Hande etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hande etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Temmuz 11, 2011

Büyük Aşklar Yolculuklarla Başlar

Bundan tam 1 yıl önce evlendiler...

Hande'yi beni takip edenler tanıyor zaten, zaman zaman nöbetçi yazar olarak. Bu kez de kendi aşk hikayesini anlattığı videosuyla huzurlarınızda.

Belki ben taraf olduğum için çok etkilendim, bi de siz izleyin -sesini mutlaka açın-

Pazartesi, Ağustos 09, 2010

Tesadüf bu ya...

Gazeteler bakarken birden bir başlık ilgimi çekti. Ege'nin iki incisi. Tesadüf bu ya, biri şu an yazarımızın bulunduğu Assos, diğeri benim yeni geldiğim Bozcaada.

Bi de bu iki inciye Yol Dostları Grubunun Kurucusu Hakan Sezer’in objektifinden bakın istedim.

Buyrun...

Hande Yazıyor... Bozcaada

Blog yazarımız, biz İstanbul'da yanıp kavrulurken kendini serin denizlere bırakmakla, o güzelimKadırga Koyu'nunun sonuna kadar keyfini çıkarmakta. E hal böyle olunca asistan blogger Hande devreye girer ve yazmaya başlar.

Biz de haftasonu kaçamağı olarak Bozcaada'yı seçenlerdeniz. Evet yol uzun, dönüş işkence ama değiyor mu? Kesinlikle evet. Modernize olmamış, yapısını, mimarisini korumuş, adını aldığı boz arazilere inat kendini sevdirmiş bir ada Bozcaada. Buz gibi ve tertemiz deniziyle, hala bakir kalmış koylarıyla, tarihiyle, geçmişini ve gelceğini korumaya devam ediyor hala. Eskiden Rum'lara vatan olurken şimdi tek tük kalmışlar. Ama sokak aralarında gezerken Yorgi Amca'nın Katina Teyze'nin varlığını hissedebiliyorsunuz. Kale'ye baktığınızda Fransız işgali sırasında top seslerini belki gözlerinizi kapatırsanız duyabilirsiniz.
Biz de cuma akşamından atladık otobüse geçtik Bozcaada'ya. Otellere bile uğramadan doğru kumsala gittik. Adada pek öyle aman aman şimdikilerin "beaaaachh" diye tabir ettikleri yer pek yok. Ayazma en modern tesis orda. Sulubahçe, Mitos gibi kumsalları olsa da duş ve soyunma kabinleri olmadığı için pek tercih edilmiyor. Dedim ya bakir bir ada bu. O kadar turiste ve halka rağmen.

Deniz alabildiğince mavi, alabildiğince yeşil turkuaz, her renk var. Adımınızı atar atmaz donduracak derecede de soğuk. Ayazma ismi burdan geliyor zaten. Her yerden soğuk su kaynakları geçiyor. Kimi zaman soğuktan donarken iki kulaç sonra makul bir sıcaklığa ulaşıyorsunuz. Balıklar ayağınızın altında geziniyor, hatta bi süre hareketsiz durursanız cüssenize aldırmadan sizi yemeğe çalışanlar bile oluyor bazen. Ve bu zevkle yüzüyor yüzüyorsunuz.

Adadaki sorun - tabi benim için- sahilin kum olması. Ben pek kum sevmem. Ayaklarımdan dökülen, bacaklarıma kollarıma yüzüme yapışan kumları sanırım 15 yaşıma kadar sevdim. 15 yaşından sonra da ananemin yazlıktayken kumlu ayaklarla eve girme diye bağırışını anlamaya başladım. Ama seçeneğim yoksa tabi ki en iyisi anın değerini bilmek ve keyini çıkarmak olduğunu bilen ben, kumlarla arkadaşlık yapmaya başladım. Bir çocuktan ödünç aldığım kova ve küreklerimle.




