Güneş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güneş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Mart 29, 2015

Sarı Işık


Benelux seyahat notlarımın bir kısmı halen defterimde duruyor...

Seyahatimiz sırasında günlerin de kısa olması nedeniyle şehirlerin akşamlarını da fazlasıyla görme imkanı bulduk. Yüksek tavanlı, geniş pencereli evlerde güneş battıktan sonra yanan tüm lambaların yumuşak sarı bir ışık verdiğini gördüm. Hollanda'da bir tek evde bile beyaz ışık yoktu.

İstanbul'a baktığımızda durum tam bir karmaşa...

Tek renk ışıkları olan bir binaya rastlamadım, Beyaz, sarı  karışık, hatta bazen çok daha ilginç gece kulubü aydınlatmasına sahip evler de görmek mümkün.

Yıllarca kristal avizelerde kullandığımız klasik şeffaf camlı ampüllerin yerini daha çok ışık verdiği için tasarruflu beyaz ampüllerle değiştirmeye başladık. Ve hayatımız beyaz ışık oldu.

Hastane gibi, beyaz, bembeyaz...

Ancak sarı ışığın yumuşak ve huzur verici atmosferini gördükten sonra, evdeki ampüllerin hepsinin sapasağlam olmasına aldırmadan, sarı ampüllerle değiştirdim.

Öncesinde ev halkını uyardım, şimdikinden daha karanlık olabilir belki ama sarı ışığın gözlerimize ruhumuza daha iyi geleceğini düşünerek hazırladım onları.

Gel gör ki, sarı ışık veren ampülleri taktığım ilk akşam beklentinin aksine çok daha iyi bir ışık yakaladığımızı farkettim.

Aslında gözün de istediği buymuş demek ki...

Güneş ışığı sarıdır, sıcaktır,

Alev sarıdır, ısıtır.

Mum alevi, elektrik yokken hayatımızı aydınlatandır.

Eeeee, hangisi beyaz ışık verir???

Demek ki doğalı sarı ışık...

Hayatınızda küçük bi değişiklik arıyorsanız ve ampülleriniz beyaz ışıksa, değiştirin bence ;))

Çarşamba, Kasım 30, 2011

Bir Çağan Irmak Hikayesi...


Çağan Irmak’ın filmlerini seyretmekten keyif alıyorum şüphesiz, belki bu sebeple çok da objektif olamayabilirim yorumlarımda…

Aydınlık ve güneşli sahnelerini seviyorum…

Prensesin Uykusu’nda olduğu gibi kumsal da oturup sessizce ufka dalan gözler vardı yine perdede

Bu soğuk günlerin inadına, karnelerin alındığı yazın en güzel günleriyle başlıyor ve devam ediyor film…

Bütün bir yazı geçirip bağda, bahçede, denizde; sinemadan çıkınca da dışarıda sizi sıcacık bir hava saracakmış hissine kapılıyorsunuz.

Babam ve Oğlum’un devamı değil kesinlikle, Hümeyra ve Çetin Tekindor akraba bile değil filmde. Hikaye hiçbir yerde teğet bile geçmiyor birbirine.

Keyifli ege şivesiyle, Ozan’ın yaramazlıkları karşısında gülmekle kızmak arasında kalan dedenin, anneannenin hafif küfürlü diyalogları gülümsetiyor…

Öyle çok ağlamaklı olmasa da, gözyaşı damarınıza basıp kaçtığı kimine yaş akıtan, kimine göz pınarlarını dolduran yerler de yok değil.

Çekimleri Milas, Gökçeada ve Bodrum’da gerçekleştirilen film 10 yaşındaki Ozan’ın gözünden mübadele yaşayan dedesinin hikayesini anlatıyor. Dede’yse mübadelede yaşadıklarını ailesinin hikayesini, denize bıraktıkları kardeşinin hikayesini anlatıyor.

Türk-Yunan dostluğunun ötesinde biz birbirimize benzeriz, misafirperverlikte sınır tanımaz, “ölümü gör bi kahvemi içmezsen” muhabbetinin dibine vururuz mesajı gülümseten bi başka detay

Çarşamba, Temmuz 13, 2011

Tatil Sayıklamaları

Teorik olarak iznim cuma akşam 18'de bitti...

