Sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Eylül 22, 2011

Kanım Kaçmış


Demir vücudumuzdaki çok önemli minerallerden biridir. Vücudun kan üretebilmesi için yeterli miktarda demire ihtiyaç vardır. Demir, kanımızdaki hemoglobin denen maddede bulunur ki, kan vermek için gittiğinizde hemoglobininize bakıp kan verip veremeyeceğinizi söylerler. Vücuttaki demirin 2/3'ü hemoglobinde, %15'i ise dalak ve karaciğerde ferritin adıyla -depo demir- stoklanır. Ferritin stoklarınız azalmaya başladığında kemik iliğinde de kan üretilemez ve kansızlık sorunu ortaya çıkar.

Yorgunluk, halsizlik, başağrısı, kanla beyne yeterince oksijen taşınamadığından beyinsel fonksiyonlarda azalma, unutkanlık, baş dönmesi, çarpıntı, tırnaklarda kırılma, iş veriminde düşme, okul performansında azalma, konsantrasyon bozukluğu, hiçbir şey yapmama isteği, üşüme gibi belirtiler hayatınızda varlığını göstermeye başlar demir depolarınız boşalmaya başladığında...

Ancak bunlar o kadar sıradan ve günlük hayatımızda sürekli yaşadığımız şeyler ki, üzerinde durmayız bile.

Fakat biz kadınlar bu demir stokları konusunda erkeklere göre 1-0 yeniğiz. Her ay yaşanan adet kanamaları, yapılan diyetlerle yeterli kırmızı et tüketilmemesi, gebelik arada farkın açılmasına neden oluyor.

Haaa bir de benim gibi aman da kanım zor bulunur paylaşıyim faydalı oluyim insanlığa diye tıbbi süreler içinde (yılda 4 kez, 3 ayda bir) bile olsa sık sık kan vermek deponuzu bitirir.

Düşünün normali 60-100 birim, kabul edilebilir alt sınırı 30 birim olması gereken deponuzda 5 birim mal kalmışsa n'olur???

Hiç iyi olmaz :(((

Ekşi sözlüğe göre;

"5 - 6 mcg/l değerler verdiğinde kişiye, kendini çökmeye yüz tutmuş ahşap bina gibi hissettirir"


Tecrübeyle sabittir :)

Cuma, Ekim 10, 2008

Ruh Sağlığı

Bugün 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı günü.

Herkese sağlıklı ruhlar diliyorum :)


Ben de dün akşam tv reklamlarında farkettim bugün de ziyaret edip ruhum biraz şifa bulsun diye düşünmüştüm ama o kadar ruhsuz bir siteleri var ki; bırakın ruh sağlığı bozuk birinin ilgilenmesini iyi durumda olan bile dönüp bakmaz. Bi şeyleri okumak, konudan konuya geçip bilgileniyim deme isteği yok. Hem de benim gibi okuma öğrenme isteği had safhada birisi için.

Güne ait etkinlik programını merakla açtım, neler var diye. Hangi kanalda hangi saatte reklamlarının çıkacağını, kimin hangi programda konuşacağı yazıyor. Yani etkinlikten anladıkları bu. Aslında kendi kendilerine eğleniyor camianın üyeleri yoksa halkla durumun hiiiiç alakası yok.

Bu arada 10 Eylül'de dünya intiharı önleme günüymüş. Böyle günler insanların hayatına ne katıyor merak etmiyor değilim hani.

Piyasaların alt üst olduğu, Amerika'da krizden dolayı intihar vakalarının artacağı beklentisi yükselirken Dünya Ruh Sağlığı günü aman da ne etkili olurmuş ;)

Sanırım Dünya Ruh Sağlığı gününün ruhu yok, üzgünüm

Pazartesi, Haziran 30, 2008

Cancer*

Çok önemli bir konuda Mim'lenmişim ancak konuyu bilmediğim için biraz rahat hareket etmiştim. Bugün ne olduğunu öğrenince herşeyi bıraktım yazıyorum.

