Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Kasım 06, 2012

Skyfall

Bi günde iki film serisinin ikincisi Skyfall'dan bahsetmenin zamanıdır artık...

Bugün okuduğum hafta sonu gişe rakamlarına bakılırsa Evim Sensin, Skyfall'a fark atmış, nasıl olmuşsa...

Evet ilk beş dakika Türkiye'de çekilen sahneleri seyredip, çıkabilirsiniz salondan devamı yok...

Tabi sadece Türkiye nasıl görünüyomuş diye bakmak isterseniz...

Ama tam o sırada başlayan jeneriğini ve Adele'nin muhteşem şarkısına da kalın derim...

Eeee o kadar kalmışken sonuna kalın :)))

İstanbul'da 34 plakalı araçların arasında başlayan kovalamacanın bir anda 01 plakalı araçların arasında devam etmesi en ince ayrıntıya kadar düşünülüp çatır çatır araba şato yakan yıkan prodüksiyonun üç beş arabanın plakasını değiştirmekten imtina etmesini yakıştıramadım doğrusu...

Ama onun dışında sevdim ben bu filmi :))

Pazartesi, Aralık 19, 2011

Entelköy-Efeköy

Film yorumlarıma Entelköy, Efeköy'e Karşı ile devam ediyorum...

Daha eğlenceli olabileceğini düşündüğüm ama izlerken sıkıldığım bir film oldu.

Filmin taşıdığı önemli mesaj uzun saatlerde kaynadı gitti...

7 yaş üstü, 13 yaş altındakilerin ebeveynleri ile izlenmesi işaretlerini almasının sebebi filmin iki üç yerinde sıvama küfür olması. Yani aradaki o sahneleri çıkartsanız filmden bi şeyler eksik mi anlamazsınız.

Müsamerede sahneye çıkıp bi nefeste şiirini okuyan çocuk gibi, sövüyo sayıyo bitiyo...

Yönetmen Yüksel Aksu'nun hikaye anlatıcı olarak sazlı sözlü giriş, gelişme, sonuçta yer alması keyifliydi. Ancak bu sahneler çatlamış topraklar üzerinde geçince, "eyvah termik canavar kazanıyo galiba filmin sonunda" diye bi korku salıyor yüreğinize

Efelerle Bulutsuzluk Özlemi'nin birlikte zeybek çalması, türkülerimizin modern enstrümanlarla yorumlanmasının ne kadar güzel olacağını hatırlatırken güzeldi.

Ama daha da önemlisi köylülerin eskidir diye atıp verdiklerine entellerin hazine diyip sahip çıkıp yüceltmeleri, şiddet gören eşeğe 500 lira verip satın alıp kültürün hizmetinde euro yumurtlar hale getirmeleri; kıymetini bilemediklerimizin nasıl değerli olduğunu göstermesi açısından anlayana güzel mesajlar taşıyordu.

Termik santrale karşı entellerin köye sahip çıkması, köylülerin de onlara direniş göstermesi ne yazık ki ülkemizin gerçeği...

Salı, Aralık 06, 2011

Mavi Pansiyon

Fadik Sevin Atasoy, Yusuf Güner ve Özlem Tekin'İn başrollerinde oynadığı film Dedemin İnsanları'ndan sonra pek çekmedi beni.

Özlem Tekin'in cesur sevişme sahneleri var diye konuşulanlar Özlem Tekin'in de dediği gibi yatakta öpüşme sahnesinden fazlası di'il,

Sürekli bi fon müziğinin olduğu, sık sık piyano resitali dinlediğiniz, arada bi tangoların çalındığı, Bodrum, deniz, güneş, kumsal görüntülerini filmin sonuna kadar dayanmanızı sağlıyor bana göre.

Geçiş sahnelerinde tüm perde kararınca bitti mi, koptu mu, ara mı derken bir sonraki sahnenin başlaması, yan karakterlerin filmin süresini uzatmak için yapılan numaralarmış gibi geldi bana.