Pazartesi itibariyle işlerimin arasında kaybolma ihtimali nedeniyle ne varsa yazmak istediğim döküyorum ortaya. Ama siz hepsini birden okumayın, her gün bi tane okuyun ki uzun süre yazamazsam yokluğumu hissetmeyin :)))

Bu yazımın konusu son bir haftada aklıma gelen, mutlaka söylemeliyim-yazmalıyım dediklerimden küçük küçük notlar...

Otobüs ve uçak yolculuklarında çocuk kabul edilmeyen oteller gibi özel seferler düzenlenebilir mi acaba? Henüz çoluk çocuğa karışmamış ama ilerde bir gün çocuk sahibi olmayı hayal edenlerin ümitlerini kırmamak adına :)))

Yanlış anlaşılmasın yazdıklarım, çocuk sevmiyor değilim aksine çok severim ve çok da iyi anlaşırım ufaklıklarla ama seyahat boyunca  bütün gece katılarak ağlayan bir çocuğun bünyede yarattığı tahribat uzun  bir süre ağlayan çocuklardan ve ailelerinden uzak durmam gerektiğini düşündürüyor bana. Yoksa çocuk planlarımı bir ömür erteleyebilirmişim gibi geliyor ;)))

Gelelim erkeklere...

Ve çocuklara.

Şöyle bir yoklayın hafızanızı çocukları oynatcaz diye şekilden şekile giren kaç kadın var hatıralarınızda???

En fazla kova ve kürekle, denizde yüzme yada dalma yarışı yaparken...

Yalan aslında çocuk oynatmak, erkekler kendileri çocuk gibi oynayabilmek ve etraftan deli muamelesi görmemek için sergiledikleri bu üstün performans. Süper kahramanlar gibi hep bi pelerinleri olsun isterler. İlk kez -onlar için sonu kötü biten!:)- sünnetlerinde pelerinlerini savura savura havalarını atmışlar ama o günden beri bu hayallerini sadece deniz kıyısında omuzlarına aldıkları plaj havlularıyla gerçekleştiriyorlar gibi geliyor bana.

Tatilde okumak için önereceğim bir numaralı kitap Gülse Birsel'in "Yazlık"...

Bildik yaz hallerini Gülse Birsel'in kelimelerinden okumak şezlongda yatarken suratınızda kocaman bi tebessümün, hatta kolayca kahkaha atan biriyseniz kahkahalarınızın tüm plajda çınlaması işten bile değil ;)))

***

Tam da burasında cumartesi akşamı ara verilmiş yazının devamı aşağıda

***

Böyle bir es verdi. Gerisi gelir diye düşündü yazan...

Ama tutarsız, ilişkisiz, alakasız konular dolaşırken beyninde; yüreği nereye tutunacağını bilmezken daha fazla tatil sayıklayamayacağını Kadırga Otel'den, Kadırga Koyu'nun muhteşem denizinden, Bayram Amca'nın yemeklerinden hakkıyla bahsedemeyeceğinden bu bölümü yazmaktan vazgeçti.

Siz en iyisi onun çektiği resimlere bakın...







Perşembe, Ekim 14, 2010

Bi masal anlat bana...

Artık her geçen akşam biraz daha karanlık çöküyor yüreğime, güneş küsüp erkenden gidiyor evine. Hatta bazı gün hiç çıkmıyor yerinden.

Sokak lambalarının yalancı aydınlığı daha da mı karartıyor günü???

Sonbahar kışı geçirmeden ilkbahar yaza gelemiyor ki insan, dayanmak lazım


Ama dayanamıyorum :(((

Şubat'ın tam ortasında doğan birisi olarak kendime ihanet ediyorum sanmayın, benim doğduğum gün baharmış günlerden ağaçlarsa çiçekli...

Daha bir düşünceli, duygusal oluyor insan bu havalarda, bir kokudan, bir kelimeden neler neleeeeer geliyor aklına...

Yağmur, güneş...

Geçen sene bi masal anlatmıştı bana...

