredi Bankası reklamı görürseniz, orayı yıkmak gerekir.” emriydi. Öne çıkan yerlere konan o leylekli banka reklamı “traşlanacak” yerlerin işaretiydi.” syf.137

“Ağustos 1957 ‘de yayınlanan Times dergisi “Hayırkar Bir Bombardıman” başlığıyla “muhariplerin harp esnasında kötü niyetle attıkları infilak maddelerinin Londra ve Berlin’i hercümerce çevirmek suretiyle yaptığını başvekil Adnan Menderes’in huzurlu ve dinmek bilmeyen müsbet ihtirası İstanbul’a yapmaktadır” syf.147

SAM_3720SAM_3721

Orda Ne Vardı?

Kanyon'un tam karşısında Gültepe sapağının sağ kolunda demir perdelerle çevrilmiş boş bir arazi var. Merkez Bankası'nın diye bir şey duymuştum hakkında, benim fantezimse oranın ağaçlarla donatılıp yemyeşil çimenlerinde plaza insanlarının özellikle sıcak yaz günlerinde huzur bulacağı bir vaha olmasıydı.

Nerden nasıl ulaştım birazdan okuycaklarınıza göreceklerinize diye sorarsanız, bir kaç gün içinde daha açıklayıcı bir yazı planlıyorum.

Ama şimdilik dayanamadığım için hemen ama hemen görün istedim.

1954'te R. Squibb and Sons firmasının Türkiye'deki ilaç fabrikası olarak bu araziye kurulan fabrika 80'lerde yıkılmış.



iBB şehir haritasından 1966 ve bugünkü haritaları

Ve asıl buranın sırrına mazhar olduğum yer  http://www.hayal-et.org/i.php/site/building/squibb_binas

Binanın hayattaykenki görüntüleri


 Ve olsaydı bugüne kalsaydı, nasıl olurdu.


Gerçi 11 yıldır bölgedeki ilaç fabrikalarının yıkılıp bir bir AVM'ye dönüştüğünün canlı şahidi olarak böyle olmayacağına eminim.

Perşembe, Mart 08, 2012

Palamut, Kurt, Aşk, Tatavla



"Bazen bir kadını, bir mahalleyi, bir eşyayı çok seversin, ancak hayat adil değildir, sana her istediğini vermez, insanlar buna bazen kader der, şans da der, mantık der, bense hayatı yap boz oyununa benzetiyorum. Milyonlarca parçadan oluşan, parmak izlerimiz gibi herkesin farklı parçası var. Birbirine uymayan parçalar, zorla olmaz zorlarsan bir parçayı kırarsın,uygun bir parçayı bulmak için diyar diyar gezersin, yine de bulamazsın. Bu işin sırrı nedir, biliyor musun, parçaları birleştirmeye çalışma, bırak yan yana dursunlar, sansınlar ki eğer denersek bu parçalar birbirine uyacak."



Palamut Zamanı Aşk - Fikret Yıldırıcı
 
Hikayeleri romanları okurken hep son cümleden sonra neler olduğunu, kitabın kahramanın karşısındaki diğer kahramanın içinden geçenleri merak etmişimdir.

Aşık olunan adam, kovalanan katil, ölen adam...

Fikret Yıldırıcı tam da böyle yazmış hikayeleri...

Tatavla'nın Kurdu ve Palamut Zamanı Aşk

Önce biri anlatırken kendi cephesinden yaşadıklarını, sonra diğeri

Tatavla'nın Kurdu isminden korku romanı izlenimi yaratsa da ilk başta; Tatavla'nın Kurtuluş'un eski adı "kurt"un da siyasi sembol olduğunu söylersem farklı kültürlerin kaynaşıp çatıştığı bir döneme ait başlayınca bitirmeden bırakmayacağınız bir kitap olduğunda az çok tahmin edersiniz.

Palamut Zamanı Aşk, daha naif daha az şaşırtıcı ama yine yazarın kaleminden dökülenleri bi çırpıda okuyup bitirmek istiyor insan.

