Perşembe, Aralık 12, 2019

Geçen Zaman


Yine çok ihmal edilmiş ama asla vazgeçilmemiş bloguma hoş geldim :)

Geçen zamanın özetini yapmalı önce.

Ağustos'ta okuduklarım demişim en son

Evet bu sene çok kitap okudum :)

Ne mutlu bana

Uzun yıllardır bu kadar çok kitap okumamıştım.

O kitap yığınınına 5-6 kitap daha ekledim.

Gülseren Budayıcıoğlu kitaplarına takıldım

Tüm yazdıklarını okumadan da rahat etmedi içim.

Benim için bir roman değil, psikoloji kitabıydı.

Okurken çok keyif almanın ötesinde, kendimin kuytularına da indim

Ne tespitler, ne çıkarımlar

İnsan gerçekten kendini ne kadar az tanıyor, kendine ne kadar uzak;

Anlıyor

Ki ben hep kendine yakın olan halini hatrını soranımdır

Ben bile böyle diyorsam

19 yıldır iş hayatımın hiç bitmeyen acil işleri, geçişleri, sunumları belki de bu ara hepsinden çoktu

Biri bitmeden biri

Hepsi birbirinin üstüne yığıldı

Arada yine seyahatlerim oldu

Sicilya, Prag

Onları da yazmamışım daha

Aslında bırak yazmayı daha telefonumdan tekrarlayan fotoğrafları bile temizleyememişim.

İnstagram çıktı, bloglar azaldı, instagramda story çıktı normal paylaşımlar azaldı.

Çünkü story'e bir çırpıda koymak işin kolayıydı.

O da 24 saat sonra artık yok.


Pazartesi, Ağustos 26, 2019

Sen Okuduklarının Özetisin

Bu senenin ilk günü yani 1 Ocak'ta bir oturuşta 300 küsur sayfa Tekvin okumuştum. Haftasına da kalanını okuyup bir çırpıda bitirmiştim.

Sürükleyici ve etkileyici bu kitap sonrası okuma iştahım açıldı.

Ve her okuduğum kitapta farklı bir şeyler buldum, yeni bir şey buldukça başka kitapları keşfetme arzum arttı.

Arada boş kaldıkça da ansiklopedi bile okudum ve okumaya devam ediyorum.

Kitap okumanın katili instagramda dün bir yazının linkine denk geldim.

  "Kitaplarda okuduklarımızı unutuyorsak hala neden okuyoruz?"

Oldukça uzun bir yazı ama sonuçta bahsedilen Proust ve Mürekkep Balığı'nın yazarı Maryanne Wolf'un şu cümlesi durumu çok güzel açıklıyor.

"sen bütün okuduklarının özetisin"

Gerçekten bu sene okuduğum her bir kitaptan ayrı bir keyif aldım. Bir şekilde pek çoğunun birbiriyle kesiştiği satırlarla karşılaşmak başka bir haz katıyor okumaya

Mesela Boğaziçi Tarih Atlası'nı okurken Demirel'in Adalet Partisi'nin başına geçişini; Çebiş Evi'nden Hisar Tepe'ye kitabını okurken Süleyman Demirel'in ilkokul hayatına nasıl başladığını. Vehbi Koç ve yine Doğan Tekeli'nin kitaplarında Türkiye'nin yatırımlarını ve dönemin siyasetini. Hayvan Çiftliği'nde bugün yaşadığımız her şeyin aslında defalarca yaşandığını ve yaşanacak olduğunu.


Neler mi okudum 2019'un ilk 8 ayında?