Güneş'in keyfi böyle çıkarken, güneş batımının keyfi ise rüzgar güllerinde devam ediyor. 17 adet rüzgar gülünden oluşan adaya ve Çanakkale'ye elektrik sağlayan bu dev gülelrin boyu 42 metre, gülelrin ise tek kanadı 21 metre. Dönerken çıkardığı rüzgar sesini ortamda fazla ses yoksa duyabilirsiniz. O kadar yakınında oluyorsunuz ki, bi süre sonra bu fırlayıp gelse nereleri uçurur diye felaket senaryoları yazmaya başlıyorsunuz. Rüzgar güllerinin hiç maliyet yok, senede 1 defa gres yağıyl ayağlanması yeterli oluyor.

Peki niye rüzgar güllerine geldik?

Çünkü güneş'i batırıcacağız. Bozcaada Türkiye'nin en batı ucu. Yani güneş en son Bozcaada'da batıyor. Güneş'i Türkiye'de en son siz görüyorsunuz. Ve öyle güzel batıyor ki. Hele yanınızda Talay şarabınız ve sevdiğiniz varsa...

Bozcaada'da akşam yemek yiyecek bir yer aramayın eğer rezervasyonunuz yoksa. yer bulmak mümkün olmuyor çünkü. Bence gidilmeden evvel İstanbul'dan rezervasyon yapılıp gidilmeli. Şarap evi olarak Lodos, Polente, balık isterseniz eğer Sandal, Güverte benden tavsiye.

Pazar günü son günümüzdü ve biz denize girmek yerine Bozcaada Sokaklarını gezmeyi tercih ettik ve ne kadar doğru bir karar verdiğimizi o zaman anladık.



Gündüzü ayrı bir güzel olan Bozcaada Rum ve Türk Mahalleleri olarak ayrılmış. Rum Evlerini mavi kapılarından tanıyabilirsiniz. Adada artık çok az Rum kaldığından kendilerini belli etmek için maviye boyarlarmış kapılarını. Bir diğer rivayete göre ise akrep'in maviden korktuğuna ve mavi kapılardan içeri girmemesi. Hangisi doğrudur bilinmez ama herkes sanırım mavi kapı ve pencereli bir ev ister kendine. Ada sokakları ise salkımlardan ve çiçeklerden geçilmiyor. Öylesine güzel ki...




Ada'da büyük bir kilise mevcut. Tepesinde bir saati var. Yeni restore edilmiş. Fakat aktif değil. Daha doğrusu bundan bir kaç sene evvel papaz vefat edince kapanmış kapıları. Pazar günleri çanları çalıyor ama halk tarafından. Mahalleli kendi kendine gelip ibadetini yapıp kapatıyorlar kiliselerini.



Dükkanlar bile o kadar güzel dekore edilmiş ki. Ben BakKAL'a bayıldım.




Bunlar da başka dükkanlar.



Başka bir tavsiyem ise Bozcaada müzesini gezmeniz. İşte orda tüm tarihi baştan yaşayabilirsiniz. Fransız istilasından kalan mektuplar, botlar, kurşunlar, gelmiş geçmiş Rum ailelerinin bağışladıkları eşyalar resimler, günkük yaşamda kullanılan tabaklardan tutun da Doktorların muayene çantaları, ayakkabıcının, kasabın tezgahını gördükçe mest olacaksınız. Koleksiyoncu Hakan Gürüney'in kendi bireysel girişimciliği ile oluşturulmuş bu müzeyi gezmenizi şiddetle tavsiye ederim.

Nerde kalalım diye sorarsanız eğer benim gözüme kestirdiğim Ege Otel var. 1800'lü yıllarda yapılmış. Rum İlkokulu olarak kullanıma başlanna binada 1923 Lozan Antlaşması ile Bozcaada Türk topraklarına katılınca Türk ve Rum öğrenciler 1963'de İstiklal İlkokulu açılıncaya kadar beraber okumuşlar. Daha sonra özel bir kişiye satılan bina yıkılmak üzere iken KOZ AŞ tarafındna satın alınarak aslı korunarak otel'e çevrilmiş. Bu Otel'in ayrı bi özelliği ise bir edebiyat Profesör'ünün her odanın kapısına ünlü şairlemizin dizelerini el ile yazması. Gidince bilemeyeceksiniz, Nazım Hikmet mi, Melih Cevdet Anday mı yoksa Atilla İlhan odasında mı kalacağınızı.