Bugünlerde yeni bi'şeyler okuyim diyorsanız keyifle tavsiye ederim


Cumartesi, Ocak 14, 2012

Nasıl Geçti Bir Hafta?

Bu hafta tembelliğim tuttu ya da beynimdeki üreten bana yazdıran hücreler yıllık izninin bir bölümünü kullandı.

Aslında hayat aynı hayat yaşayıp gidiyoruz...

Ama bazı zamanlar yaşadıklarım, gördüklerim, tattıklarım, yaptıklarım yazı olmak için can atıyor; atıyor ortalara kendini...

Bazen de böyle saklanıp perdelerin kutuların arkasına kimse görmese, bilmese...

Bu hafta neler saklandı???

Salya, sümük saklandı mesela

İçimdeki o bitmek bilmeyen bi türlü mutlu olamadığım yerin, beni neden mutsuz ettiğini bilinçsizce verdiğim bi cevapta buldum...

"Ben de nedenini bilmiyorum"

Sonra o en ihtiyaç duyduğum ama en ihtimal vermediğim zamanda O'nu gönderdi yanıma, salya sümük durdu...

Yeni yıl taze günlerle geldi gelmesine de herkesin sırtındaki kara çuval öylesine dolu ki, küçük bir kıymık parçası bile belini büküp diz çöktürüyor sahibine...

Biri dursa diğeri başlıyor, salya sümük...

Ama dostluk öyle bir şey ki, en doğduğun günde en mutsuzsan bile gülümsetebiliyor seni. Gözüne rimel, dudağına ruj olup kocaman bir gülümseme yapıştırıyor inadına hayata...

Sonra,

Ön yargılı olduğun gitmem, yapmam, yemem dediğin bile denenip hayata bir macera akşamı eklendi. Aksaray Horhor'da Şavak Usta denendi, ciğer yendi.

13. cuma idrak edildi...

Ne terslik olsa ondan bilindi,

İstanbul'un Marmara bölgesinin elektriksiz kaldığı 3 saat, 14. cumartesi laneti miydi yoksa dünyanın bi yerlerinde halen 13. cuma olmasından mı kaynaklanıyordu tartışılmak bilinmek istiyor...

O çok özlediğim istediğim lapa lapa kar yağdı İstanbul'a, bi yerlere yetişme kaygısı olmadan kelimenin tam anlamıyla arap saçına dönmüş trafiğe rağmen anın farkına birlikte olmanın keyfine varılabildi...

PMS yine PMS'liğini yapıp bir haftayı kara bulutlarla çevirdiyse de P'liği kalmayınca baş ağrısına bıraktıysa da yerini,

Bu aşk bu bedende oldukça ben bu işi yapmaya devam edeceğim...


Pazartesi, Ekim 31, 2011

Bugün Sana, Yarın Bana

Billboardlarda yardım kampanyası ilanlarından birinde yazıyordu...

Türkiye'nin neresinde olursa olsun İstanbul ayakta oldukça her zaman her yere yeter yetişir. Ama Allah göstermesin İstanbul'da böyle bir felaket yaşandığında; kesinlikle küçümsemek yetersiz görmek di'il ifade etmek istediğim...

Kim yetebilir İstanbul'a???

Sosyal medyada, orda burda her yerde var olan duyarlılığın, hassasiyetin, farkındalığın İstanbul'da yaşanacak bir deprem için devam ettirilmesi, yaşatılması gerekiyor.

Hazırlanmalı, planlamalı, bilinçli olmalıyız...