Tekvin (Arif Ergin)
Boğaziçi Tarih Atlası (Sedat Bornovalı)
Uydurulan Din ve Kuran'daki Din (Kuran Araştırmaları Vakfı)
Kişiliğin Gelişimi (Carl G. Jung)
Rüyalar (Carl G. Jung)
Vehbi Koç Anlatıyor (Bir Derleme)
Hayvan Çiftliği (George Orwell)
Çebiş Evi'nden Hisar Tepe'ye (Doğan Tekeli)
Taş Yolu-Eğin Öyküleri (Lütfi Özgünaydın)
Köprü (Ayşe Kulin)
Atatürk (İpek Çalışlar)
Hayata Dön (Gülseren Budayıcıoğlu)
Camdaki Kız (Gülseren Budayıcıoğlu)
Benim Gözümden Dünya (Albert Einstein)

Fotoğrafta ödünç aldığım ve verdiğim yok. En üstteki de sırada okumayı düşündüğüm :)

Çarşamba, Temmuz 10, 2019

Milano - İtalya

Tarihçe:

3-7 Ekim 2018 (Gezi)

14 Ekim 2018-İstanbul (el yazısı ile deftere not alındı)

21 Mayıs 2019-İstanbul (taslak olarak blog yazısına dönüştü)

10 Temmuz 2019-İstanbul (resimler eklenip yayınlandı)


Hatırlamak için yazmak,

Hatırlamak için fotoğraflamak gerekiyor

Fotoğraf, sonra onlara dönüp bakmak kolay yolu

Ama yazmak emek istiyor
Daha fazla zaman istiyor
Belki yine yazmazdım ama bu defter son 2 senedir çıktığım tüm seyahatlere ait notlarımı tutmak için bir motivasyon oldu.

Ve bu kez sırf bu defterin hatrına -bilmiyorum belki sonra bloga yazmayabilirim de-

Artık sık sık Avrupa şehirlerine seyahat etmekten havaalanı, metrolar, trenler çok sıradan gelmeye başladı.

Tarihi Milano Central Station binası ilk durak için oldukça güzeldi.


İstasyonun karşı çaprazındaki otelimiz, istasyon binası önünde grup grup koyu renkli insanlar buranın mültecilerinin göçmenlerinin de onlar olduğunu gösteriyordu.

Milano diyince Duomo Katedrali, Vittorio Emanuel çarşısı...



Artık katedraller, gösterişli tarihi binalar öyle çok da ilginç gelmiyor. Ama çatılarına çıkıp şehri seyretmek, üst galerilerinde heykellerin ve sanatın içinde dolaşmak keyif veriyor.

Galleria Vittorio Emanuel'in ortasında boğa mozağinin yumurtalığına basıp topuğun üzerinde tam tur dönmenin uğur getirdiği toteme tüm turistler gibi ortak olup zeminin biraz daha çökmesine biz de katkıda bulunduk.



Lüks markalar, vitrinler, şüphesiz göz alıcıydı.

Her seferinde katedralin önüne çıkan yollar

Meydandaki güvercinlerin insanların avucundan yemesi, avucunuza zorla bir tutam mısır koyup sonra da fotoğraf çekmek için 5 euro isteyen uyanıklara imkan tanıyor. No demeniz pek işe yaramasa da avucunuzdaki bir parça mısır çoktan güvercinlerin üstünüze tünediği bir ağaç olmanızı sağlıyor. Kolunuzun üzerinde kapışan güvercinler istemeden de olsa kollarınızda çizikler bırakabiliyor. Bazı hatır şinaslar ise yemek bitse de kolunuzdan kalıp yarenlik edebiliyorlar.



İlk seferinde çığlık çığlığa, sonrasında alışarak keyifli poz vermeler, selfiler başlıyor.

Sforza Kalesi batan güneşin ardından yanan ışıklarıyla sizi orta çağa ışınlıyor. Gerçi o zaman elektrik olmadığı için geceleri böyle görünmüyodur ama :) günümüzde cep telefonlarıyla turistler için çekebileceği harika fotoğraflar veriyor.

Gecenin ilerleyen saatlerinde bir kez daha yolumuz Duomo'ya çıkıyor. Gecenin karanlığında beyaz ışıklarıyla başka bir etki yaratıyor.