"Sabah kalktım hava buz gibi. Kış gelmiş artık dedim direnme. Çıkar bakalım en incesinden bi kazak. Kışa adım at sen de herkes gibi. İlk kez kazak giydim. Aslında kışın geldiğini kaloriferlerimiz yandığında anlamıştım ama aldırmamıştım. Bizimkilerin işgüzarlığı her sene erkenden yakarlar zaten demiştim. Sonra bi baktım botlarımı arıyorum çıkmak üzereyken. Hava puslu ve yağmurlu kış geldi dedim kendi kendime. Tabii bunu her farkedişimde yüzüm biraz daha asılıyo canım biraz daha sıkılıyo. Tam çıkıcam annem teyid etti kış geldi artık incecik çıkma dedi:( onu da dinledim daha kalın paltomu giydim. Çıktım motorla geçicem, arabamı parkettim bu seferde soğuk rüzgar haber verdi kışın geldiğini ama güneş de açmıştı aynı zamanda sanki benim gibi o da istemiyodu kışın gelmesini direniyodu benle birlikte ama ne fayda... Motora bindim. Güneşi de aldım yanıma. Gel dedim dostum en azından eşlik et bana karşıya kadar. Halimden bir tek sen anlıyosun:) Yolu yarıladık. O da ne? Güneşin bana bir de süprizi vardı. Karşımızda kocaman bir gök kuşağı. Haliçten mi Galatadan mı başlıyo, Kabataş yoksa Beyoğlunda mı bitiyo karar veremedim. Çünkü biz yaklaştıkça ona o yer değiştiriodu. Renkleri bu kadar net ve bu kadar belirgin bir gökkuşağı ilk kez görüyordum. Manzara mükemmel. Eski İstanbul üzerinde muhteşem bir gökkuşağı. Herkes fotoğraf çekme yarışında herkes mutlu herkes çocuklar gibi gülümsüyo. Yolculuk bitti indim. Güneş ve gökkuşağı hala eşlik ediyolar bana. Güneşi hissediyorum ama gökkuşağına dönüp bakmıyorum, onun bize eşlik ettiğini kalabalığın yüzündeki gülümsemeden ve fotoğraf çekmek için birbirleriyle yarışmalarından anlıyorum. Şöyle bir iç çekiyorum.  

Böyle güzel gelecekse gelsin be kış :))))))))))))"

Yine bi masal anlatsa biri bana, inansam, sarılsam...

Pazartesi, Ağustos 09, 2010

Hande Yazıyor... Bozcaada

Blog yazarımız, biz İstanbul'da yanıp kavrulurken kendini serin denizlere bırakmakla, o güzelimKadırga Koyu'nunun sonuna kadar keyfini çıkarmakta. E hal böyle olunca asistan blogger Hande devreye girer ve yazmaya başlar.

Biz de haftasonu kaçamağı olarak Bozcaada'yı seçenlerdeniz. Evet yol uzun, dönüş işkence ama değiyor mu? Kesinlikle evet. Modernize olmamış, yapısını, mimarisini korumuş, adını aldığı boz arazilere inat kendini sevdirmiş bir ada Bozcaada. Buz gibi ve tertemiz deniziyle, hala bakir kalmış koylarıyla, tarihiyle, geçmişini ve gelceğini korumaya devam ediyor hala. Eskiden Rum'lara vatan olurken şimdi tek tük kalmışlar. Ama sokak aralarında gezerken Yorgi Amca'nın Katina Teyze'nin varlığını hissedebiliyorsunuz. Kale'ye baktığınızda Fransız işgali sırasında top seslerini belki gözlerinizi kapatırsanız duyabilirsiniz.
Biz de cuma akşamından atladık otobüse geçtik Bozcaada'ya. Otellere bile uğramadan doğru kumsala gittik. Adada pek öyle aman aman şimdikilerin "beaaaachh" diye tabir ettikleri yer pek yok. Ayazma en modern tesis orda. Sulubahçe, Mitos gibi kumsalları olsa da duş ve soyunma kabinleri olmadığı için pek tercih edilmiyor. Dedim ya bakir bir ada bu. O kadar turiste ve halka rağmen.

