Pazar, Kasım 05, 2017

Roma Günlüğü

Roma Dönüşü- 15 Ekim 2017

Bu kez “born to travel” Roma günlüğü oldu



4-5 günlük yaz havasında dolu dolu geçen bir seyahat

Rutin bir tura katılıp değil, kendi  rotamızı çizdiğimiz özgür bir seyahat

Roma Termini tren istasyonunun hemen karşısında Hotel  Agora’da konakladık. Metronun da tren garının altında olduğu merkezi bir  nokta.

Termini’ye indiğimizde garda konumlanmış mağazalar “Molesikine”, “Campo Marzio” adlı deri kaplı defter ve kalemler satan rengarenk bir  mağaza...

Allah’ım cennete düştüm 

Daha önce Venedik’e gitmiştim ama Roma’ya ilk gelişim...

Akşam 5’te kendimizi sokaklara attığımızda spontane gezgin olmanın ilk ödülü “Santa Maria Degli Angeli e de i Martini”

Michalengelo tarafından 1563’de başlanan kilise, 1564’de ölümüyle  başka mimarlar tarafından tamamlanmış, ancak onun mimarisiyle.
Kilisenin içinde Roma boyunca geçen meridyen işaretlenmiş. Meridyenin başladığı köşenin tavanla birleştiği  bölgeye baktığınızda bir delikten (aslan figürünün ağzı gibi) içeri giren güneş ışığı 21 Aralık / 21 Mart ve 21 Haziran’da çizgilerin üstüne düşüyor. Aynı zamanda dönenceler ve burçlar da mermer zemine olağanüstü şekilde işlenmiş.


Kilisenin kabartmalı kapıları muhteşemdi. Ama bildiğiniz klasik kapının üstüne yapılmış  kabartma  gibi değil de; sanki kapının içinden geçmeye çalışırken yarısı öte tarafta kalmış bir beden. Yani 3 boyutlu.



Beni büyüledi...

Güneşin batmak üzere olduğunu fark edince Emmanuel anıtının en üst basamaklarına tırmanmak, nefes nefese Roma’da güneş kovalamak muhteşemdi. Çıkabileceğim en üst basamağa hatta duvarın üstüne çıktım



Çıkışta anladım ki, kapılar 7’de kapatılıyormuş ancak 20 dakika öncesinde girişleri kesiyorlar. Yani şanslıydık ;)

Işıklar altında meşhur Trevi’yi de görelim, paramızı da atalım...

Ama  o kadar kalabalık ki, sürekli görevlilerin oturmayın, ordan geçmeyin, orda durmayın düdük seslerinden pek de havaya girip aşk dileyemiyorsunuz :)

Turistler olmasa Roma hayalet şehir olur bence. Ama İstanbul öyle mi?

Roman Forumunu gece ışıklandırmasıyla seyretmek keyifliydi. Üstelik gündüzün aksine gece sokaklar çok sakin.

Collessum’u da gece ışıkladırmasıyla gördüysek otele dönebiliriz. Zira yarın sabah yine burdayız 

Bir sonraki gün gözümüzü Collesum'da açtık. İnsan gerçekten mimarisine, o zaman ki düşünme şekline hayran olmaktan alamıyor kendini...



Colleseum, Palatino Tepesi, Roman Forumu üçlemesi adettenmiş.

Bırak parke taşını, orjinal roma yolunda yürümek nasıl güzel...



Çocukluğumun geçtiği Fener-Çarşamba'da Mesnevihane sokağının 40 yıl önceki taşlı hali. Roma yolu derlerdi o zaman. Doğruymuş. (Şu an tabiki modernleşmeye yenik düşerek parke taşı döşeli ama altında halen o eski taşlar  duruyo ;)

Dolana dolana tepenin tüm seyir teraslarında mola vererek, şehri seyredip fotoğraflayarak yürüdük.

Şehri seyrederken ne gördüm?



Binlerce yıl önce yapılan her şeyin yerli yerinde durduğunu...

Taş üstüne taş konulmadığını, beton dökülmediğini...

Ufka baktığımda görüş mesafesi kesen binalar değil, doğal tepeler yer şekilleriydi...

Ve en önemlisi şehrin siluetinde sivrilen, sadece yüzyıllar önce yapılan mabetlerin kubbeleri...

Oturulan evler, çalışılan ofisler hepsi aynı boyda, kimse kimseye üstünlük taslamadan gölge etmeden.