Bu kez gece gördüğümüz Sforza Kalesi'ne gün ışığıyla bakmaya gidiyoruz. Sempione Parkı ve Arco della pace (Barış Takı)

Her zamanki gibi şehrin göbeğindeki devasa parklar beni benden alıyor.



Bizim pazar sabahı 11'den önceki sokaklarımızın sakin hali buraların normal gündelik hali...

Nostaljik tramvay devasa ağaçların sağlı sollu yüzyıllardır orayı beklediği belli.

Arnavut kaldırımlı taş sokaklar, devasa ağaçların köklerini ve yollardaki su akışını sağlamak için çakıl taşlarıyla döşenen ağaç dipleri, patikalar şehirle doğanın büyük bir zerafetle nasıl güzel olacağının canlı bir dersi bana göre.

Su yokmuş gibi davranmayıp onu toprağa ulaştırmayı bilen...

Turumuzun devamında yolumuz Leonardo Da Vinci'nin son Akşam Yemeği tablosunun duvarına yapıldığı Santa Maria Della Grazie Bazalikası. Bazalikanın mutfak duvarında olan resmi görmek için yine uzun bir kuyruk. Bu seferlik bahçenin tadını çıkarmakla yetindik. Zira pek çok yorumda resmin beklediğiniz kadar muhteşem bir etki yaratmadığı şeklinde.



Bir sonraki durağımız Sant Ambragio Bazalikası avlusunda güzel fotoğraflar almaktan çok yan tarafta yapılan arkeolojik kazıda bulunan iskeletlerin kazısını izlemek daha heyecanlıydı. Zira etrafı çevrili olan kazı alanına meraklıların açtığı deliklerden bakabiliyorsunuz ancak.

Mezarlık olsa bu kadar çok yan yana gömülü olmazlardı teorileriyle ne olduğunu çözmeye çalışmak eğlenceliydi.

Devamındaki park, tarihi bina kalıntıları ve az ileride duvarlara yapılmış resimler güzel gezi noktaları olarak karşımıza çıkıyor.

Sonra nasıl oldu bilmem metro ya da trenle Garibaldi istasyonuna giderek ağaç evi görmek niyetiyle geldiğimiz yerde şirketimin ortağının genel merkezinin kulelerini buldum.

Unicredit Tower


Gitmişken bizim maaşları Euro ile ödeme konusunu konuşsam mı acaba diye içimden geçmedi değil.

Gösterişli kuleleri ve alışveriş merkezi ile iyi bir konumda. Çarşının diğer bir özelliği katlar arasına konulan borularla alt katla veya yukarı meydan arasındaki sesleri dinleyebiliyorsunuz.

Ne anlamı var dersen.

Bilemem :)

İyi bir görsellik var o kadar. Sonraki gün rotamız Varenna.

Yani Como Gölü'ne sahili olan bir kasaba. Göl manzarasına paralel ilerleyen tren Ekim sakinliği çökmüş tatil yöresi moduyla rahat rahat dolaşıp kadrajınıza başkalarının girmediği fotoğraflar çekebildiğiniz bir zaman.



Varenna'da Villa Monastero ücret mukabili bahçesini dolaşabileceğiniz en güzel villa. Çok hoş fotoğraflar veren fotojenik bir bahçe.




Como Gölü ters Y harfi şeklinde. Biz de o Y'nin V olan rotasını keşfettik.

Bir sonraki durak Bellagio.

Varenna'dan daha şirin geldi. Burada da botanik bahçesi olan Villa Melzi.

İşte burda çılgınca fotoğraf çekmek istiyorsunuz :)





Ağaç çeşitliliği, bahçe tasarımı muhteşem. Peyzaj okuyanların mutlaka böyle yerleri görmesi gerektiğini düşünüyorum. En keyifli villa bahçesi burası bence. Saatlerce vakit geçirilebilir.



Bir sonraki nokta Leno...

Tremezzo'daki Villa Balbienallo...