Mim'in amacı; olabildiğince çok kişiyi kanser hakkında erken teşhis konusunda uyandırmak. Ben de en hızlısından Sıdıka'yı, Sanem'i, Sofi'yi mimliyorum.

Kadın'ı erkekten ayıran en önemli organlar aynı zamanda kadınların en sık kansere neden olan organları ne yazık ki.

Artık kanseri her yerde her an en umulmadık olayların altından bile çıkar görünce, insan korkuyor ürküyor en ufak şeyden. Daha bi paranoyak olup titizleniyor.

Ailesinde hiç kanser hikayesi olmayan kaldı mı içimizde? Varsa Allak sağlık sıhhat versin, uzak olsun hastalıklardan.

Düşünüyorum da neden?

Eskiden bu kadar yoktu. Tek tük duyardık. Neden daha rahat yaşamak için yapılanlar yaşamımıza mal oluyor? Tüketirken kirlettiğimiz dünya; aç gözlülük, para hırsı yüzünden kabaktan karpuz, patatesten mısır yapmak kötülükten başka ne veriyor ki insana.

Sorsalar bana modern bir hayat ve hastalıklar mı; ilkel bir hayat ve sağlık mı diye...

Sanırım taş devrine gitmeye mal olsa da sonu, sağlık derdim. Teknoloji huzur vermiyor, sağlık vermiyor. Sağlık sorunlarına o teknoloji çözüm buluyor dersen. Zaten o teknolojinin ettikleri olmasa hasta olmazdım ki...

Elbette hepimiz bir gün öleceğiz ama kanserden olmamalı bu.

Neşe çok detaylı yazmış onu okumanızı tavsiye ederim. Ama naçizane benim dikkat ettiğim ve paylaşmak istediklerim şöyle.

-Oksijen olan hücrelerde kanser barınamazmış, bol bol temiz havada derin derin nefesler alın. En iyi oksijen yeşil yaylalarda bana göre; bir de Kaz Dağları'nda.
-Pozitif olun, stres kötü hücreleri besliyor (bunu diyorum ama uygulama konusunda size örnek olabilecek kadar başarılı değilim)
-Yapay ve katkılı gıdalardan uzak durun. Gazlı içeceklerdeki karbondioksitin vücudunuzdaki oksijen için iyi şeyler düşünmediğinden emin olabilirsiniz.
-Bile bile hormonlu gıdalar tüketmeyin
-Kendinizi sevin, hiç kimseyi sevmediğiniz kadar
-Vücudunuzun sesini dinleyin, ama duyduklarınızı kulak ardı etmeyin.
-Özellikle kadınlar meme, rahim, yumurtalık kanserlerine karşı her an tetikte olmalı.

Kanser herkesin kapısının ardına saklanmış pusuda bekliyor sanki; sakın kapıyı boş bırakmayın.

*Neden Cancer derseniz; sansar gibi geliyor bana.

Cumartesi, Haziran 07, 2008

İyi Bir Hayat

Dün şirketimin düzenlediği kişisel gelişim seminerinde Ender Saraç'ı dinledim. Kitaplarını beğenerek okuduğum bedenle ruhunun kainatla uyumunu çok güzel ilişkilendiren bir insan.

Seminerdeki ilk cümleleri de bunu gösteriyordu zaten.

"Bu dünyada var olmanızın bir tesadüf olduğunu düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz. Her ruh bu boyuttaki tekamülünü tamamlamak için bedenlenmiştir. Ve o bedene nasıl isterseniz öyle davranırsınız. Sonuçta hepimiz recycle olacağız."

Aynen bu kelimeyi kullandı. Yabancı bir kelimeyle söylendiğinde bize ait değilmiş gibi geliyor.

Kitaplarında yazanlardan çok farklı bir şey anlatmadı aslında ama dinlemek keyifliydi. Önce önemli notlar; yurtdışında yeni katıldığı toplantılarda bel çevresi ölçüsünün değiştiğini söyledi.