Ve bir de yemyeşil teraslar, balkonlar, cam önleri :)

Güneş doğanın ardında batıyor binaların değil...

Roman Forumu'nu gezmek saatler sürüyor. Ama içinde yaşıyor olmak değişik bir tecrübe...

Ve Pantheon...

İçine girip başımı yukarı kaldırıp kubbesini görene kadar etkilenmediğim yer...

Kubbenin açık olması, yağmur yağdığında nasıl olur acaba diye düşündürürken; suyun nasıl tahliye olduğuna geçtim.

Zeminde tam kubbenin altına denk gelen yerde iki göz delik ve etrafında daha küçük gözler. Kesin bunlar olmalı. Sanki hafif de bir eğim var ortaya doğru.


Novvano Meydanı, İspanyol Merdivenleri'ni de ziyaret ettikten sonra Popolo Meydanı ve Pincio terası yani Villa Borghese bahçeleri iyi bir dinlenme noktası.


Şehrin göbeğindesiniz ve harika bir mesire yerinde kuş sesleri eşliğinde dinlenebiliyorsunuz.

Küçük göletinde akşam güneşinin ışıltıları altında kayıkla küçük bir tur hoş  anılar bırakıyor. Göletin ortasında da anıt vari bir çeşme ve fıskiyeleri güzel fotoğraf kareleri vaad ediyor.



Ama en önemlisi Pincio Terası'nda güneşin batışını bekleyen kalabalık; güneş ufuk çizgisinde kaybolduğunda kopan alkış; fonda sokak çalgıcısının romantik ezgileri...


Evet Roma'ntik bir şehir Roma...

Sabahlar kahve ve kruvasanla başlıyor :)

Vatican'a gitmek için Termini'den metro...

San Pietro Meydanı'nın yarı çapı düzeyinde kuyruk, 9:30 itibariyle yarım saatte x-ray noktasına ulaştırıyor.

Aziz Petrus Bazalikası'nın içindeki şah eserlere baka baka dolanıyorsunuz. (her biri ayrı bir yazı konusu)



Pieta Heykeli -Michalengelo

Baldaken - Bernini

Zamanın acımasızlığını anlatan elinde kum saati tutan iskelet heykeli bir papanın mezar odasının kapısını süsülüyor - Bernini



Ama esas ilginç olan kubbe...

320 basamakla kilisenin içini kuş bakışı, kubbeyi ve duvardaki mozaikleri yakından görebiliyorsunuz.

Ama macera burdan sonra başlıyor...


https://www.instagram.com/p/BaMt1MTl7MU/?taken-by=dortyaprakliyonca 

Kubbenin en tepe noktasına sizi ulaştıracak yol; dar koridorlar, yukarı çıktıkça daha da darlaşan ve kubbenin eğimine uyumlanarak dik yürümenizi engelleyecek 75 derecelik açıyla yürüdüğünüz klostrofobiye 5 kala bir ortam.

Neyse ki açık havaya bakan pencereleri var da güç toplayabiliyor, yola devam edebiliyorsunuz. Toplamda 551 basamak (iphone sayacına göre 33 kat)

Ve son düzlük pardon son tırmanma, kalın bir halata tutunarak döne döne çıkılan helezonik bir merdiven.

Bu maceranın ödülü 360 derece Vatikan manzarası. Müthiş :)



Çok şükür ki, iniş ve çıkışlar farklı yollardan olduğu için kaos yaşanmıyor. Çıkışta yeniden kilisenin içinde buluyorsunuz kendinizi.

İnerken kubbelerin birleştiği eğimli bir terasta mola verebilir, tuvalete gidebilirsiniz. Üstelik aşağıda içeriye giriş için sıra beklediğiniz meydanı çevreleyen heykellerin arkasındasınız.



Bir sonraki durak...

Sistine Şapeli'ni görmek için Roma'ya gitmeden aldığımız biletlerle kuyruğa girmeden, sıra beklemeden Vatikan Müzesi'ne giriyoruz. Ama Sistine Şapeli'ne ulaşmak kolay değil.

Normal hızda yürüyerek 1 saat sürüyor. Turun başlangıcında "Sistine Chapel short tour"diye gösterilen rotanın ne anlama geldiğini işte o zaman anlıyorsunuz.





Michalengelo'nun özel bir iskele üzerinde sırt üstü yatarak yaptığı freskler karşısında insanın nutku tutuluyor.