20 dakikalık bir tırmanmayla yamacın öteki tarafında olan villaya ulaşabiliyorsunuz. Deniz taksi de varmış ama Ekim ayı gibi turistik olmayan sezonda her zaman olmuyor.





Bu villanın da ağaçlarından özellikle şapkalı mantar gibi olanı çok etkileyiciydi. Dik bir yamaçta konumlanmış olması nedeniyle daha dikey setlerle ama çit ve sütunların yeşilliklerle sanat eserine dönüştüğü bir yer.


Diğer bir özelliği ise Skyfall ve Yıldız Savaşları filmlerinin bu bahçelerde çekilmiş olması.

Como Gölü'nün ters V'sini tamamlamak için tekrar tekneye binip Como'ya gidiyoruz. Evet aslında Como Gölü'ndeyiz ama kasaba ya da yerleşim yeri olarak Como'ya gidiyoruz.

Boğaz vapuru gibi görkemli villaları, sonbahar renklerinin düştüğü doğayı seyrederek 1,5 saati bulan bir yolculukla Como'dayız.

Bu arada George Clooney'nin villası hayal kırıklığına uğratıyor. Daha önce google earth'ten yerini tespit ettiğim villaya yaklaşırken tüm gemi ahalisinin ayaklanması herkesin niyetini ve evin o ev olduğunu teyit ediyor.



Ve son gün kısıtlı olan vaktimizi merkezde geçirip dünyada 3. İtalya'da, hatta bu durumda Avrupa kıtasında ilk olan Starbucks Reserve Roastery ziyaret etmek planındayız. Starbucks Reserve Roastery için instagram postumdan kopya çekebilirsiniz. Ama gerçekten etkileyici. Özellikle pazarlama anlamında müthiş dersler çıkartılacak bir mağaza, deneyim merkezi.



Jung- Kişiliğin Gelişimi

Kitabı okurken unutmak istemediğim satırlarını not almıştım...


Arka plandaki sessiz gerçekler çocukları etkiler

anne tüm yaşamını, kendine karşı son derece ciddi ve dikkate değer güçlü karakteriyle ona öğretilen prensiplere adamış ve istisnalara hiç izin vermemişti.

*Kız çocuklar bilinçdışı seviyede annenin tutumunu taklit etti
*Erkek çocuklar bilinç dışı aşıklar şeklinde kalarak kadınları bilinç seviyesinde reddetti

Çocuklar ebeveynlerinin zihin durumuna karşı iç güdüsel olarak takındıkları tavırdan dolayı etkilenirler.

*Ya açığa vurulmamış karşı çıkmalar
*Ya da feda edici ve mecburi taklitlere boyun eğerler

Her iki durumda da kendi istedikleri gibi değil, ebeveynlerinin istediği gibi hissetmek, yaşamak zorundadırlar

Ebeveynlerin kendi problemlerini ne kadar az kabul ederlerse, çocuklar ebeveynlerinin yaşanmamış hayatlarından o kadar acı çekerler ve ebeveylerinin bastırdığı bilinçdışında tuttuğu her şeyi tatmin etmeye zorlanırlar.

Kontrol edilmesi gereken hayat değil, bilinçdışıdır.

Her birimiz iyi yada kötü ahbaplarımızın eğitimcisiyiz.

Sonuçta insanoğlu olarak ahlaki açıdan birbirimize bağlıyız.

Enerji gerilimi belirli bir seviyenin altına düşen her şey eşik altı olur. Yani bilinçaltına düşer.


Çocuk, ebeveyninin psikolojik atmosferinin büyük bir parçasıdır. Ve ebeveynler arasındaki gizli ve çözülmemiş problemler çocuğun sağlığını derinlemesine etkileyebilir.

Havada asılı kalan ve çocuk tarafından belli belirsiz hissedilen şeyler, korku ve önsezinin bilinçaltı atmosferi tüm bunlar zehirli bir  buhar gibi çocuğun ruhuna yavaşça sızar.