Bi de piyano mevzuu var ki, bu daha önce başka bi dizide de dikkatimi çekmiş ama yazmaya fırsat bulamamıştım.

Piyano öyle akordion gibi, gitar gibi hadi bilemedin org gibi al kolunun altına götür istediğin yere bi enstrüman di'ildir. Taşınması zahmetli, profesyonelce yapılması gereken hassas bi iştir.

Gönülçelen dizisinde piyano evdeki kimse tarfından farkedilmeden bi çırpıda evin çatı katından taşınmış, sonra bi kahvede bi sokak ortasında gezen bayağı bi sokak kızı İrma halindeydi.

Bu filmde de piyanist bir kız olduğu için başrolde, her akşam bi piyano resitali vardı.

Mavi Pansiyon'da, yakındaki barda ve kumsalda...

Sanırım bu Gönülçelen'deki piyano olsa gerek öyle duvara dayanan falan di'il bildiğin göbekli piyano -piyano çalanlardan özür diliyorum, yanlış bi tabir kullanmak istemem ama kuyruklu bunun daha uzun olanı diye düşünüyorum-

Sanırsın Bodrum Gümüşlük di'il, Viyana'nın sayfiyesindeyiz.

Her evde her yerde piyano var hatta kumsalda...

Son bi takıldığım şey var ki,

Sanırım yaz sonunda çekilmiş film ağaçlar yeşilini kaybetmiş, begonviller rengini gitsem mi kalsam mı der gibi, kuru yapraklar sağa sola sürükleniyor...

Ama filmde Bahar'ın bu yaz Avrupa turnesi vardı iptal etti derken, Bahar'ın eski sevgilisi de sen Avrupa turnesinde di'il miydin diyor. Demek ki zaman onlara göre yaz.

Hatta Bahar'ın arkadaşı Esra liseden mezun olduğu günü anıyor, o gün bugündü diyerek. Mezuniyetler olsa olsa Haziran'da olacağına göre...

Neyse;

Benim anlamsız bulduğum bazı şeylerin aslında sinema dilinde bilimsel bir karşılığı olduğunu aşağıdaki linkten okuyabilir; benim bilgisizliğim yüzünden filmi bi kalemde silip atmamanız ve kendi kararınızı vermeniz için sizi özgür bırakıyorum.

http://www.haberturk.com/haber/haber/693308-mavi-pansiyon

Çarşamba, Kasım 30, 2011

Bir Çağan Irmak Hikayesi...


Çağan Irmak’ın filmlerini seyretmekten keyif alıyorum şüphesiz, belki bu sebeple çok da objektif olamayabilirim yorumlarımda…

Aydınlık ve güneşli sahnelerini seviyorum…

Prensesin Uykusu’nda olduğu gibi kumsal da oturup sessizce ufka dalan gözler vardı yine perdede

Bu soğuk günlerin inadına, karnelerin alındığı yazın en güzel günleriyle başlıyor ve devam ediyor film…

Bütün bir yazı geçirip bağda, bahçede, denizde; sinemadan çıkınca da dışarıda sizi sıcacık bir hava saracakmış hissine kapılıyorsunuz.

Babam ve Oğlum’un devamı değil kesinlikle, Hümeyra ve Çetin Tekindor akraba bile değil filmde. Hikaye hiçbir yerde teğet bile geçmiyor birbirine.

Keyifli ege şivesiyle, Ozan’ın yaramazlıkları karşısında gülmekle kızmak arasında kalan dedenin, anneannenin hafif küfürlü diyalogları gülümsetiyor…

Öyle çok ağlamaklı olmasa da, gözyaşı damarınıza basıp kaçtığı kimine yaş akıtan, kimine göz pınarlarını dolduran yerler de yok değil.

Çekimleri Milas, Gökçeada ve Bodrum’da gerçekleştirilen film 10 yaşındaki Ozan’ın gözünden mübadele yaşayan dedesinin hikayesini anlatıyor. Dede’yse mübadelede yaşadıklarını ailesinin hikayesini, denize bıraktıkları kardeşinin hikayesini anlatıyor.