Hala yorulmadıysanız bi de Melekler Kalesi'ne uğrayın...

Orda da güzel kareler yakalayıp, bir kalede yaşamanın hiç de bana göre olmadığını bir kez daha anlıyorum.


Melekler Kalesi'nden Capitol Tepesi'ne metroyla mı geldik yürüyerek mi, inan hatırlamıyorum :)

Zira iphone 60 kat çıktığımı söylüyordu ve dizim yeter, dur diyordu. Tükendim...

Bir sonraki gün rota, hızlı tren Italo ile 1,5 saatte Floransa (272 km).



Önceki gün 26 derecede bulutsuz güneşli gösteren hava durumuna istinaden şortla çıktığım yolda; gri, güneşsiz ve soğuk hava sürpriziyle karşılaştım. Neyse ki insan bacaktan çok üşümüyo :)

Meşhur Floransa Katedrali...

Allahım nasıl bir işçilik o cephedeki. Anlıyorum bizim Türk kadınlarının danteldeki detaycılığı ve ince işçiliği neyse; İtalya'da da mermer öyle işlenmiş.


Duomu'nun da bir kubbesi var. 460 basamak. Artık yok, dizimi orda bırakmak istemiyorum, sana çıkmayacağım :)

Üstelik şehrin üzerindeki gri buluttan kayda değer bir manzara göremeyeceğimi de düşünüyorum. Yoksa zorlayabilirdim yine de ;)

Saraylar, müzeler, heykeller...

 

Bütün sevdiklerim burda Leonardo, Galileo, Michalengelo ve diğerleri...

Yolun sonunda Ponte Vechio...

En bilindik resim...



Ama kırmızı sarmaşıklarla muhteşem bence

Şehrin sokaklarında dolaşıp zamana yenilmemiş dükkanları, evleri görmek çok keyifli...

Bakkalı, kumaşçısı, terzisi, tuhafiyecisi...

Öğlene doğru bulutlar dağılıp da güneş çıkınca şehir daha bir sevimli görünmeye başlıyor gözüme

Michalengelo Tepesi'ne çıkıp şehri seyretmek Duomu'nun kubbesine çıkmaktan daha keyifli bence.

Dönüşte Gül Bahçesi'nde bankta oturan demir adamla el ele bir kaç dakika geçiriyoruz.

Sıcakkanlı İtalyan erkeklerinden benim payıma düşen de bu :)



Galileo Müzesi ve önündeki güneş saati



Gilli Pastanesi ve tiramisu diğer ziyaret noktalarımız.

Duomo'yu bir de güneşliyken ziyaret edip gara giderken, yol üstünde harika bir maske  dükkanı ile karşılaşıyoruz.

Prof. Agostino Dessi... (Alice Masks)

İtalyan tiyatrosuna da maskeler yapan bu profesör ince telden yuvarlak çerçeveli gözlükleri, güleç yüzü ve top sakalıyla sevimli bir İtalyan.

Maskelerse muhteşem...


Hepsi el yapımı ve fiyatlar el yakıyor. Ama değer...

Bundan sonrası dönüş yolu, yarın sabah kalkacak uçağımız için hazırlık ve tatilin sonu...

Yazının bitişi - 26  Ekim 2017

(Seyahat tarihlerim 11-15 Ekim 2017)






Çarşamba, Ağustos 23, 2017

Nutellalı Chesecake


Evet profesyonel cheesecake kariyerime özel istek üzerine Nutella'lı cheesecake ile devam ediyorum.

Sonuç oldukça başarılı olduğu için tarifimizi şuraya ekleyelim.

Taban 

1,5 paket Eti Kakaolu bisküvi
3 yemek kaşığı tereyağ

Her iki malzemeyi rondodan geçirerek öğütüyoruz ve tabanına yağlı kağıt döşediğimiz kelepçeli kalıba sıkıştırarak döşüyoruz. Tavsiyem hazırladığımız tabanı cake kısmını yaparken buzdolabında bekletmek.