Deniz alabildiğince mavi, alabildiğince yeşil turkuaz, her renk var. Adımınızı atar atmaz donduracak derecede de soğuk. Ayazma ismi burdan geliyor zaten. Her yerden soğuk su kaynakları geçiyor. Kimi zaman soğuktan donarken iki kulaç sonra makul bir sıcaklığa ulaşıyorsunuz. Balıklar ayağınızın altında geziniyor, hatta bi süre hareketsiz durursanız cüssenize aldırmadan sizi yemeğe çalışanlar bile oluyor bazen. Ve bu zevkle yüzüyor yüzüyorsunuz.

Adadaki sorun - tabi benim için- sahilin kum olması. Ben pek kum sevmem. Ayaklarımdan dökülen, bacaklarıma kollarıma yüzüme yapışan kumları sanırım 15 yaşıma kadar sevdim. 15 yaşından sonra da ananemin yazlıktayken kumlu ayaklarla eve girme diye bağırışını anlamaya başladım. Ama seçeneğim yoksa tabi ki en iyisi anın değerini bilmek ve keyini çıkarmak olduğunu bilen ben, kumlarla arkadaşlık yapmaya başladım. Bir çocuktan ödünç aldığım kova ve küreklerimle.




Güneş'in keyfi böyle çıkarken, güneş batımının keyfi ise rüzgar güllerinde devam ediyor. 17 adet rüzgar gülünden oluşan adaya ve Çanakkale'ye elektrik sağlayan bu dev gülelrin boyu 42 metre, gülelrin ise tek kanadı 21 metre. Dönerken çıkardığı rüzgar sesini ortamda fazla ses yoksa duyabilirsiniz. O kadar yakınında oluyorsunuz ki, bi süre sonra bu fırlayıp gelse nereleri uçurur diye felaket senaryoları yazmaya başlıyorsunuz. Rüzgar güllerinin hiç maliyet yok, senede 1 defa gres yağıyl ayağlanması yeterli oluyor.

Peki niye rüzgar güllerine geldik?

Çünkü güneş'i batırıcacağız. Bozcaada Türkiye'nin en batı ucu. Yani güneş en son Bozcaada'da batıyor. Güneş'i Türkiye'de en son siz görüyorsunuz. Ve öyle güzel batıyor ki. Hele yanınızda Talay şarabınız ve sevdiğiniz varsa...

Bozcaada'da akşam yemek yiyecek bir yer aramayın eğer rezervasyonunuz yoksa. yer bulmak mümkün olmuyor çünkü. Bence gidilmeden evvel İstanbul'dan rezervasyon yapılıp gidilmeli. Şarap evi olarak Lodos, Polente, balık isterseniz eğer Sandal, Güverte benden tavsiye.

Pazar günü son günümüzdü ve biz denize girmek yerine Bozcaada Sokaklarını gezmeyi tercih ettik ve ne kadar doğru bir karar verdiğimizi o zaman anladık.



Gündüzü ayrı bir güzel olan Bozcaada Rum ve Türk Mahalleleri olarak ayrılmış. Rum Evlerini mavi kapılarından tanıyabilirsiniz. Adada artık çok az Rum kaldığından kendilerini belli etmek için maviye boyarlarmış kapılarını. Bir diğer rivayete göre ise akrep'in maviden korktuğuna ve mavi kapılardan içeri girmemesi. Hangisi doğrudur bilinmez ama herkes sanırım mavi kapı ve pencereli bir ev ister kendine. Ada sokakları ise salkımlardan ve çiçeklerden geçilmiyor. Öylesine güzel ki...




Ada'da büyük bir kilise mevcut. Tepesinde bir saati var. Yeni restore edilmiş. Fakat aktif değil. Daha doğrusu bundan bir kaç sene evvel papaz vefat edince kapanmış kapıları. Pazar günleri çanları çalıyor ama halk tarafından. Mahalleli kendi kendine gelip ibadetini yapıp kapatıyorlar kiliselerini.



Dükkanlar bile o kadar güzel dekore edilmiş ki. Ben BakKAL'a bayıldım.




Bunlar da başka dükkanlar.