Amerika'da kent yaşamı zekilere hitap eder, zeki tepki bekler. Avrupa ise her şeyi aptallığa göre planlanmıştır.

Amerika zekayı teşvik eder, Avrupa aptallar da ilerliyor mu diye bakar.

Avrupa kötü niyeti olmuş sayar. (Yasak diye bağırır)

Amerika insanların sağduyusuna iyi niyetine bırakır. Mesajlarında yapmayın, lütfen kelimelerini kullanırken "lütfen bahçeye girmeyin",  Avrupa yapmış gibi "bahçeye girmek yasaktır" der

Her yetişkinin içinde gizlenen bir çocuk vardır.

Her zaman orada olan, hiç bir  zaman tamamlanmayan sürekli ilgi, dikkat ve eğitim isteyen ebedi bir çocuk.

İnsan kişiliğinin gelişmek ve bütün olmak isteyen kısmı bu çocuk kısmıdır.

Çocuklarımızda değiştirmek istediğimiz herhangi bir şey olduğunda önce o şeyi incelemeli ve onu kendimizde değiştirmeliyiz.

Kişilik yaşam boyunca sadece yavaş aşamalarla gelişebilecek bir tohumdur.

Kişi bilinç düzeyinde ve ahlaki bakımdan düşünerek kendi yolunu seçmediği sürece kişilik asla gelişemez.

Cesurlar kendi yollarını seçerler


Cuma, Haziran 21, 2019

Doğu Anadolu - Kemaliye ve Diğerleri

Yazmak...

Her geziden sonra üşensem de daha sonra okuyup hatırlamak için çok güzel bir yol.

Üşensem de taze taze yeniyken hatıralarım, yazmaya zorluyorum kendimi. "Born to Travel" defterim bittiğinden yazdığım bloknot çok zevk vermese de yazıcam.

Yazmalıyım :)

Şubat ayının ilk günlerinde bir cuma akşamı sinema öncesi kahvemizi içerken gelen bir mesajla başlayan bir hikaye bu...

21-23 Haziran Kemaliye'ye gidiyoruz, gelir misin?

Gelirim.

Daha aylar var :)

Pazartesi, "uçak biletlerini aldım"la ciddiye binen.

Evet, hala aylar vardı :)

Yerel seçimler oldu 31 Mart'ta

Ama İstanbul'un yeni patronu bir türlü belirlenemiyordu :(

Ve 6 Mayıs'da seçimlerin 23 Haziran'da tekrarlanacağı haberi geldi.

Hadiiiiiii...

İstanbul'a hakkını vermek, vatandaşlık görevimizi yerine getirmek üzere seyahat tarihini değiştirmeye karar verildi.

Olsun,

Her şey daha güzel bir İstanbul için

Yeni tarih 8-10 Haziran için ilave maliyete katlanarak biletlerimizi değiştirdik

Bayramın bittiği hafta sonu cumartesinin ilk ışıklarıyla Elazığ'a uçuyoruz.

Harput Mahallesi'ndeki kahvaltının ardından Arap Baba Türbesi ve Cami, Kurşunlu Cami ve Harput Ulu Cami'yi ziyaret ettikten sonra Erzincan'a geçtik.

Doğrusu Elazığ pek heyecanlandırmadı beni.

Ama yine de şehirden aklımda kalanlar...

Selçuklular dönemine ait Harput Ulu Cami iç mekandaki kemerli yapısı, zamanında ortasının açık olduğunu düşündüğüm şimdilerde ondülün çatı ile kapatılmış iç avlusu ve Pisa Kulesi'nden daha eğik olan minaresiyle tarihe damga vurmuş önemli bir yapı.



Nuray'ın gözünden ;)
Her ne kadar minaresi restorasyon nedeniyle sargıya alınmış olsa da eğim belli oluyor gibi.

Minberi ise az ötedeki Kurşunlu Cami'deydi, onu da gördük :)

Minberi orda cami burda, neden?

Restorasyon sırasında Kurşunlu Cami'ye taşınmış ve orda bırakılmış.