Cheesecake 

1 paket Torku taze peynir 450 gr (sürülebilir krem peynir)
1 paket krema
1/2 su bardağı toz şeker
4 yumurta (teker teker kırılarak eklenecek)
300 gr nutella (400 gr'lık bir kavanoz da olabilir :)
1 yemek kaşığı un
1 paket vanilya

Öncelikle taze peynir ve kremayı karıştırıp ardından şekeri krem haline getiriyoruz. Sonrasında tek tek kırdığımız yumurtaları her biri iyice malzemeye karıştıktan sonra ekleyerek devam ediyoruz.
Düşük devirde kullandığımız mikserle çırpmaya devam ederken nutellayı da ekliyoruz.


Karışım iyice homojen hale geldikten sonra un ve vanilyayı eleyerek son aşamaya geliyoruz.



Krem peynir oldukça yoğun olduğu için karıştırma kabının tabanında birikebilir. Karıştırma işlemini sonlandırmadan spatulla kabın altını üstüne getirmenizi öneririm.

Buzdolabında beklettiğimiz tabanın üzerine karışımımızı döküyor 130-140 derecede 60-70 dakika sabırla pişiriyoruz.

Bu sürenin sonunda ortası hafifçe sallanıyorsa sorun yok, fırının kapağı açık olarak geçecek yarım saatlik dinlenme sürecinde kendini toplar.

Daha sonra da fırından çıkarıp oda sıcaklığına gelene kadar bekleyip devamında buzdolabında en az 12 saat dinlendirdikten sonra dondurma ile servis etmenizi öneririm.


Afiyet olsun

Cuma, Ağustos 18, 2017

Scrum Günlüğü 5,6,7,8,9


Scrum günlüğüne ara vermiş değilim ama proje o kadar yoğun ve hızlı gidiyor ki; durup yazacak oturup da düşünecek vaktim yok desem yeridir.

O yüzden 4'den sonrakini 5,6,7,8,9 diye toplu geçeceğim.

İlk başlarda neyin ne olduğunu anlayamadığımız bir çok şey yerli yerine oturmaya başladı.

Evet bu proje scrum metedolojisiyle çalışmasaydı bu kadar keyifli ve hızlı gitmezdi

İşini severek yapan, iyi niyetli insanlardan oluşan bir ekip olmasaydı hiç bir şey olmazdı

Benim gibi projesinin her detayına hakim, sahip çıkan bir product owner olmasaydı olmazdı

:)))

Ne çok övdüm

Ama herkes, hepimiz hak ediyoruz

Sanırım az bulunan bir product owner'ım ;)

Yazılım firması ve diğer ekip üyelerinden PO'luğuma övgüler alıyorum.

Daily scrumlara katılıyorum haftada iki gün...

Sorularını cevaplıyorum, yorumlarımı yapıyorum...

Bazen gün içinde çalıştıkları ortama gidince her masadan gelen bir soruyla yarım saatte zor geçiyorum 5 metrelik koridordan

Ama şikayetçi değilim, yeterli cevaplayabileceğim sorular sorsunlar.

Scrum metodunda küçük küçük çalışan parçalar üretip sonra bunları birleştirip büyük bir çıktı üretme  hedefleniyor.

Yani önce bisiklet yapıp ordan Porsche'a yürümek gibi...

Ama geçenlerde arkadaşların dediği gibi biz önce Porsche'u yaptık şimdi bisiklet yapmaya çalışıyoruz.

Çünkü projenin en kapsamlı bölümlerini ilk sprinte alarak, olası sarkmaları sonraki sprintlerde eritmek planıyla yola çıktık.

Ki iyi ki de öyle yapmışız. Çünkü 3. sprintin sonunda hala devam ediyorlar ama ilerleyen sprintlerde benzer içerikli işleri zaten konuda uzmanlık kazandıkları için daha sorunsuz aşacaklar.

Yani güzel güzel çalışıyoruz.

Yalnız bu kadar pembe tablo ile anlattığım metodolojinin kurbanı ben 10 kişilik ekibin çıktısını 1 kişi ben UAT veriyorum.

Ki burda da ilk sprint maddelerinin fonksiyonel test yapılmadan bana gelmesinin acı etkileri var.

Evet fonksiyonel test çok önemli. Asla yapılmadan UAT'a verilmemeli.


Çarşamba, Temmuz 26, 2017

Kendini Hatırlamak

Scrum günlüğüne ara vermiş değilim ama tatil dönüşü her an scrum'ı yaşamaktan günlüğe sıra gelmedi.

Hatta elde birikmiş bi çöpçatanlık hikayesini bile yazmaya fırsat bulamadım.

Önce dedikodu, çöpçatanlık yani...