Ve ben geri döndüm İstanbul'a bu güzellikleri bırakıp. Ada çocuğu olmak istedim. Dört tarafı denizlerle çevrili adadan ayrılmamak istedim. Yanıma alacağım 3 şeyi ben çoktaaaaannnnn belirledim.

Yolculuk , her zaman düşündüm onu ;
İçimde bu azgın davet ne demek ?
Oraya , neredeyse güneşin sonu,
Uçmak , kayıp gitmek, kaçıp dönmemek.

Necip Fazıl Kısakürek

Pazartesi, Temmuz 12, 2010

Düğün

Öncelikle 40 kel totemine ve listemizde adı geçen 50 kele sonsuz teşekkürler :)))

Düğünümüzü günlük güneşlik yağmursuz bir havada gerçekleştirdik.


Hande'cim nikah masasında "evet" derken duygusal anlar yaşadık. En yakın arkadaşım, farklı insanlarla aynı hataları yaptığımız...

Onun doğru insanı bulup evlendiği; benim, onun düğünü vesilesiyle yüzleşip kendimle yanlıştan vazgeçtiğim...

Duygusal anlar yerini çılgınca eğlenceye bıraktı ilerleyen dakikalarda. Geline özel conversleriyle zıp zıp bir gelin ve arkadaşları...

O kadar ki gecenin sonunda benim de doğru yolu bulacağımın ilk sinyali kısmetime düşen gelin çiçeğiyle tescillendi.


O kişi kim henüz bilmiyorum ama bildiğim tek şey çok şanslı olacağı ;)))

Perşembe, Temmuz 08, 2010

Düğünümüze 40 Kel

Pazar günü Hande'ciğimi evlendiriyoruz ama bugün kara bulutları görünce bir korku düştü içimize.

Rize'ye giderken başladığımız 40 kel bulma operasyonuna kaldığımız yerden devam ediyoruz. Ben gitmeden 28 kel bulmuştuk. Tatilin ilk 3 gününü kurtarmış, diğer günleri de bi yağmurlu bi güneşli idare etmişti.

Listeye devam (ilk 28'i eskiden kaldığı için biraz uzattık listeyi)

1. Bruce Willis
2. Andre Agassi
3. Murat Evgin
4. Erol Evgin (çok sağlam peruk kullanıyo, onu yazıp totemi tehlikeye atamam. o yedek listede) 5. Mustafa
6. Deniz
7. Salih
8. Mehmet Ali Birand
9. Bedük
10. Yul Bryner
11.Ulgar Manzakoğlu
12. Tonguç
13. Alper (H)
14. Mert (H)
15. Salih (E)
16. Salih (E)
17. Altay
18. Haşim (E)
19. Emin (O)
20. Hüseyin (E)
21. Emin (O)
22. Serhan (O)
23. Süleyman (H)
24. Süleyman Demirel
25. Rahim (E)
26. Ferit Şahenk
27. Celal (E)
28. Gürbüz
29. Cevdet
30. Burçin (H)
31. Deniz (H)
32. Göksel (H)
33. Veysel (H)
34. Burak (H)
35. Osman (H)
36. Şaban (H)
37. Selçuk (H)
38. Bülent (H)
39. Haydar (H)
40. Emre
41. Mehmet abi (H)
42. Aytaç (H)
43. Harun (H)
44. Cem (H)
45. Cüneyt abi (H)
46. Şefik (H)
47. Cemal (H)
48. Pierluigi Collina
49. Eren Talu
50. Seal

Çarşamba, Temmuz 07, 2010

Kara Tahta Yazma İz Olur

Hande msn'den sorar...