Başka bir tavsiyem ise Bozcaada müzesini gezmeniz. İşte orda tüm tarihi baştan yaşayabilirsiniz. Fransız istilasından kalan mektuplar, botlar, kurşunlar, gelmiş geçmiş Rum ailelerinin bağışladıkları eşyalar resimler, günkük yaşamda kullanılan tabaklardan tutun da Doktorların muayene çantaları, ayakkabıcının, kasabın tezgahını gördükçe mest olacaksınız. Koleksiyoncu Hakan Gürüney'in kendi bireysel girişimciliği ile oluşturulmuş bu müzeyi gezmenizi şiddetle tavsiye ederim.

Nerde kalalım diye sorarsanız eğer benim gözüme kestirdiğim Ege Otel var. 1800'lü yıllarda yapılmış. Rum İlkokulu olarak kullanıma başlanna binada 1923 Lozan Antlaşması ile Bozcaada Türk topraklarına katılınca Türk ve Rum öğrenciler 1963'de İstiklal İlkokulu açılıncaya kadar beraber okumuşlar. Daha sonra özel bir kişiye satılan bina yıkılmak üzere iken KOZ AŞ tarafındna satın alınarak aslı korunarak otel'e çevrilmiş. Bu Otel'in ayrı bi özelliği ise bir edebiyat Profesör'ünün her odanın kapısına ünlü şairlemizin dizelerini el ile yazması. Gidince bilemeyeceksiniz, Nazım Hikmet mi, Melih Cevdet Anday mı yoksa Atilla İlhan odasında mı kalacağınızı.


Ve ben geri döndüm İstanbul'a bu güzellikleri bırakıp. Ada çocuğu olmak istedim. Dört tarafı denizlerle çevrili adadan ayrılmamak istedim. Yanıma alacağım 3 şeyi ben çoktaaaaannnnn belirledim.

Yolculuk , her zaman düşündüm onu ;
İçimde bu azgın davet ne demek ?
Oraya , neredeyse güneşin sonu,
Uçmak , kayıp gitmek, kaçıp dönmemek.

Necip Fazıl Kısakürek

Pazar, Ağustos 08, 2010

Yüzünü Denizde Yıkayanlar

Geçen hafta "yüzünü denizin yıkadıklarını" yazarken hiç aklıma gelir miydi bir kaç gün sonra "yüzünü denizde yıkayanlardan" olacağım.

Üstüme sıçrayan deniz suları aslında habercisiymiş bu güzel günlerin. Yani bundan sonra hiç olmadık bir anda deniz suları atlarsa üzerinize bilin ki bir kaç güne kalmaz serin suların kucağına atacaksınız kendinizi, tıpkı kulağınız çınladığında birisinin sizi andığı gibi.

Fotoğraf bu sabah 07:00 sularında Assos Kadırga Koyu'nda çekildi. Fotoğraftaki bizzat ben olmakla beraber figüran kullanmadığımı açıkça belirtmeliyim. Yüzümü denize yıkamaya gitmiştim. Gidiş o gidiş.

Şimdi İstanbul'un yapışkan sıcağında burada serin serin oturmuş bunlar yazılmaz biliyorum ama...

Assos'da nem yok, ne gündüz ne gece, hafif bir esinti her daim. Deniz desen çarşaf, gölde sanırsın kendini. Hande'nin bu yaz Belek'te denize ilk girdiğinde "kim işedi buraya?" diye etrafında suçluyu aramasının aksine, mükemmel serinlikte.

Geçmiş yıllarda çabuk üşürdüm, ama bu yıl ısı muhteşem. -tabi bunda benim aldığım kilolardan vücutta artan yağ miktarının nasıl bir etkisi olabileceği de bunları yazarken geldi aklıma ;))-

Pek fazla fotoğraf ummayın bu tatilden ;)) deniz bildiğiniz deniz, bu sene harabelere çıkmayı düşünmüyorum ordan da bi şey çıkmaz. Bana gelince ünlüler gibi, bikinili görüntü vermiyorum. Henüz paparazzilerin takip edeceği kadar ünlü bir blogger da olmadığıma göre, o fotoğrafları da unutun :)))

Pazartesi, Mart 08, 2010

Masal

Bir varmış, bir yokmuş

Gökyüzünde bir güneş,

Yeryüzünde tüm meyvelerin tek bedende buluştuğu bir ağaç varmış

Kirazın, ayvanın, narın, elmanın, eriğin birleştiği muhteşem çiçekleri olan

Güneşi her gördüğünde gülümseyerek çiçeklerini açmaya başlayan.