Arap Baba Türbesi ise özel bir işlem uygulanmamış olmasına rağmen çürümeden bugünlere gelmiş Arap Baba bedeni ile ünlü. Bir kaç yıl öncesine kadar beden açık olarak görünürken, şimdilerde sergilenmesi uygun olmadığı düşünüldüğünden bezlere sarılmış. Ama yeşil bezin dışından kemik formunu fark edebiliyorsunuz. (Youtube'da 2017 yılına ait açık görüntülere ulaşabiliyorsunuz)

Biraz serinlemek niyetiyle gittiğimiz Çırçır mesire alanı ise etraftaki kötü koku nedeniyle (balıklar, balık yemleri veya etrafta ölmüş başka bir canlı nedeniyle) kaçarak uzaklaştığımız  ve hatırlamak istemediğimiz bir yer oldu.

Elazığ deyince ilk-orta okuldan coğrafya derslerinde tanıştığımız Keban Barajı geliyor insanın aklına...

Ordaydım :)

Ve gün gelip de kendisini gördüğümüz gün; 15 yıl üzerine ilk kez yüksek su seviyesi nedeniyle baraj kapaklarının açıldığı çağlayarak suların aktığı bir dönem olması gerçekten büyük bir şans olsa gerek.


8 Haziran 2019

Elazığ'dan Erzincan'a Fırat boyunca, sarp kayalık arazide keskin virajlarda yol alırken yeşillikler içerisindeki köyler olağanüstü bir görüntü oluşturuyor. Recep Yazıcıoğlu'nun yapımı için büyük çaba harcadığı; Ayşe Kulin'in Köprü romanını döndükten sonra okuyup daha da bir anlam kazanan Vali Recep Yazıcıoğlu Köprüsü'nü de görüyoruz.


Başpınar Katliamı'nın acı gerçeği, Keban Barajı ile sular altında kalan eski köprü; yeni köprü yapılabilmesi için imkansızı imkanlı kılmanın mücadelesi, bölge insanının zor yaşamı.

Düşündükçe daha da derinden etkiliyor insanı.

Kemaliye'nin bir kaç köyüne yaptığımız ziyaretlerde gördüklerimiz hem şaşkınlık, hem hayranlık yaratıyor.

Anadolu ile ilk tanışmam aslında.

Yeşilyurt Köyü,

Bu köydeki ahşap işçiliği ile ünlü cami. O kadar korumasız ve yalnız ki. Ama bir o kadar da güzel ve eşsiz .



Yöreye özgü evler, nem ve rutubetten korunmak için bedeni oluklu  saçla kaplı, tahta panjurlu, yığma taş duvar üzerinde yükselen 2-3 katlı yapılar.


Ocak Köyü,

Hıdır Abdal Sultan tarafından kurulan alevi köyünde verdiğimiz molada yediğimiz reyhanlı dondurmayı ve içtiğimiz reyhan şerbeti sıcak havada çok iyi geldi.

Reyhan-Limon

Gece 2:30'da başlayan 8 Haziran artık fazla uzamaya başlamıştı ki, konaklayacağımız Kemaliye'deki Eğin Konağı Butik Otel'e ulaştık.

Dar sokakları, sokakları dikine kesen iki küçük şelalesini geçip şirin otelimize varmak günün en keyifli anıydı.

Aile yadigarı konaklarını büyük bir özveriyle yaşanmışlığını bozmadan, konuklarını da o yaşama dahil edecek şekilde düzenleyen Etem bey ve ailesine hayran olmamak mümkün değil.


Benim kısmetim "Kahvelik" odasıydı. Kahve mangalının odanın baş köşesinde olduğu...

Nuray'ın gözünden ;)

Arkadaşlarımın odası ise ortak avluyu paylaştığımız "Selamlık" odasıydı. Dışarıdan giriş için ayrı bir kapısı, konağın diğer bölümlerine geçmek için başka bir kapısı olan bu bölüm konağın bize özel alanı gibiydi.