Bel çevresi erkeklerde 94, kadınlarda 88'i geçtiğinde tehlike çanları çalmaya başlıyor. Ne yapın edin kendinize özen gösterin yağları atın vücudunuzdan kası suyu değil diye de uyardı.

En iyi enerji içeceği sade kahveymiş.

Cola, ıce tea önermediği içecekler. En iyisi maden suyu.

Vişne çok iyi bir antioksidan. İngilizcede sonu berry ile biten tüm meyveler strawberry, blackberry, raspberry-mor meyveler- en ideal reçeller. Ancak bunlarda da şeker yerine elma suyuyla tatlandırılmış olması daha uygunmuş. Bu elma suyuyla tatlandırmadan bir kaç yerde daha bahsetti bu konuyu araştıracağım. Çünkü bir meyve suyu firmasının çıkardığı ıce tea'de tatlandırıcı değil elma suyu varmış. Israrla marka vermedi ama ben bulurum :) Daha sağlıklıymış.

Dil temizliği üzerinde özellikle durdu. Bütün gece vücut çalışıp toksinleri biriktiriyor ve sabah biz de atıyoruz. Bu toksinler sindirim sisteminin başında ve sonunda toplanıyor. Sonunu anlatmama gerek yok her bünye dopal olarak bu kısmını hallediyor. Ancak sindirim sisteminin ilk noktası olan ağızda ve dilde birikenleri bir şey yiyip içmeden temizlemezsek vücuda geri dönüyormuş. İlk işim bir dil temizleyicisi almak olacak. Çünkü çok mantıklı geldi.

Hepimiz sabah kahvaltılarını simit, poğaça, peynir, ekmekle yapıyoruz. Hepsi mayalı ürünler ve ilerleyen zamanla birlikte sorunlara yol açıyormuş. Lor, çökelek gibi peynirleri, yeşil biber, zeytini öneriyor. Ve tabi mor reçelleri. 3-4 gün böyle 3-4 günde müsli gibi ürünlerle tahıllı bir kahvaltı.

Atıştırmak için her gün 3-4 tane ceviz yada 10 tane fındık yada antep fıstığı yada kaju fıstık. Ama hepsini birden değil :)

Akşam atıştırmaları için de sarı leblebi, kuru meyve kuru erik gibi mor şeyler.

Öğlenleri beyaz protein, tavuk-balık.

Akşamları haftada 2 gün bakliyat, 5 gün de sebze öneriyor. Kırmızı ete ayda sadece 3 kez izin var.

Aslında benim sırrım da böylece ortaya çıkıyor. Kırmızı eti sevmem, tavuk balığı derileriyle yağlı yerleriyle asla yemem. Sebze severim. Abur cubur da yerim ama bir iki parça çikolata, bir küçük dilim tatlı bana yeter de artar bile.

Aslında tüm yaşamı çok güzel özetliyor. İnsan bir bigisayar doğduğunda kusursuz bir programla yüklü. Zamanla iç ve dış etkenlerle kötü alışkanlıklar, kötü beslenmeyle bir takım virüsler bulaşıyor. Nasıl ki virüsler bulaştıkça bilgisayar sorunlar çıkarmaya, takılıp kalmaya başlıyorsa aynen bize de öyle oluyor.

Buğdaylar rüzgarda öyle güzel dalgalanıyor ki, oysa biz direniyoruz herşeye direnirken de kırılıyoruz
Ne yapmak lazım? Önce iyi bir antivirüs programı yüklemek gerekiyor, kendimizi yeniden programlayarak bu yönde sistemi çalıştırmalıyız.

İyi bir antivirüs=detoks.

Öyle özel kamplara falan giderek yeşil sular içerek olması da şart değil. Zararlı şeyleri çıkarın hayatınızdan sigara, alkol, kırmızı et, un liste uzar gider. 40 gün devam edin.

Ama aynı zamanda ruha da detoks yapmak lazım. Çünkü o da zamanla kirleniyor. Kuşlara su verin, ihtiyacı olanlara maddi manevi yardımda bulunun, çocukları sevindirin.