Mevsim bahar mı kış mı düşünmeden...

Her çiçek açmaya başladığında güneş aniden ortadan kaybolur, çiçekleri meyveye dönmeden ayaza yenik düşermiş

Ama her seferinde bir öncekinden daha hızlı çiçeklerini açıp;

Güneşini kaybetmeden meyvelerine kavuşmak için çabalarmış...

Boşuna...

Güneş meyveleri bekleyecek kadar kararlı,

Ağaç vazgeçecek kadar umutsuz değilmiş.

Ağaç vazgeçmemiş güneşten, her seferinde ayaza verdiği çiçeklerinden

Ağaç beklemiş,

Zaman beklememiş...

Pazartesi, Kasım 17, 2008

Ümidin Güneşi

Bazı şeyler var ki yazmak zor, anlatmak zor yaşamak daha da zor. Uygun kelimeleri yok.

Bi de herşeye rağmen karanlık bulutların arkasından arada bir kendini gösterip içini ısıtan sıcacık, sevgi dolu ruhuna dokunan iyi gelen şeyler var.

Çoktandır beklenen, olmasını istediğin ama kaderin senin bilmediğin doğru olan zamana ötelediği. Doğru zaman şimdi mi yoksa daha var mı ilerleyen günlerde yaşanıp öğrenilecek.

Ama hayattaki en güzel anlardan biri de düşünüp gülümseyebilmek, güzel bir şeyler olacağını hissederek ümit etmek.

Olmasa bile, o ümidin sıcaklığı neşesi ruhuma iyi geliyor.

Dilerim hayal ettiğimden fazlası olur.

Hepimizin :)

Salı, Eylül 23, 2008

Yeni Bir Hayata

Bu gezegende hiç birimiz yanlız değiliz aslında. Hatta bu satırları yazarken kainattan bir ses "hayır elbette değilsiniz" diyor gök gürültüsüyle...

Yaşadıklarınızı, hissettiklerinizi aynı anda yaşayan hisseden farklı bedenlerde farklı mekanlarda benzer ruhlar var aslında. Belki de o ruhla yan yanasınız ama bilmiyorsunuz bilmiyorum.

Bazı yazılarım var ki; kimi neyi nasıl anlattığımı çok fazla anlaşılmasın istediğim sadece kelimelere dokunarak yazdığım. Boşluklar bıraktığım.

Ama işte o eş ruhlar eş olaylar okuyanın kendi içindekilerle boşlukları dolduruyor ve artık o benim yazdığım yaşadığım değil onun hissettiği oluyor.

Geçenlerde de öyle oldu, o yazım çok sevdiğim ama içinde kopan fırtınaları bilmediğim bir dostumla iç dünyamızı kesiştirdi. Çok kolay anlatılmayacak paylaşılmayacak şeyleri döktük karşılıklı ortaya.

Demiştim ya; kimse kimsenin içinde gerçekten ne olduğunu bilmiyor aslında. En mağrur en mükemmel görünenlerin içinde kopan fırtınaları kimse bilmiyor. O sularda fırtına hiç olmazmış gibi geliyor.

Artık sıkıldım bu fırtına kelimesinden, bi türlü kopamayan koptuğunda kökünden söküp atamayan.

Ben güneş istiyorum artık. Bu sonbaharın en güzel ilkbahar olmasını diliyorum.

Cuma, Eylül 05, 2008

Ramazan 1,2,3,

derken bugün 5 oldu. Bi de bakıcaz 15, 25 ve 29. Günler çok çabuk geçiyor, zaman mı hızlı akmaya başladı biz mi onu çabuk tüketmeye başladık bilmiyorum. Filmlerde aradan günler günler geçtiğini göstermek için üst üste hızlı çekimlerle bir kaç saniyede güneş doğup, gün yaşanıp, güneşin battığı sahneler vardır ya. Aynen öyle yaşıyoruz biz de sanki. Birileri bize şaka yapıyor galiba.