Her bir oda kendi karakteristiğinde eski kullanımına sadık kalarak misafirlerini ağırlıyor. Yöre evlerinde yüklük olarak kullanılan bölüm eskiden de banyo olarak kullanılırmış. (Nuri Demirağ Konağı'nda da bu bölümün üst taraflarının kafes yapısı ile örtüldüğü ve buraya konan meyvaların  kokusunun buharlaşma ile eve yayılması sağlandığını anlattılar). Eğin Konağı'nda da bu yüklükler modern bir banyo olarak döşenmiş ve son derece kullanışlı.



Kemaliye'de konakladığımız (Kemaliye merkezi) kısmından unutmayacaklarım...

Sokak aralarında evlerin önündeki kanallardan akan sular (Kadı Gölü'nden gelen iki şelale dışında), adım başı suyunu içebildiğimiz çeşmeler, dut ağaçları, ıhlamur kokusu, üst katları ahşapla kaplanmış yığma taş üzerine yükselen evler, çift tokmaklı güzel kapılar. Bu arada çift tokmağın nedeni gelen kişinin yakınlığı hakkında fikir sahibi olup kapıyı ona göre örtünüp açmakmış.




İlk akşam yemek yediğimiz Kadı Sofrası'nda masaya bırakılan bakır sürahiyi boşaldığında avludaki akan çeşmeden buz gibi suyla doldurmak çocukca bir neşe veriyor insana. :)


Geceleyin sokaklarında dolaştığımız ilçede özellikle sokak lambalarının olmadığı karanlık noktalarda gökyüzündeki yıldızlar gerçekten büyüleyiciydi. Bir de dişi ateş böceğiyle karşılaşmamız gecenin sürprizi oldu. Tırtıl gibi bi canlının kuyruğunun son boğumundaki florasanlı ışık önce yeni bir tür keşfettik heyecanı yaratırken, google dişi ateş böceklerinin kanatsız ve böyle görünebileceğini söyledi.

Aynı gece milli takımın geçen senenin Dünya Kupası şampiyonu Fransa'yı 2-0 yenmesi de güzel bir anı olarak bu satırlarda yerini almalı.

22 saatlik bir günün ertesinde 5:30'ta uyanmak temiz hava ve huzurun sonucu olabilirdi ancak :)

Penceremden görünen kayalık yamaçları aydınlatan güneş, kuş sesleri, bayıltan ıhlamur kokusu, ağacı gagalayan ağaçkakan'ın sevimli gürültüsü, kuş sesleri...


Kocaman bir ceviz ağacı altında sevdiklerimle mükellef  bir sabah kahvaltısı...



Daha ne isteyebilirim ki?

2. günün rotası..

150 yıllık bir başka imkansızlığın öyküsü...


Kayaların önce insan gücüyle oyulması ile başlanan "Taş Yolu" yine vali Yazıcıoğlu'nun çabasıyla tamamlanmış. Bildiğin geçit vermez kayaları kazma kürekle delerek başlayan santim santim ilerleyen yol.

Dünya'nın ikinci büyük kanyonu olan Karasu nehrindeki Karanlık Kanyonu'nda tekne gezisi...


Tur arkadaşlarımızdan birinin doğum günü olması sebebiyle nehrin ortasındaki şampanyalı kutlama, kanyonun sessizliğini dinlediğimiz dakikalar, devamında ki dakikalarda dinlediğimiz bir Eğin  bir de Fırat türküsü, Fırat'ın soğuk suyuna dokunmak müthişti. İçimizde tek kalan gece yıldızlar altında Karanlık Kanyonu turu yapmak.


Şırzi Köprüsü yakınlarındaki zipline'a heves ederseniz, 20 TL karşılığı yapabilirsiniz. Benim gibi yapmak istemezseniz oradaki cafede manzaraya karşı kahve içmenizi tavsiye ederim.