Türk-Yunan dostluğunun ötesinde biz birbirimize benzeriz, misafirperverlikte sınır tanımaz, “ölümü gör bi kahvemi içmezsen” muhabbetinin dibine vururuz mesajı gülümseten bi başka detay

Pazartesi, Ekim 17, 2011

Yok Böyle Film...


Sadece kardeşlik görevimi yerine getirmek için, isminden hazzetmediğim boks, robot, dövüş, mekanik, soğuk çelik gibi hiç de bana göre olmayan temaları işleyen " Çelik Yumruklar"a gittim.

Karate Kid, Rocky gibi kitleleri etki altında bırakan baba-oğul, hor görülenin azmi, çalışma ve zorluklardan yılmadan başarıya ulaşma hikayesi.

Çok fazla bi'şey anlatmak istemiyorum film hakkında. Ama hayatımda ilk defa oturduğum yerde oturamadığım, kendimi kaptırdığım bir film seyrettim. Hatta bi ara havaya yumruklar savurup, çığlıklar attığımı hayretler içinde farkettim.

Kesinlikle izlenmeli...

Pazar, Aralık 12, 2010

Gelecek Program


Ben yakında İstanbul dehlizlerinde kaybedicem kendimi, kimse bulamıyacak :))

Tamam İstanbul delisiyim ama son dönemde benim kontrolüm dışında bi'şiler beni yer altına çekiyor :))

Prensesin Uykusu'na gittiğimde fragmanını görmüştüm. Şimdi sırası geldi.

İstanbul'un altındaki  gerçek dehlizlerde, gidip göremiyeceğim yerlerde çekilmiş olması tabi ki cezbetti beni.

17 Aralık cuma günü sinemalarda, eee kim geliyor benimle İstanbul dehlizlerine????

Pazartesi, Ağustos 27, 2007

Fareleri kim sever ki?

Fareleri kim sever ki; hele mutfakta? Bırakın sevmeyi görmeye bile tahammül edemezsiniz. Ratatuy’da farelerin sürü halinde bir yerlere girip çıkma sahneleri beni ne kadar tiksindirtse de, filmi sevmekten alıkoyamadı. Bir kaç farenin olduğu sahnelerde onu insanlardan ayırt etmiyorsun da, sürü halindeki görüntüleri bence tahammülü zordu.

Okuduğum pek çok eleştiri de; mutfak ve fare gibi –hem de lağım faresi- asla bir araya gelmeyecek iki unsuru Pixar’ın ustalıkla bir araya getirdiği yönündeydi.

Filmin final yemeğinin Ratatouille adlı fransız halk yemeği olması ve lağım faresinin “rat” diye anılmasının ironisini takdir etmemek mümkün değil.

Haftasonu gazetelerde neredeyse filmin konusunun tamamını yazdılar. Ben konusunu anlatmıycam. Başarılı bir animasyon, güzel müzikler, düşündürücü replikler. Bir de fare Remy’nin şef Gusto’nun hayaliyle yaptığı ama aslında kendi iç sesiyle konuştuğunun bilincinde olduğu sahnelerden çok dersler çıkartılabilir.



- Tutkuyla yapılan her işin sonucu mükemmeldir.

- Çok kızsan bile dostuna ihanet etme, belki de bir anlık öfkeyle her şey farklı görünmüştür.

- Mutfakta iş yaparken temizlik çok önemli. Eller yıkanmalı, kirliler bekletilmemeli, kollar bedene yakın olursa hem az zarar görür hem de az kirlenir.

- Ailene asla sırtını dönme. En zor anında yanında bir tek onlar kalır.

- Tarife daima sadık kal, ustalaşınca hislerine güvenip yeni şeyler yarat.

- Hazıra konma, üret.



- Basamakları çıkarken sana destek olanları asla yok sayma. Hele o basamakları çıkmanın tek sebebiyse.

- Hayallerinden asla vazgeçme

- Herkes yemek yapabilir.