Ama şaka olduğuna dair hiç bir işaret yok.

Bilim adamları zaman zaman bazı tezler üretir bizim aslında onu yaşadığımız söylerler. Son günlerde aklımda böyle bir tez var. Yaşadığımız her anın aslında kainatın bir yerlerinde yaşanmaya devam ettiğini, adım adım o parçalarında sırayla aynı şeyi yaşadığını söylüyor. Çok teknik detayları toparlamam mümkün değil ama şöyle hayal edin.

Ben şu an bilgisayarımın başında yazıyorum saat 18:00. Bundan 3 hafta önce saat 18:00'de deniz kıyısında dalgalarla oynuyordum. Benim parçalarımdan biri orada hala tatilini yapıyor ama onun da tatili bitecek 3 hafta onra o burada yazıyor olacak. Bense yani şu an yazıyı yazan ben başka bir şey yapıyor olacağım. Ama gerçek ben hangimiz bilmiyorum

Cuma, Mayıs 16, 2008

Sabahlar

Sabah namazında; her sabah olduğu gibi pencereyi açıp dışarıya baktım bir süre.

Sabahın sessizliği, serininde etraftaki huzuru hissettim. Havaların ısınmasıyla bir iki kuş ötmeye başlıyor bu saatlerde. Günün en sessiz saatinde en güzel sesleri duyuyorum.

Rize’deki sabahları hatırlıyorum...

Güneşin ufukta yavaş yavaş yükselmesiyle aydınlanan güne merhaba diyen bir kaç kuşun sesine; ilerleyen dakikalarla bir kaç tane daha ekleniyor ve koro başlıyor. Bense terastaki divanda bu sesler arasında uykuya dalıyorum. Sonra yağmurun yapraklara ve topraklara değdikçe çıkardığı ses; yağmurun sesini duyuyorum.

Uyanır gibi oluyorum, sonra yeniden tatlı bir uykuya dalıyorum. Huzur işte bu an demiştim. Huzuru ve mutluluğu yaşadığın anda farkında olmak Allah’ın insanları verdiği bir hediye galiba.

O güzel sabahı sanırım hiç unutmayacağım.

Bu evde, bu balkonda

Pazar, Nisan 13, 2008

Boğaziçi Mevsimi

Ben bugün karar verdim, bir mevsimin adını değiştirmeye. Sonbahar, Kış, Boğaziçi, Yaz. Yani artık ilkbahar falan yok, bir mevsimi bir yer bu kadar mı güzel yaşar?

Aslında dün akşamdan planımız sabah kahvaltısı için Mihrabat Korusu'na gitmekti. Rezervasyonumuzu yapmıştık. Ancak dün gece benim midem bozulup da geceyi kötü geçirince iptal etmek zorunda kaldık. Üstelik benim yüzümden planın bozulmuş olması canımı sıkıyordu. Kahvaltıdan sonra Tema Parkı'na gidelim dedim.

İyi ki demişim.

Bunca zamandır gitmemek, kaybedilmiş anlara işaret ediyor.

İşte resimler... Hepsi bana ait.


Parkın girişinde sizi ilk karşılayan manzara

Rumeli Hisarı her zamanki asaletiyle

Elma çiçekleri

Aslında erguvan dalları arasından Rumeli Hisarı'nın kulesini çekmek istedim ama hava o kadar kapalıydı ki net çıkmadı.

Erguvan sevgilimle kavuştuk. Pek ilişkimizi ilan etmek istemesek de, siz yabancı değilsiniz.


Erguvan Terası adı verilen seyir terasının manzarası

Bizim küçük maymun :) Sabah izlediğimiz çizgi filmdeki maymunu taklit ediyor. Çimenlerin üzerinde kendini yerden yere atmaktan helak oldu, resmen kendini kaybetti.

Bir şeyler atıştırmak için hemen yakındaki Güzelcehisar Cafe'de mola verdik. Servisten çok fazla bir şey ümit etmezseniz muhteşem bir yer. Kendinizi kentin dışında doğayla bütünleşmiş hissedebilirsiniz.

