Pazartesi, Ağustos 30, 2021

Netta

 Teknoloji ile ilgili işlerde başı sıkışınca bana müracaat eden birinin bana taktığı isim.

Netta, diye başlıyorsa cümleye yetiş bacımın teknolojik olanına ihtiyaç vardır demektir.

Blog yazmada ki tembelliğim, isteksizliğim, enerji düşüklüğüm zihinsel bir takım mevzulardan olduğu kadar rahat bir yazma ortamı cihazı bulamamakla da ilgiliydi.

İnstagram blogların en büyük katilidir, sözünü sanırım herkes destekler.

Elimizdeki telefon çok büyük bir zamanımızı aldığı ve buna karşın uzun yazılar yazmak için pek ergonomil olmadığından hep yazılar ötelendi. Beynin odacıklarında bir iki tur atıp, yazıya kal denmediği için çekip giden düşünceler uzay boşluğunda yok olup gitti.

Şimdi kim açıcak bilgisayarı, kalem kağıt güzel de ışık lazım, yazacak yer lazım derken al sana bir bahane daha.

Bu işin tek yolu vardı. Telefonu seri bir yazım aracına dönüştürmek.

Yani bluetoothlu bir klavye 😉

Klavye geldi uyumlandı ancak türkçe karakterlerin yerine başka karakterler çıkıyor. :(

google’a sordum kimse bu konuda bir çözüm yazmamış halbuki neyi sorsan bilir.

Ve Netta kimliğim olaya el atıp çözdü. Telefonun klavyeler bölümü, donanım klavyelerden birinde şansını denedi ve artık mükemmel türkçemle yazabiliyorum.

Ve bunun şerefine bir günde 3 yazı yazmışsam…

Kendimi tebrik ediyorum



Pazarlamaya Dönüş

 Yıllar sonra ilk kez pazarlama kitapları aldım. 

21 sene önce pazarlama beni çok heyecanlandıran, ilgili şeyleri okumaktan çok keyif alan bir insandım.

Yani 2000’ler

Sonraki bir kaç yıl daha heyecan ve ilgim devam etti, hala blogumun ilk yıllarında pazarlama yorumlarım, dikkatimi çeken iletişimler pek çok yazımın konusu olmuştur.

Pazarlama trendleri, yenilikler neler takipteydim.

Ve sonra iş yoğunluğu denen öğütücü göz diktiyse hayatınıza sevdiğiniz, ilgi duyduğunuz ne varsa öğütmeden rahat etmez.

Etti.

Benim hayatımın içine etti.

Proje üret ama yarım günün var, kampanya bulalım ama sabah kadar düşün. Her şey yalap şap hiç bir şeyi anlamadan sindirmeden.

Pazarlama mezunuyum diye kendimi düşünürken bir kaç ay önce Anadolu Üniversitesi’nin pazarlama ders notlarına baktığımda benim öğrendiğim pazarlamanın temel prensipleri dışında her şeyin artık ne kadar yabancısı olduğunu gördüm.

Evet pazarlama mezunuyum. Dijital kanallar müdürüyüm ama gel gör ki yeni pazarlama araçları, yöntemlerine yetişememişim.

Emekliliğime 7 yıl kalmış şunun şurasında yuvarlanır giderim  demek karakterime ters.

Çok şükür ki yıllar pek çok konuda heyecanımı ve tutkumu yok etmişse de hala kendimi harekete geçirecek işsel gücüme bir şey yapamamış.

İş ve özel hayatımızı mart 2020’den beri tepe taklak eden pandemide hiç kitap siparişi vermediğimi DR’da ev adresimin kayıtlı olmadığını görünce anladım.

İki kitapla pazarlamaya dönüyorum. 😃 

Bekleyin beni 😉 

Tabi Philip Kotler’ın hala hayatta olması ve bu kitabı yazıyor olması bana ilginç gelse de, pazarlamada değişmeyen tek şey Philip Kotler’dır diye iğrenç bir espri yapmaktan da kendimi alamayacağım :) 

Dostluk

Lisedeki edebiyat öğretmenimiz Hilmi Serim adında yaşlı ancak o yaşına rağmen bembeyaz saçları, mavi gözleri, heybetli cüssesi ve dimdik yürüyüşüyle hala yakışıklı diye tarif edilebilecek nezaketi ve üslubuyla tam bir İstanbul beyefendisi olduğunu belli eden bir adamdı.

Derslerimizin birinde -gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül dost ister kahve bahane- demişti.

Bu arada davudi sesi ve mükemmel türkçesinden bahsetmeden de geçmeyeyim.

Şu an bile o söz onun sesinden kulağımda.

Nerdeyse tarih öncesine giderek giriş yaptığım, uzun bir aradan sonra keyfime yazdığım bu yazıma dün akşam birlikte olduğum 16 yıllık arkadaşım, dostum, kardeşim sebep oldu.

Pandemi hepimizi öyle bir ayrı düşürdü ki…
Bir de bizim gibi mesainin dibine vuranlar, birlikte aynı kaderi paylaşıyorsa iş dışı bir zamanı paylaşmak, telefonda bile olsa iş dışında bir şeyi paylaşmak imkanız hale geldi.

İşte biz 2 yıl üstüne dün gece dostluğumuza kadeh kaldırdık.

İçimize gömdüklerimizi, kendimizden saklayıp dile getirmediklerimizi diğeri çat çat söyledi.

Evet, her kelimesi doğruydu.

Hayır senin niyetinde yok, yoktu. Onunla olursayaydı niyetin.

Vazgeçip bırakamadığın şeylerin yerine en kolay herkese açıklayabileceğin, hele de bu dönemde herkesin şikayet ettiğini bırakıp gitmek en kolayına gelen.

Onu bırakıp gitsen de huzur bulamayacaksın.

Bir kez daha anlıyorum ki, herkes kendi hapishanesini yaratıp  orda yaşamaya mahkum ediyor kendini.

Liseden başlayıp, dostlukla devam eden ve hapishaneyle biten  karmaşık notlarım da durumu sanırım yeterince ortaya koyuyor.