İnsan 40'ı bulunca matematiksel olarak, bi de hala bekarsa iyi niyetli arkadaşlar çöpleri çatmak istiyorlar.

Geçenlerde beni de böyle bi çatma işinin bi ayağı yaptılar.

Niyet iyiydi ama akıbet kısmet değilmiş.

Ancak bu girişimden kendi adıma önemli çıkarımlar yaptım ki, sırf bundan dolayı bile hatırlamaya değer buluyorum.

Muhasebeciler alınmasın ama -ya da alınsınlar- ben kendilerini sevemiyorum. Üniversitede toplamda 5 muhasebe dersi alırken bi amfi muhasebeci belki de bu düşüncemin temellerini attı. 

Ve çok gariptir ki, o günden bugüne reddettiğim insanların büyük çoğunluğu muhasebeci 🙈

Yani neymiş; bi tanıştırma öncesi mesleğini soruyomuşuz. "Muhasebe" diyosa o topa hiç girmiyor kimsenin kalbini kırmıyoruz.

Önemli ikinci soru da sosyal hayat - sosyal medya değil-.

Gezip görmeyi, seyahat etmeyi, eğlenmeyi seviyor mu? Seviyor mu derken, lafta değil en son nereye gitmiş, hangi konser, hangi ülke???

Bunlardan puan alırsa evet tanışalım.

Diğer yandan ben de çok normal değilim kabul ediyorum. Bunca yıllık hayat tecrübesi, okuduğum psikoloji kitapları, beden dilinden tut ta kurduğu cümlelerden kişilik analizi yapıp bu iş nereye varır, olası problemler ne olura kadar dökebilirim.

Ki bu tespitlerde asla ön yargı ve kıyaslama yok. 

Bi de üstüne fazla gerçekçiyim 😊

Kıyaslama yok dedim ama karşımdakini kendimle, kendi hayat duruşumla kıyasladığım gerçeğini de şuraya ekleyelim.

Kıyaslama demişken...

Dedim ya kendi hayat duruşumla kıyaslıyorum, nerede buluşabilir duruşumuz diye

İşte bu noktada son yıllarda kendime ne kadar haksızlık ettiğimin farkına vardım.

Kapılmış gidiyorum, hiç bir tercihim yönlendirmem, kendi fikrim yokmuş gibi yaşıyorum gibi geliyordu.

Oysa ki ben 5 yaşından beri kendi kararlarını kendi verebilen, uygulamaya koyup sonuna kadar giden kafasına koyduğunu yapan biriyim.

O karar veremediğim yoluna koymak için radikal kararlar alamadığım hayat var ya, zamanı gelmediği şu an  doğru zaman olmadığı için kendi yatağında akıp gidiyor.

5 yaşında ilkokula başlama kararı verdim. 

Kim yönlendirdi?

2,5 yaşında küçük bir kardeş, ilkokula yeni başlayan bir abla. Annenin hadi kızım sen okula başla diye yönlendirecek pek fırsatı yok. 

Bu kararı veren benim şüphesiz ama bunu uygulama konusunda annem olmasa tabi ki başaramazdım. 

Yaşımın büyütülmesi talebiyle mahkemeye başvurarak okula kaydımın yapılması, mahkemeye gitmeyerek nüfus kayıtlarımın bozulmaması annemin sayesinde.

Ve diğer kararlarım, isteklerim...

Okul hayatımdaki bölüm tercihlerim, üniversite seçimim, iş hayatımın 17 yıl önceki zik zaklı grafiği...

Hepsinde kararlarımı tek başıma verdim ama ailem hep destek oldu, sorgulamadı, yönlendirmedi.

Hatta çevre baskısı farklı yönlere çekmek istese de hep dik durdum. Verdiğim kararın sonuna kadar yürüdüm.

Yani...

Gerektiği yerde gereken kararı veren ben bu sefer de...

Aman 40 yaşına geldin bundan sonra daha ne bulcağını sanıyorsun, evlen çocuğun olsun, sen de hiç bir şey beğenmiyosun sosyal baskılarını umursamadan.

-ki günümüzde pek çok kadın sırf bu benim boyun eğmediğim nedenlerden dolayı evlenip mutsuz oluyor-

Olmaz bu iş diyip kendi yolumda yürümeye devam ediyorum.


Cuma, Haziran 09, 2017

Scrum Günlüğü - 3. bölüm

Grooming toplantısı gündemiyle toplandık

Groom sadıç, grooming tımar etmek çağrıştıramadım.