- karatahta (yazı tahtası) nerden bulurum?

- nasıl bi şey lazım ben de var, bak istersen

-??????????????? nasıl yani

mekan: plaza, ofis
saat: 11:30 suları sıradan bir gün

KARA TAHTA!!!!!

ne alaka, her yerde olmaz, çantaya sığmaz cepte taşınmaz, yedek çorap, iğne iplik di'il ki bu

bir nevi şapkadan tavşan çıkartma durumu...

Ama çıktı

Kimden????

Kim olabilir ki, benden başka :)))))))))


buldumbuldum.com*'dan almıştım duvara yapışan sticker şeklinde bildiğin kara tahta. Ne düşündün neden aldın derseniz cevabım yok.

Deli kova deyin geçin :)))))))

*Buldum Buldum Kanyon'da mağaza açmış bu arada meraklılarına duyurulur.

Pazar, Ocak 27, 2008

Tatlı, Taş, Keyifli

İyi planlanmış, kısa bir güne çok şey sığdırabildiğim güzel bir cumartesi daha geçirdim. Önce Hande'yle Kadıköy Rıhtım'daki Mado'da sabah kahvaltısı sonra Kadıköy çarşısında küçük bir tur; oyuncakçı, şekerci, kitapçı ne varsa girip bakmak ve Akmar Pasajı'nda farklı bir dünyayı keşif ardından Baylan'da gelsin tatlılar. Bol kahkahalı bir sohbetin ardından, ben başka bir arkadaş davetine katılacağım için ayrıldık.

Akşam'dan sonra da 24 Ocak'ta doğumgünü olan kuzenimin doğumgününü kutlamak için toplandık. Ve o gece de kuzenler heyeti olarak 2008 için çok önemli kararlar aldık.


Akmar Pasajı'nda keşfettiğimiz farklı dünyaya gelince; bir iki hafta önce Hande'yle konuşurken "gel seni bir yere götüriyim -yaşam sevincimi kaybettim- de o sana tedavi yöntemini göstersin" demişti. Neyse ben o yere gitmeden önce yavaş yavaş toparlamaya başlamıştım zaten.


Resimden de anlaşılacağı üzere burası bir doğal taş hazinesi. Taşların şifasına, enerjisine ve gücüne inananların uğrak yeri. Bu taşlardan pek çok yerde bulabilirsiniz ama burayı özel yapan bu dükkanın sahibinin bu işe gönül vermesi. Dağ tepe gezip taşları kendisinin çıkarması, her birine gönülden bağlı olması. Derdinizi anlattığınızda bir doktor ciddiyetiyle size tedavi yöntemini öneriyor.

Sedat Kandemir taşlarla ve bizimle ilgilenirken. Allah uzun ömürler versin Resimde de güleryüzünü gördüğünüz Sedat Bey'le sohbet etmekte ayrı bir keyif. Alacağınız taşı kendinizin seçmesi, aranızda duygusal bir bağ kurulması gerektiğini söylüyor.

Kendime magnetit taşından yapılma şık ve faydalı bir zincir aldım. Mıknatıs özelliği olduğundan ister boyna ister bileğe dolayarak kullanabiliyorsunuz.

Magnetit yani mıknatıs taşı; kutuplaşmayı dengeleyip, yaşam enerjisini güçlendiriyormuş. Kasılma ve krampları çözen; siyatik, varis ve boyun tutulmalarında etkinmiş. Kemik, kıkırdak, kas ve kan hücrelerinin uyarılmasına yardımcı olur. Ağrıların hafifletilmesini, bağışıklık sisteminin güçlenmesini sğlar. Kan dolaşımını ve kalp çarpıntısını düzenler. Yaraların iyileşmesine yardımcı olurmuş.

Bir de hem burcumun taşı hem de negatif enerjiyi toplayıp size gelmesini engelleyen işlenmemiş bir ametist kolye ucu aldım. Ametist ve beyaz kuvars doğadan çıktığı haliyle kullanıldığında etkisini görebileceğiniz iki taşmış. Diğerleri işlense de farketmezmiş.