Bu arada ben ürktüğüm için zipline yapmıyorum ama tanıştığım ufak tefek bir kişi 55 kilo olması nedeniyle ipin ortasında asılı kaldığını söylemesi, ne kadar haklı olduğumu gösterdi :) 50 kilo ile hiç şansım yoktu.

Erzincan'lı biyoloji profesörü Ali Demirsoy'un kurduğu Doğa Tarihi Müzesi, müzede sergilenen türler, Türkiye'ye hediye edilen fil Mohini'nin iskeleti, Ali Hoca'nın doğduğu Yuva köyüne ziyaretimiz, 3 gözlü çeşme, dev ıhlamur ağacı ve dutlar...



İlkokuldan hatırladığım "Orda bir köy var uzakta" şiirinin şairi Ahmet Kutsi Tecer'in köyü Apçağa...

Korunmuş evleri, misafirperver halkıyla sevimli bir kasaba

Köy halkından 91 yaşındaki bir amcanın ısrarla bizi bahçesine götürüp dut ağaçlarına salması; babasının ruhuna, hayrına "yiyin, daha çok yiyin, boş durmayın yiyin" ısrarlarıyla unutulmayacak bir karakterdi.

Ahmet Kutsi Tecer Caddesi var Apçağa'da; aynı isimli bir caddede Merter'de var. Köydeki çöp kovası ve bankların Merter'in bağlı olduğu Güngören Belediyesi'ne ait olması da hoş bir detaydı.



Üçüncü ve son gün Sivas'a doğru uzun yolumuz  boyunca uçsuz bucaksız arazide plato gibi ilk defa gerçeğini gördüğüm yer şekillerini, alıştığımın aksine ormansız doğayı incelemek keyifliydi.

Kemaliye'den Sivas-Divriği yoluna bağlanırken Bağıştaş Köyü'ne uğrayıp Türkiye'nin ilk asma köprüsünü ve meşhur Doğu Expresi'nin geçtiği Bağıştaş İstasyonu'nu görüp, tren gelmeden rayların üzerinde poz vermek çok heyecanlıydı.



Kangal'da köpek çiftliği ziyareti ile 130-150 kiloluk devasa ama sevilmek için kafasını tellere dayayarak şekilden şekile giren sevgi dolu kangallarla tanıştık. Çiftinin 3 bin TL olduğu ve şu an sırada 150 tane bekleyen olduğunu öğrendik.

Sivas Divriği Ulu Cami ve Şifahanesi...

Unesco Kültür Mirası listesine girmiş, 800 yıllık Selçuklu yapısı gerçekten büyüleyiciydi.

Restorasyonda olması nedeniyle sadece dışarıdan 3 kapısını görebildik. Ama her bir kapı öyle muhteşem, öyle işçilikli, öyle bezemeli ki; her bir kapıyı incelemek anlamak  aylar sürer.

İçine giremesek de gördüğümüz, resim ve kaynaklardan içerisinin de ayrı bir hazine olduğu tartışılmaz. Aşağıdaki linki tıklayarak mutlaka görmenizi tavsiye ederim.

http://www.divrigiulucamii.com/sanaltur/divrigitour/

Sivas merkeze geldiğimizde çok fazla zamanımız kalmamıştı. Sivas Kongresi'nin yapıldığı lise binasını ziyaretimiz ve ardından Sivas'ın meşhur dönercisinde ki yemekle sona erdi.

3 gün boyunca günlük güneşlik gerçekleştirdiğimiz tur, havaalanı yolunda gök gürültülü, sağnakla kapanış yapması da bu seyahatin başka bir güzelliğiydi.

Şu an bu notları yazabiliyorsam, hiç aklımda yokken bu yolculuğa sebep olana, sevgili rehberimiz Nuray'ın verdiği değerli bilgilere, keyifli tur programına, sürpriz zamanlamasına, güzel havaya, eğlenceli ve uyumlu tur arkadaşlarıma teşekkür etmemek olmaz.

16 Haziran 2019