Hayat aslında dört dörtlük değil. Her yer böyle sakin ve huzurlu değil. Sahiller ve parklar bu şehirden kaçma hissi uyandırıyor. Eminönü ve Üsküdar

Cuma, Mart 21, 2008

Resmen Bahar

resim internetten
Takvimler resmi olarak Bahar'ın başladığını söylese de bugünkü hava pek öyle demiyor. Olsun yağmur yağsın, toprağa ruhlara şifa olsun. Bugün posta kutuma gelen mailin başlıklarını paylaşmak istedim. Daha fazlası için alttaki linke tıklayabilirsiniz.

resim www.bitkihastanesi.com'dan
Vücudumuz devamlı olarak kendisini iyileştirir ve yeniler. Her saniye 10 milyon hücre ölür ve hemen yerine 10 milyon hücre daha doğar. Her 5 günde midenizin iç yüzeyi yenilenir, her ay yeni bir cildiniz olur, her 6 haftada bir yeni bir karaciğeriniz olur, ve her üç ayda bir yeni bir iskelet oluşur. Değişim burada durmaz. Radyoaktif izotop çalışmaları her yıl vücudumuzun atomlarının yüzde 98'inin yenilendiğini keşfetmiştir.
http://www.thelifeco.com.tr/guestsletter.aspx


Son yapılan araştırmalar averaj bir kişinin hergün ortalama 100,000 düşünceye sahip olduğunu ortaya koydu, bu saniyede 1 düşünce anlamına geliyor. Eğer zihninizin bütün bu hareketlerine tam manasıyla angaje olursanız gereksiz bir stres seviyesine ulaşır ve sıkıntı çekersiniz. İnsanlar çoğunlukla insanlar günlerini bir düşünceden ötekine sıçrayarak geçirir ve bunun doğrudan sonucu olarak duygular birbiri ardına eklenir.
http://www.thelifeco.com.tr/sonbaharmakaledetayi2.aspx?page=1&article=4082

resim internetten
Bu ilkbaharda size en yakın, en ucuz ve en faydalı terapiden neden faydalanmıyorsunuz?

Helyoterapi!(Açık havada doğrudan güneş banyosu şeklinde veya suni ultraviyole (morötesi ışınlar) veren lambalarla yapılan tedaviye güneş tedavisi veya helyoterapi denir.)

Bu mevsimde güneş dünyaya ve bütün canlılara yenilenmiş enerji taşır.

Bağışıklığı güçlendirir
Depresyona ve uykusuzluğa iyi gelir
Enerjiyi artırır
Cildinizi korur
Kemikleri güçlendirir
Güneş ışığıyla onarım

http://www.thelifeco.com.tr/sonbaharmakaledetayi2.aspx?page=2&article=4078

Perşembe, Şubat 14, 2008

Hava Durumu

Dün sabah aniden başlayan karla gündemimizin ilk maddesi hava durumu oldu. Kar ne kadar tutmuş, oraya ne kadar yağıyo, burda ne kadar olmuş? Her saat başı alternatif hava durumu sitelerini ziyaret kaçınılmaz hale geldi.

Bloguma eklediğim hava durumu penceresi de durumu sanırım daha net anlatıyor :)

E tabi http://www.meteoroloji.gov.tr/ de takip ettiğim sitelerden biri. Dün incelerken bugüne ait geçmiş bir bilgiye de ulaştım.

1975-2008 yılları arasında Şubat ayının gördüğü en sıcak gün 24 dereceyle 14 Şubat'mış. Annem hep der; halan hastaneye bizi görmeye geldiğinde kısa kollu bir kıyafet giyiyordu diye. Giyilmez mi? 24 derece ne demek? Tabi ki ertesi gün hava birden bire soğumayacağına göre, ben sıcak bir günde dünyaya merhaba demişim.

Benim geleceğimi duyan güneş; beni yakından görmek için dünyaya o zamanda olması gerekenden daha fazla yaklaşınca hava sıcaklığı mecburen artmış. Bu yüzden ben de Güneş'i çok severim.


Resmi daha büyük görmek için tıklayın