Beğendiğim bir yorumu da bu dünyada paraya odaklanmışız ama recycle olduktan sonra iyilikleriniz sizin servetiniz olacak. Üstelik bunun için paraya ihyiyacımız bile yok. Ne en iyi üniversiteyi bitirmiş olmak, ne prezantabl olmak, ne iyi bir işin olmasına gerek yok. Sevgimizi, desteğimizi vermek yeter.

Bana iyi geldi bu seminer. Zaten son bir haftadır hayatımda ilginç deneyimler, tesadüfler, etkileşimler, enerjiler yaşıyorum. Bunun da böyle bir döneme gelmesi tesadüf olmasa gerek diye düşünüyorum. Bu süreçte yeniden yazmaya başladım. -blogumu kastetmiyorum- Defterime renkli kalemlerimle -yeni kalemler aldım- yeşil şükrettiklerim, pembe gördüğüm rüyalar, mor olmasını istediklerim için.

İlk günlerde farkettim ki bilgisayarda yaza yaza el yazısından uzaklaşmışım. Oysaki akıldan geçenler harfleri çizerek yazıya dönüştüğünde daha çok şey ifade ediyor. Tuşlara dokunan parmaklar birbiri ardına aynı hareketleri yapıyor hangi harfe bastığının önemi yok hepsi düz birbirinin aynı tuşlar. İşte o gün karar verdim, renkli kalemlerimle sakin sakin güzel güzel yazmaya. Hemen uyum sağladık birbirimize. Artık mutluyum. Şimdi kalemlerim de çantamda geziyor. İşte de evde de rengarenk ve güzel yazıyorum.

Siz de bugün bir karar verin. Bir şeyleri hayatınızdan çıkarıp yerine iyi güzel şeyleri koyun. Bu bir yiyecek de olur, bir alışkanlık da, bir duyguda, birisi de. Bir liste yapın bir tarafa hayatınızdan çıkarmak istediklerinizi, diğer yana da eklemek istediklerinizi yazın. Sonra gerçeğe dönüştürdüğünüz her ekleme çıkarmanın üstünü çizin.

Yazmak, yapmak istediklerimizde ne kadar kararlı olduğumuzun kendi kendimize ispatı aslında. Zaten kişi kendinin kurdu değil midir? Kurda kararlılığımızı göstermek lazım. Bu ekleme çıkarma fikri şimdi yazarken aklıma geldi. -Boşuna demiyorum ben yazarken kendimi keşfediyorum diye :)- Ben de uygulayacağım. Hele bi listeyi oluşturayım bakiyim, paylaşılacak gibiyse buraya da yazarım yoksa üzgünüm. Herkesin listesi kendine. Ama paylaşmak isterseniz sayfalarım herkese açık.

İşte yeni bir yol önümde

Cumartesi, Mart 22, 2008

Yüksek Topuklara Ara



Çocukluğumdan beri topuklu ayakkabılar en büyük tutkum olmuştur. Sanırım yürümeyi öğrendiğim ilk yıllardan itibaren annemin yüksek topuklu terlikleri ve ayakkabıları küçük ayaklarıma büyük geldiğinden ortadan ikiye kırılır helak olurdu. Hiç unutmadığım bordo renkli rugan, önlerinde 1-1,5 cm. platformu olan kalın topuklu terlikler, bir de siyah dans ayakkabısı gibi ayağın üstünden dik geçen ince bir bantla bilekten bağlı siyah rugan ayakkabılarıdır.

Eee tabi benim de topuklu ayakkabıyı kamusal alanda giyme yaşım geldiğinde tabi ki hep en yüksekleri en şıkları tercih ettim. Yüzdesel bir tespit yapmak gerekirse düz ayakkabılarımın toplam ayakkabılarım içinde tuttuğu yer %10'u bile bulmaz.

Er geç bunun olacağını, bir gün bu tutkuma zorunlu bir ara vereceğim endişesiyle arada bir merdiven çıkarken dizime sinsice saplanan ağrıyı görmezden geliyordum. Çünkü düz giydiğimde de olabiliyordu ve sadece o an etkiliyordu. Sonrasında hiç bir sıkıntı yaşamıyordum.