Toplantıda anlarım ne olduğunu dedim.

Önceliklendirdiğim epiclerin üzerinden geçiyoruz.

Bu ilk sprintte yapılır bu olmaz gibi

Eee peki bi de planlama toplantısı yapıcaz o zaman bu ne dedim?

İki tane ekip var

2 saatlik bi oturum da onlarla planlanmış

Eeee şimdi bi ekiple geçiyosak epiclerin üzerinden, onlarla napıcaz?

O zaman onların da burda olması gerekmez mi?

Haaa bölüştük biz epicleri bi yarısının üstünden biz geçicez, diğerlerinden ötekiler diyorsanız ona da tamam.

Fakat gel gör ki "Grooming"de naptığımızdan kimse tam olarak emin değil

Heee şunu şunu yapıyoruz diyor biri, öteki yok hayır onu planlamada yapıcaz

Eeee o zaman bunu bunu yapıyoruz, öteki diyor ki hayır öyle değil.

Biz ortada tenis topu

Epiclerin mevcut imkanlarla ne kadarının yapılabilir sprint planlamaya müsait olduğunu anlamaya çalışıyoruz fikrinde herkes mutabık oldu gibi sonunda.

Eeee o zaman benim burda ne işim var. İşin teknik, yazılım yapılabilirliği benim haddim değil. Ben en detaylısından bir analizi de teslim etmişim -ki scrum'cıların gözünde analizin bir değeri yok biliyorum ama acayip işlerini kolaylaştırıyor-

Benim bu toplantıda ne işim var?

Bana müsade

Yani "grooming"in ne olduğunu anlayamadan çıktım toplantıdan.

Şimdilerde ajandama deli gibi sprint, sprint review, sprint retrospective ve günlük scrum toplantı davetleri düşüyor.

Ne olduğunu anlayamadığım "grooming"den sonra umarım diğerleriyle daha iyi anılarım olur.

Cuma, Haziran 02, 2017

Scrum Günlüğü - 2. Bölüm

Scrum'ın ayak sesleri, product owner'ın sorumlulukları duyulmaya başladı.

User story ve epicleri önceliklendirme aşamasındayım.


Şimdi normalde user story ve epicleri  de product owner'ın yazması gerekiyormuş. Ancak bizim elimizde çok detaylı bir analiz dosyası var.

Scrum'da analiz olmazmış.

Nerdeyse yazılması bir yıl süren her satırına emek verdiğim analizi yok sayamayacağımıza göre, ekip user story ve epicleri analize göre oluşturup koydu önüme hadi önceliklendir diye?

Bu ikili analize göre oluşturulduğu için kafalar karışıyor bazen, hatta bi noktada "yakalım analizi" dedim. tabiki şaka.

Önceliklendirmeye başlayınca sprintlere göre gruplandırıyım dedim, o iş bunla birlikte yapılırsa iyi olur, o onla olmaz, o iş çok zaman alır bunu da koyarsam yanına bitmez dedim. (ben burda sprint planlamaya kaymışım, hadi çöp)

User story'leri önceliklendiriyordum ki, sadece epicleri önceliklendirmem gerektiği yazan bir mesaj aldım.

Ve şimdi epicleri sıraladım.

Ama onlarca epic arasından en önemlileri seçmek bile hassas bir denge




Agile Scrum-Scrum Günlüğü - 1.Bölüm

Agile Scrum nedirden başlayalım önce,

Bir proje yönetim metodolojisidir.

Bloguma neden malzeme olmuştur?

Sayesinde yeni bir kimliğim "Product owner" olduğundan


Uzun zamandır üzerinde çalıştığım bir projenin "üzerinde çalıştığımın ötesinde fikirden üretime her şeyinde olmazsa olmazı olduğum" üretimi için bu yöntem seçildi.

Aslında bu yöntemi seçmeye zorlandık da diyebiliriz. Product owner'lığı gözünüz yiyorsa bununla çalışalım dediler.

Önce Scrum anlatıldı. Product owner olmazsa olmazıdır, sorumlulukları diğer yöntemlere göre daha fazladır falan.

Projede birlikte çalışacak ekipte daha önce bu yöntemle bir iş çıkarmamış aslında.

Ve diyorlar ki siz ok derseniz "scrum" yapıcaz.