Magnetit taşından olan zinciri daha dükkanda koluma dolayıp kullanmaya başladım. Taşların etkisi midir, dostlarımla sevdiklerimle güzel anlar paylaştığımdan mıdır bilinmez. Uzun süredir bu kadar eğlendiğim ve keyif aldığım bir gün olmamıştı diyebilirim.

Umarım bu bir başlangıçtır...

Perşembe, Ocak 24, 2008

Kozmetik Alışverişi

Bi kaç ay önce Hande bahsetmişti, pahalı kozmetik markalarını internetten strawberrynet üzerinden çok ucuza aldığını. Fikir hoşuma gitmişti ama hiç bakmamıştım. Geçen hafta Cuma sabahı Hürriyet Cuma’da alışveriş cadısı köşesini okurken strawberry’den bahsettiğini gördüm.

O gün tam havamdaydım hiç bir şeyi ertelememe modunda gazeteyi bırakıp siteye yöneldim. Uzun süredir aradığımız mağazaların artık bu ürün çıkmıyor dedikleri Clarins’in ikili allığını buldum. Rimel ihtiyacım vardı. Bir de Clarins’in beğendiğim bir ruju. Siparişi oluşturdum bi baktım ödemeye gelmişim sanal kartımla da ödemeyi yaptım. 4-6 iş gününde postayla gelecek dediler.

Hani bir yandan da güvenmiyorum; en kötü ihtimalle 70 lira havaya gider diye düşünüyorum. Dün akşam sayıyordum; Cuma 1, Pazartesi, Salı, Çarşamba 4 yarın yada öbür gün gelmesi lazım.



Bugün masamda Hong Kong’dan yola çıkmış küçük bir kutu.

İçindekilerin hepsi istediğim, çok emin olmadığım ruj renkleri bile mükemmel.

Bu arada ürünlerin fiyatı dudak uçuklatan cinsten;

Clarins Allık: 24 ytl
Lancome Rimel: 39 ytl (yanında küçük boy göz kremi ve temizleyici olan set)
Clarins ruj: 12


http://www.strawberrynet.com/

Çarşamba, Kasım 14, 2007

Yeni is yerimin bana verdigi huzur...

Hande Yazıyor...

Oglen keyfim. Bazen yalniz olmak huzur veriyor insana. Ama gene de insan alistiklarini cok ozluyor. Hele geride biraktigi arkadaslari varsa...




Hande

Salı, Ekim 09, 2007

Yeni Başlangıçlara

Sessiz sakin yolunda akarken nehriniz, siz güvenli kayığınızda ağır ağır yol alırsınız. Ama birden bire farklı bir yönde akan nehirde yolculuk teklif edilir. Güvenli sakin kayığında gitmek mi, yoksa yeni ufuklara açılabileceğin hiç bilmediğin başka bir nehre geçmek mi?

Bir hafta önce gündeminizde hiç böyle bir şey yokken, bir anda hayatınız değişebiliyor. Bu hafta her zamanki rutin işlerini yapacak, sıkılacak, -geçmiyor saatler- diyecek, bi akşam buluşacaktık. Rutinde her şey birbirinin aynı sıradan günler yaşayıp gidecekti.

Oysa şimdi; işlerini devretme, masasını toplama, arkadaşlarla vedalaşma, yeni hayatında neler yaşayacağının belirsizliğiyle karnında garip ağrılarla rutin olmayan günler yaşıyor.

Ben değil, Hande.

Bir anda gelişen olaylarla 7 yıldır birlikte çalıştığımız işinden ayrılıyor. Bugün yada yarın son. Neyseki ben işte değilim. Vedaları hiç sevmem; artık aynı yerde çalışmayacak her an bir araya gelip sevinçlerimizi, üzüntülerimizi, umutlarımızı yüzyüze paylaşamayacak olsak da yine birlikte olacağımız şüphesiz. Öyleyse niye veda? Neye veda?