Ama ne yazık ki bu hafta pek görmezden gelemedim. Gerçi ertesi gün yine topuklu ayakkabılarımı giyip önce işe sonra doktora gittim.

Doğal olarak topuklu ayakkabı dizlere daha çok yük binmesine neden oluyor, bir de bacak yapım gereği diz kapağı biraz yana doğru kapandığından aşınma ve ödeme neden olmuş. Zaten muayene sırasında doktor öyle bir hareket yaptı ki, gözümden yaş geldi. Acımdan muayeneye bir süre ara vermek zorunda kaldık.

Sonuç olarak biraz ilaç tedavisi, verilen hareketleri düzenli yapmak ve bir süre düz ayakkabılarla hayatıma devam etmek zorundayım.

Çektiğim duygusal ve fiziksel acıyı unutmak için bugün kendimi bloguma adadım. Bugün bir kaç yazı daha bulabilirsiniz.

Pazar, Ocak 27, 2008

Tatlı, Taş, Keyifli

İyi planlanmış, kısa bir güne çok şey sığdırabildiğim güzel bir cumartesi daha geçirdim. Önce Hande'yle Kadıköy Rıhtım'daki Mado'da sabah kahvaltısı sonra Kadıköy çarşısında küçük bir tur; oyuncakçı, şekerci, kitapçı ne varsa girip bakmak ve Akmar Pasajı'nda farklı bir dünyayı keşif ardından Baylan'da gelsin tatlılar. Bol kahkahalı bir sohbetin ardından, ben başka bir arkadaş davetine katılacağım için ayrıldık.

Akşam'dan sonra da 24 Ocak'ta doğumgünü olan kuzenimin doğumgününü kutlamak için toplandık. Ve o gece de kuzenler heyeti olarak 2008 için çok önemli kararlar aldık.


Akmar Pasajı'nda keşfettiğimiz farklı dünyaya gelince; bir iki hafta önce Hande'yle konuşurken "gel seni bir yere götüriyim -yaşam sevincimi kaybettim- de o sana tedavi yöntemini göstersin" demişti. Neyse ben o yere gitmeden önce yavaş yavaş toparlamaya başlamıştım zaten.


Resimden de anlaşılacağı üzere burası bir doğal taş hazinesi. Taşların şifasına, enerjisine ve gücüne inananların uğrak yeri. Bu taşlardan pek çok yerde bulabilirsiniz ama burayı özel yapan bu dükkanın sahibinin bu işe gönül vermesi. Dağ tepe gezip taşları kendisinin çıkarması, her birine gönülden bağlı olması. Derdinizi anlattığınızda bir doktor ciddiyetiyle size tedavi yöntemini öneriyor.

Sedat Kandemir taşlarla ve bizimle ilgilenirken. Allah uzun ömürler versin Resimde de güleryüzünü gördüğünüz Sedat Bey'le sohbet etmekte ayrı bir keyif. Alacağınız taşı kendinizin seçmesi, aranızda duygusal bir bağ kurulması gerektiğini söylüyor.

Kendime magnetit taşından yapılma şık ve faydalı bir zincir aldım. Mıknatıs özelliği olduğundan ister boyna ister bileğe dolayarak kullanabiliyorsunuz.

Magnetit yani mıknatıs taşı; kutuplaşmayı dengeleyip, yaşam enerjisini güçlendiriyormuş. Kasılma ve krampları çözen; siyatik, varis ve boyun tutulmalarında etkinmiş. Kemik, kıkırdak, kas ve kan hücrelerinin uyarılmasına yardımcı olur. Ağrıların hafifletilmesini, bağışıklık sisteminin güçlenmesini sğlar. Kan dolaşımını ve kalp çarpıntısını düzenler. Yaraların iyileşmesine yardımcı olurmuş.