İnsanın aklına şu söz geliyor.

"kimsenin fikir sahibi olmadığı bir konuda fikrin soruluyorsa, bil ki kahraman aramıyorlardır"

Teorik olarak bakıldığında, kesinlikle çok dinamik bir proje yönetim modeli "Scrum"

Ben de olsam onu seçerdim.

Ama product owner'lıktan biraz tırstığımı inkar edemem. Çünkü gerçekten başıma geleceklerden korkmuyor değilim :)))

Ben de Google'a sordum nedir bu product owner'ın görevleri diye...

http://www.agileturkey.org/product-ownerin-37-gorevi/

Proje yönetimi sertifikasını yeni alan bir bilene sordum. Ne güzel dedi, herkes product owner ben oliyim diye kendini paraladığı bir ortamda kıymetini bil dedi.

Sağolsun kaynaklar, kitaplar, referanslar, görüşebileceğim kişiler önerdi.

Ama gel gör ki gerçekler, sadece benim yaşadıklarım olacağı için etki altında kalmak istemedim.

Ve hatta kendi scrum günlüğümü yazmaya karar verdim.

Salı, Mayıs 30, 2017

Ara Güler ve Ben

Yazarken farkettim de bugünlerde hayatımda umulmadık karşılaşmalar yaşıyorum :)))

Bir toplantı için bütün bir günü geçirdiğim Hasköy'de ki Rahmi Koç Müzesi'nden ayrılırken Halat restoranda masada oturan üç kişiden yürüdüğüm yöne yüzü dönük olan yaşlı adamın Ara Güler olduğunu anlamam bir andı. Yanına gidip tanışmak için elimi uzatmam sadece bir kaç saniye...



Normalde ünlü kişilerin yanına gidip kendini tanıtan, onlara sarılıp fotoğraf çeken bir insan değilimdir.

Ama Ara Güler öyle biri değil benim için...

Yani sadece ünlü oluşuyla değil, sanatıyla hayatıyla görüp geçirdikleriyle tanışmak için can atılası biri.

Yaşayan efsane gibi klişe bi kelime kullanıcam ama Picasso'dan, Dali'ye yüzlerce önemli insanı fotoğraflamış. Hele ki şu an henüz bitirmediğim okuduğum kitabıyla son haftalarda kendisini daha yakınen tanımaya başlamışken karşılaşmak inanılmaz bir şeydi.

Kitap canlanmış karşımda duruyordu.

Tanıştık. Birlikte fotoğraf çektirme isteğimi dile getirdim. Yanına oturdum, elini tuttum.

Bana "kocan var mı dedi?" :))) Hala çapkın

Kitaplarındaki o kimseye eyvallahı olmayan duruşuyla ölümsüzleştirdik kısacık bir anı



Hayatın Karşılaştırmaları



Bazen öyle anlamsız şeyler yaparsın ki, ne işim var benim dediğin bi yerde hayatın sana bir şeyler söylemeye çalıştığını hissedersin.

Cumartesi günü, tamamen algı yanılması sonucu daha önce inmem gerekirken son durakta indim. tabi ki son durağa gelince durumu anladığım için, mecburen uzun bir yol yürümek ve normal şartlarda hiç olmayacağım bir yerde buluverdim kendimi.

Tam ışıklara geldiğimde kırmızı yanmak üzereydi acele etmedim durdum ve bekledim.

Yolun karşısından ışıklarda karşıya geçmeyi beklemek üzere başka biri bana doğru yürüyordu.

Yıllar yıllar önce olmasını çok istediğim, olmadığı için çok üzüldüğüm, uzun zaman aklımdan çıkaramadığım kişiydi.

Zaten çok uzun zaman önce iyi ki olmamış dedirtmişti bana hayat.

Ama bu sefer ki karşılaşmada babama ne kadar benzediğini farkettim. İlk defa...

Bedenen, yürüyüş ve tavırlar...

Iııy dedim.

Dakikalarca karşılıklı durduk kırmızı ışıkta.

Ben suratımda kocaman bir sırıtışla, -bu garip karşılaşmaya-...

Beni tanıması zaten imkansız, o yıllardan bu yıllara çok değiştim.

Üstelik gözümde güneş gözlüğü

Işık yeşil oldu ve geçip gittik yollarımıza

Bu kadar saçma bir seyahat sonrası böyle garip  bir karşılaşma olunca, dedim ki bunun olması gerekiyormuş bugün.