Salı, Ağustos 16, 2011

İstanbul Şekeri Dört Yapraklı Yonca'sını bulmuş ;))

valla ben demiyorum onlar diyor ;))



http://istanbulsekeri.blogspot.com/2011/07/sansmz-acld-cunku-dorrt-yaprakl-yoncay.html

Yeni yılın ilk günlerinde keşfettiğim İstanbul Şekeri görmeyeli büyümüş, serpilmiş, güzel bir site güzel bir blog yapmış kendine

http://www.istanbulsekeri.com/

Böylece kendisini daha yakından tanıma fırsatı buldum. Ben onu sadece Şekerci Cafer Erol'un çocuğu sanarken Faruk Güllüoğlu ile güçlerinin birleştirilmesinden meydana geldiğini öğrendim.

Baklava, börek ve şekeri "İstanbul Şekeri" sitesinden yada 34 Şeker telefonundan sipariş verebileceğimi öğrendim.

Verdiğiniz siparişin günlük olarak sizin için üretilip, ertesi gün teslim edildiğini öğrendim.

Ve size söyledim :))))

Perşembe, Ağustos 11, 2011

Bu Akşam

Yağmura, serinliğe öylesine hasrettik ki; sıkışan trafiğe, dereye dönen yollara, ayakkabımın içine dolan sulara, şiddetle yere düşen damlaların bacaklarıma sıçrattığa çamura rağmen kendi kendime gülerek; Allah'a şükrederek çektim bu fotoğrafı...

İstanbul -Merter 19:10

Salı, Temmuz 12, 2011

Helikido

Aikido'nun helikopter pistinde yapılanına benim verdiğim ad ;)))
Pazar günü Point Hotel Barbaros'un 21. katında yerden 75 metre yükseklikteki helikopter pistinde tarihi bir ana tanıklık yapmak için bir araya geldik. Ben sadece tanık, seyirci; kardeşim Yavuz da olayın kahramanlarından...


Olağanüstü bir manzaraya karşı güneşin batışına doğru sensei'leri Oğuzhan yönetiminde rutin pazar antremanlarını yaptılar. Onlar yorulup ter attıktan sonra hep birlikte barbekü partisinde kaybettikleri kalorileri geri aldılar, aldık.




Haberi önce ben yazarım diyordum ama baktım bugün gazeteler, internet siteleri geçmiş beni :(((


Ama yanlış yazmışlar sensei Oğuzhan'ın soyadı Bozkurt değil, Başkurt. Ayrıca bu resimdeki aikidocu da benim kardeşim ;)))

http://www.ahaber.com.tr/Yasam/2011/07/11/75-metrede-aikido-yapilir-mi

http://www.turkiyegazetesi.com.tr/haberdetay.aspx?NewsID=786852

Tüm bu Aikidocuları bir arada görebileceğiniz yer ise...
http://www.aikimode.com/

Çarşamba, Haziran 29, 2011

Asfaltın Altında Ne Var???

Boşuna değil tarihi yarımadanın büyüsünden kurtulmamak..


Üniversiteyi Beyazıt'ta okuyanlar, Fatih, Aksaray civarında yaşayanlar bir şekilde yolu Laleli'den geçen herkesin üzerinde yürüdüğü sıradan asfalt bir yol.


Şimdilerde Kabataş'a giden tramvayın ortasından geçtiği Ordu Caddesinden İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'nden Veznecilere bağlanan geniş yolun sonu metal paravanlarla kapatılmış üzerinde Marmaray çalışmaları yazan bir tabela eşliğinde.

Sıkı sıkıya birbirine bağlanmış parçalardan ikisinin arası meraklılar tarafından mı yoksa kendiliğinden mi bir kaç parmak açılmış bilinmez; benim de merakımı uyandırdı.

Uzanıp bakınca aradan "aman allahım biz bir şehrin üzerinde yürüyormuşuz" dedim. Uzatıp fotoğraf makinemin objektifini aradan gözümün gördüğünden fazlasına ulaşmak istedim.

İşte burda...

Resme büyütüp bakarsanız eski şehrin öyle çok derinlerde değil sadece bir kaç santim kalınlığındaki asfaltın hemen altından başladığını göreceksiniz.

Demek bundan tarihi yarımadada büyülenmeden dolaşmanın imkansızlığı...