Ben bir kez daha izlemeyi düşünüyorum. Keyfini daha fazla çıkarabilmek için. Ve insanın sinemadan çıkar çıkmaz mutfağa girip harikalar yaratası geliyor.

Pazartesi, Ağustos 13, 2007

Ratatouille

Haftasonum sersem sepelek* geçti.

Cumartesi öğleden önce sokaklarda olmak pek yaramadı bana. Bütün gün ayakta kalabilme savaşı verdim desem yalan olmaz. Çünkü 1 saat yatıp, 1 saat ayakta kalabilmek için yeterli gücü toplayabiliyordum ancak. Ne soğuk duş, ne buzlu limonata hiç bir şey direncimi yükseltemedi. Başımda koca bir ağırlık var gibiydi. Neyseki akşam saatlerinde –kimbilir belki de havanın yakıcı etkisi azalınca- kendime gelmeye başladım.

Akşam yemeğinden sonra da Heidi’nin ilk üç bölümünü büyük bir keyif ve tutkuyla seyrettim. Gözümü kırpmadan oturmuş Heidi’yi seyredip bir yandan da çekirdek yerken kardeşime alay malzemesi olmaktan kurtulamadım.

Pazar sabah 6’da dışarıdan gelen “hırsız var” bağırtısıyla uyandım. Camdan baktığımda gri bir arabaya birisinin hızla binip arabanın son sürat geri geri siteden çıktığını gördüm. Arka sitenin giriş katında oturan birisinin tesadüfen olayı görmesi ve bağırması üzerine hırsızlar işlerini tamamlayamadan kaçtılar. Nolduğunu anlamaya çalışınca, bir süredir otoparkımızda duran gri renkli yabancı plakalı Mercedes’in sağ ön camının kırılmış olduğunu gördüm.

Hırsızlar arabadan ne aldı bilmiyorum ama hepimizin uykusunu çalmışlardı.

Ne evde durmaya, ne dışarı çıkmaya, ne de birşeyler yapmaya ne gücü ne de hevesi olmuyor insanın. Geçen haftasonu yaptıklarımla kıyaslanınca bu hafta sonu çok boş geçti bana göre.

Öğleden sonra televizyon kanallarında gezerken bir aşçı yamağı ve fare’nin olduğu bir animasyon film ilgimi çekti. Ancak kısa bir süre sonra “At cinemas soon” Disney –Pixar yazdı ekranda. Akşamın ilerleyen saatlerinde hikayeyi daha başından izleme fırsatı buldum.

Ünlü bir fransız restoranının mutfağında bulaşık suyuna benzer bir çorbayı eklediği baharatlarla çok lezzetli bir çorbaya dönüştüren fare Remy ile, aynı mutfağın çöp dökücüsü Linguini’nin macerası olduğunu anladık.

Fare Remy, Linguini ile işbirliği yaparak hapsolduğu kavanozdan kurtulma karşılığı ona yardım edecektir. Ancak serbest kalmasıyla kaçması bir olur. Zavallı Linguini’nin onun peşinden koşacak gücü, hırsı bile yoktur. Kovalanmadığını anlayan fare acıyıp Linguini’nin haline; geri döner. İşte hikaye burada başlıyor.


Ratatouille (Ratatuy). 24 Ağustos’ta vizyona girecekmiş. Sanırım uzun bir aradan sonra sinemaya gitmek için bana iyi bir bahane olacak sabırsızlıkla bekliyorum

*Sersem sepelek: Bu sözü ben uydurdum sanıyordum. Çünkü daha önce bir yerde okuduğumu hatırlamıyorum. Ama Türk diline duyduğum saygıdan dolayı manasız bir kelimeyi de kullanmaya gönlüm elvermediği için belki böyle bir kelime vardır diye sepe, sepelek aramaya başladım sözlükte.
Yok.
Sonra sersem’e bakıyim dedim. O da ne sersem sepelek diye bi söz varmış.
(Sersemliği geçmeden, sersem bir biçimde)