Peki bu karşılaşmadan nasıl bir ders almalıyım diye sordum kendime...

"çok istedim. ama olmadı çok üzüldüm. bugün baktığımdaysa her yönden iyi ki olmamış çok şükür diyorum.
Bugün de çok istediğim var, olmadığı için üzüldüğüm, olması için ümit etmekten vazgeçmediğim.

Ders: o çok istediklerin gün gelir iyi ki olmamış dedirtir sana, hiç bir şey için olmadı diye üzülmeye değmez. hayat seni daha mutlu olacağın şekilde taşır geleceğe"

Aldım mı dersimi?

Sanırım :)

Pazartesi, Nisan 24, 2017

Kediden Korkan

Çocukluğumu bilenler, kediden nasıl korktuğumu da bilirler...

Hatta (burada bir es verip kedilerle ilgili ne yazmışım daha önce baktım, bunu buldum :)

http://dortyaprakliyonca.blogspot.com.tr/2005/12/kedi.html 

Evet hatta da kalmıştık...

Kedi var diye apartmanın kapısından içeri giremezdim, biri gelecek de o kediyi çekecek ben öyle gireceğim ancak.

Ben de bu kedi travması yaratanın, çocukluğumun geçtiği Fatih Çarşamba'daki kasap olduğundan şüpheleniyorum.

Sürekli kedi olurdu dükkanın içinde, Allahım nasıl bir kabustu kasaba gitmek. Bir de sürekli evde kalacaksınız derdi. Acaba bi nesli böyle diye diye mi yaktı. Bilinçaltıma o günlerden mi işlendi, evlenememe :)

Kendi kendimi güldürdüm ya pazartesi pazartesi :))))

Tekrar kedilere dönersek, evet ben artık kedi besleyen, dokunan, okşayan biri oldum...

Hala öyle sarmaş dolaş olamıyoruz, kucaklaşma, el ele gibi aşırı yakın temasımız yok ama. O öyle sakin sakin durursa okşuyorum kafasını, karnını, sırtını, birlikte asansöre binebiliyoruz. Bacaklarıma sürtünmesinden rahatsız olmuyorum.

Sık sık instada fotoğraflarını paylaştığım apartmanımızı evi sayan, bizim kapının önünü de koyduğumuz kutuyla kendisine yatakhane olarak tahsis ettiğimiz asil kedimiz (kendisinin İrlanda kökenli Manx cinsi olduğundan şüphe ediyoruz-

Bir kaç yıl önce bahçemizde dolaşan pek çok kediden biriydi. Ama kuyruğu olmayan, onun yerine bir kaç santimlik kuyrukçuğu olan kendi halinde bi kedi. Herkes onu kuyruksuz diye çağırıyor.

Bir yaz boyu apartmanın girişinde merdivenin boşunda bütün gün pozdan poza girerek yatmalar, herkesin camdan kendisine salamla gösterdiği ilgi, apartmana girip çıkanı rahatsız etmeyen munis tavrı güvenoyu almasını sağladı.

Bina kapısının önünde selamlaştığımız kediyi bir gün 4.katta kapımızda bulunca, zeki bir misafirle karşı karşıya olduğumuzu anladık.

Yazık açtır yemek verelim, taşta uyuyo üşümesin kutu koyalım, kutu sert gelir yastık koyalım derken derken temelli yatılı misafir oldu.

Sonuçta sokak kedisi, gezen kedi...

İstediği zaman gelir istediği zaman gider...

Ama gelince haber vermek zile basmak lazım di'mi.

Ona da çözüm buldu. Kapının eşiğinde duran nazar boncuğunu patisiyle itip yere düşürüyor.

Bir de ekürisi var bunun.

O da sitenin bahçesine yavruyken gelen, bütün kedileri annesiymiş gibi emmeye çalışan -pek de terslenmeyen- ufaklık diye çağırdığımız -artık ufaklık bir durumu kalmadı ama- diğer kedimiz.

Kuyruksuz bunu evladı gibi sahiplendi ve artık o kutuda, apartmanın kapısında hep birlikteler. Sarmaş dolaş yatışları, Kuyruksuz'un onu yalayarak temizlemesi her halleri bir film.

İşte ben bu kediler sayesinde artık kedilerden korkmuyor, onları okşayabiliyorum.




Daha fazla resim için instagram hesabıma beklerim ;)