Ben yıllık iznimin bir bölümünü "Evde Ramazan" konseptinde kulanmak için aylar öncesinden plan yapmıştım. Gel gör ki kader de beni destekleyip ben orda değilken Hande'yi yeni işine uğurluyor.

Herşeyin onun için çok daha iyi olacağına inanıyorum. Ve tabiki Hande hala bizim yazarımız. Yeni ufukları umarım ilk fırsatta onun kelimelerinden okuruz.

Perşembe, Eylül 20, 2007

Eski Foça'dan dönüş...

Hande Yazıyor...

Foça'dan dönüş gerçekten benim için zor oldu. Çünkü hayallerimdeki yeri ve ilerde yaşamak istediğim yeri buldum. İçimden bir ses giderken zaten öyle olduğunu söylüyordu ama ilk önce Göcek’i de test etmem lazım :)
Ufacık bir yer Foça, minicik bir çarşısı var. Hem gelişmiş hem gelişmemiş kendi kültürü içinde kalmış bir yer. Taş evler hiç bozulmadan bugünlere kadar gelmiş. İstanbul’daki gibi denizi doldurup bina dikmemişler. Tam tersi yolu yıkıp denizin tekrar dolmasına izin vermişler. En önemlisi Mc Donalds yok. Seçimimde en önemli kural buydu. Marka fast food olmayacak kasabada. Seneler önce Kayseri’ye gittiğimde hayal kırıklığına uğramıştım. Ben her yerde mantıcı göreceğimi, değişik yapıda evler göreceğimi sanırken beni her köşe başında Burger King ve kocaman bir alışveriş merkezi karşılamıştı. Ama Foça öyle değil işte.

Sabah balıkçı motorlarının pır pır seslerini, tekneyi takip eden martıların seslerini ve balıkçıları dört gözle bekleyen kedilerin miyavlama sesleri ile uyanıyorsunuz. Bundan daha güzel bir şey olabilir mi ki?

Herkes kendi halinde, belirli bir hayata alışmışlar, sakince yaşıyorlar, vurdumduymaz olmuşlar biraz bu yüzden. Bizi buralarda rahatsız eden şeyler onlar için “aman canım” felsefesinde. Rutin bir hayat evet ama en uzak yere ulaşmak sadece 30 dakika. Niye acele etsinler ki, onlar hayata değil, hayat onlara ayak uyduruyor sanki.

Asortik Krep kaleden bahsetmiş. Çıktık kaleye. Fakat tam çıktığımızda surlarda 3 adam gördük, ellerinde bira vardı. İstanbul’da sur, adam ve bira üçlüsünü görünce ne yapmamız gerekiyorsa orda da onu yaptık. Kaçtık. Daha sonra oranın yerlilerinden birine anlatınca bayağı güldüler bize. İstanbullu olduğunuz her halinizden belli dediler. İşte o an İstanbul’da yaşıyor olmaktan ve insanlara güvensizliğimizden utanç duyduk.

Bunu düşününce aklıma seneler önce okuduğum şu hikaye geldi.

Bir derviş çölde devesiyle ilerliyormuş. Derken ilerde susuzluktan ölmek üzere olan bir adam görmüş. Yanına yanaşmış, suyundan ve yemeğinden vermiş. Adam kendisine gelip dervişe dualar etmeye başlamış. Derviş de ona yola beraber devam edelim, benim yemeğim, suyum, devem var demiş ve yola koyulmuşlar. Gece olmuş, uykuya dalmışlar. Derviş sabah kalkmış bir de ne görsün, devesi, yemekleri, suyu yok. Adam hepsini çalmış. Derviş ne yapsın yola koyulmuş. Susuz, aç çölde yoluna devam ederken birilerine rastlamış. Sormuşlar dervişe niye bu haldesin diye. O da “devem gece kaçmış, yemeğim ve suyum onun üzerindeydi” demiş. Aman Derviş demişler. Biz bir adamla karşılaştık, adam deveyi, yemekleri ve suyu bir dervişten çaldım diye böbürlene böbürlene anlatıyordu, sen niye böyle anlatıyorsun ki demişler. Derviş de şöyle cevap vermiş: “Başıma gelenleri anlatsam bir daha kimse kimseye yardım etmez ki”

Hande

Cuma, Eylül 07, 2007

Hande Foça'dan Gönderiyor...