Bir de hem burcumun taşı hem de negatif enerjiyi toplayıp size gelmesini engelleyen işlenmemiş bir ametist kolye ucu aldım. Ametist ve beyaz kuvars doğadan çıktığı haliyle kullanıldığında etkisini görebileceğiniz iki taşmış. Diğerleri işlense de farketmezmiş.

Magnetit taşından olan zinciri daha dükkanda koluma dolayıp kullanmaya başladım. Taşların etkisi midir, dostlarımla sevdiklerimle güzel anlar paylaştığımdan mıdır bilinmez. Uzun süredir bu kadar eğlendiğim ve keyif aldığım bir gün olmamıştı diyebilirim.

Umarım bu bir başlangıçtır...

Cuma, Ağustos 24, 2007

Beyin

Son günlerde havaların sıcaklığından mıdır, irili ufaklı can sıkıcı şeylerden midir bilinmez beynimin pek doğru çalışmadığını seziyorum.


Aklıma gelen şeyi o an söylemezsem 10 saniye sonra unutuyorum. Ama söylemeyi değil de neyi söyleyeceğimi unutuyorum. Sonra hatırlamak için beynimim bütün odalarında dön dolaş dur. Bi şeyi koyduğum yeri unutuyorum hatta koyduğumu bile. Artık insanların adlarını hatırlayamıyorum, yüzü hatırlıyorum ama isim gelmiyor, bazen yüzleri de. Konuşurken sık sık beraber olduğum insanların isimlerini birbirine karıştırabiliyorum. Mesela dün akşam da balkon demirine asılı çiçek saksının nedense bir üst seviyede olduğunu ama şimdi aşağıya indirilmiş olduğunu düşündüm. Oysa yaz başında o saksıları oraya ben koymuştum.Ve beynimin gerçekten yorgun olduğunu hissediyorum.


Sonuçta beyinde bir elektrik akımı var. Bi yer bir yeri uyarıyor, çarklar dönüyor. Ve o elektrik akımı da zaman zaman bozulabiliyor. Yediğimiz besin değerini kaybetmiş gıdalar, soluduğumuz bol zehirli hava, hele de kullandığımız elektronik aletlerin artması, cep telefonları, kablosuz modemler, kulaklıklar, ev sinema sistemleri her şey ama her şey etrafa kendi dalgalarını gönderiyor. Ve bu karmaşada bizim beynimizdekilerde yolunu şaşırıyor. Yanlış mesajlar veriyor yada hiç vermiyorlar.

Elektrikli aletler için topraklama yapılmasından bahsedilir, kaçak olmasın diye. Acaba biz de beynimizdeki akımı düzenlemek için topraklama mı yapsak. Kafamızı toprağa gömmek yada topraktan bir yastık yapıp onunla yatmak çözüm olur mu?

İşte bu konuyla ilgili araştırmalarım sırasında kolay anlaşılır ve faydalı olduğunu düşündüğüm bir site buldum.


http://www.beyindoktoru.com/

Ve yine bu sitede benim gibi beyni yorulanlara öğütler var. Bir de beyin testi.

Beyin Sağlığı İçin

Kadınlar İçin Sağlık Öğütleri I

Kadınlar İçin Sağlık Öğütleri II

Kadınlar İçin Sağlık Öğütleri III

Başka bir sitede yine konumuzla ilgili güzel bir yazı buldum. En çarpıcı cümlelerinden biri şu...

"Yüksek oranda su içerdiğinden, beynin iletkenliği çok yüksektir ve elektromanyetik alanlardan kolay etkilenir" - “İyonlaşmış havadaki negatif iyonlar, insan vücudundaki “serotonin” hormonunun artmasına, iyon dengesinin bozulması ise azalmasına neden olur. Deniz ve çağlayan kenarlarında ve iyi havada artan negatif yüklü iyonlara bağlı serotonin; insanların kendilerini dinlenmiş ve iyi hissetmelerini sağlayan hormondur.”

Daha fazlası için okumanızı öneririm.

Başka bir yazı da Ofiste Beslenme Kuralları