Pazar, Haziran 12, 2011

Bir Yaz Akşamı Hatırası

Güneş ufukta kaybolmaya başladığında mı insan artık elinde olmayanları hatırlayıp içlenir???

Bugünü hatıralar sandığına kaldırırken, bir daha yaşanmayacağı gerçeğiyle diğerleri açılan kapaktan başını uzatırken...

Kırmızı Kilise'nin arkasından batan güneşin kızıllığında, yarasa mı yoksa gece kuşu mu olduklarını bir türlü bilemediğim çok hızlı ama ciyak ciyak diye bağırarak topluca uçan kuşlar

Sultan Selim Camisinin de olduğu tepelerdeki evlerin camlarını altına dönüşmesini

Açık mutfak pencereleri, balon kapılarından taşan kızartma ve karpuz kokusu

Akşam ezanı  okununca evin yolunu tutacağından oyunun son dakikalarında coşkunun zirve yapmasıyl kendinden geçmiş çocuk çığlıkları

Hasköy sırtlarından Kasımpaşa'ya kadar göz alabildiğinekçük boğaz seyrettiğimiz balkonda kurulan akşam sofraları, yemek sonrası kuzenler, arkadaşlar, teyzelerle çekirdek ve çay faslı

Balkonun yerine serilmiş kilimin üzerindeki minderlerde küçük şekerlemeler yapmak...

Sabahın ilk ışıklarında, güneş daha Tepebaşı'nın sırtlarında yükselmeye başlamadan kendini gösteren kızıllık sırasında; sabah serinliğinden korunmak için sarıldığım örtüyle Haliç tersanelerindeki gemilerin uzun saatlerdir kıpırtsız suyun yüzeyindeki aksini seyretmek...

Ne güzeldi ...

Bugüne döndüğümde sadece çocukuğumda yaşadıklarımı mı özleyeceğim, bugünden bir şeyleri ilerde özlemeyecek miyim diye sordum kendime.

Neyi özleyebilirim, ilerde hatırlamak için şimdiden daha bi sarılıyim ona diye aramaya başladım hatıralarımı...

Bugün yaparken, yaşarken keyif aldığım ne varsa o dur yarın da hatırlayıp özleyeceğim...

Perşembe, Mayıs 26, 2011

Saphire'in Terası


Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul...
demişti şair;
biz de dün bir plazadan baktık sana karmakarışık İstanbul...





Asansörle Saphire'in 53. katına çıkıp kirli camların ardından İstanbul'u seyredip çayınızı, kahvenizi, sigaranızı keyifle içebiliyorsunuz. Ama 3 kat daha merdiven çıkarsanız, İstanbul'u çıplak gözle camsız, kirsiz, rüzgarıyla alabildiğine görebilirsiniz.



Eski zamanlarda Boğaz'a bakan korulardaki ağaçlara kazınan kalpler ve isimler, bugün yerden 246 metre yükseklikteki bir plazanın metal cephe malzemesine kazınıyor.

Yani ister mağara adamı ister plaza insanı olalım ruhumuzda adımızı duvarlara yazma dürtüsü hiç kaybolmuyor...

Geyik bi poz biliyorum, ama  ben de yaptım işte. Aslında böyle bi fotoğraf çekmeyi becerebiliyor muyum durumuydu benim ki ;)))

 İşte bu yüksek binaların camlarını silen vinçin olay mahallinden görüntüsü. Biraz daha teori ile açıklamak gerekirse...

Aslında bütün zemin raylarla döşenmiş durumda, vinç de bu raylar üzerinde istenilen yere gidiyor. Ancak rayların üzeri demonte karolarla döşeli durumda biz rahat rahat gezelim diye.








Her hali başka güzel bu şehrin o nedenle farklı zamanlarda; akşam, dolunayda, güneş batarken, sis basmışken tekrar tekrar gidip görmeli.

Ama simülasyonu görmeseniz de olur, onu da ayrı bi yazı malzemesi yapıcam.