Blogumun manevi annesi Hande tatilde. Ben Rize'deyken gönderdiğim resimleri o koymuştu bloga. Şimdi de Hande'nin Foça'dan gönderdiği resimleri ben yayınlıyorum.

Foçalı Balıkçılar


Damla sakızlı dibek kahvesi

Perşembe, Ağustos 16, 2007

Hayallere devam

Hande yazıyor...
Hızımı alamadım ben. Geçen Perşembe gününün ertesi cumartesi kendimi Cupcake süsleme kursunda buluverdim.

İşte fırından yeni çıkmış ürünlerimiz.




















Salı, Ağustos 14, 2007

Hayalleri gerçekleştirmek...

Hande Yazıyor...

Bu dünyaya geliş amacımın insanları mutlu etmek ve üretmek olduğunu düşünmüşümdür her zaman. Boş geçirdiğim her dakika için üzülürüm ben. Eğer sağlıklı insansan kesinlikle bir hobin olmalı.

Ben yay burcuyum, bu yüzden de olur olmaz herşeye inanılmaz bir merakım var. Bir bakarsınız mutfaktayım bir bakarsınız mistik şeylerle uğraşıyorum. Hal böyle olunca eve gidince ne yapacağımı şaşırıyorum.
Ama son zamanlarda yaptığım en iyi şey Burcu'nun verdiği kurslara gitmek oldu. Üstelik işten izin aldım ve geçen hafta kendimi Yoğurtçu parkı'nın ordaki Bake Shop dükkanında soluğu aldım. Temel şeker hamuru kursunda...

Hiç kolay birşey değil, çok uğraş gerektiren bir iş. Ama sanırım çok çalışırsam elim hızlanır diye düşünüyorum. Birde arkasından bulaşıkları yıkamak olmasa...

Ev hayallerimde istediğim sadece bir kaç özellik vardır her zaman. Yeri, mekanı, lükslüğü falan hiç umrumda değil. Ama balkon ve büyük mutfak muhakkak olmalı. Birde perdeyi kapatıp yüzümü eve döndüğümde bir huzu kaplamalı içimi. Hepsi bu.

İşe ilk olarak saçları bağlamakla işe başladım ama önlük takmayı unutmuşum.

Pandispanyalarımızı pişirdik, kremamızı hazırladık, şeker hamurunu yaptık. Daha sonra pandispanyaların içine kremamızı sıvadık.


Tüm katları yerleştirdikten sonra kremamızı pastamızın her tarafına sıvıyoruz.




İtiraf etmeliyim ki bu haliyle bile süper bir pasta oldu. Hatta biz bir kaç kat yapıp süslemeden yedik.

Pastamızı buzdolabına dinlendirmeye kaldırıp şeker hamurumuzla ilgilenmeye başlıyoruz.



İşte asıl sabır, marifet bu kısımda kendini belli ediyor. Hamurumuzu pastamızın üstüne kaplıyoruz. Yapmak istediğimiz modellemeye göre şeker hamurumuzu renklendiriyoruz. Benim şansıma o akşam babamın doğum günü kutlaması vardı.


Bu arada ben inci küpeli kıza benzemişim... Hele bu resimde :)



Veeeee sonuç:



Dediğim gibi son zamanlarda yaptığım en güzel şeydi bu kurs. Böyle birşeyle ilgilenirken inanın ki hiç birşey düşünmeye fırsatınız olmuyor. Hele üstüm başım pudra şekeri içinde babamın yanına gidip pastasını verdiğimdeki surat ifadesi herşeye değerdi.

Hande

Salı, Aralık 26, 2006

Hande'nin Yeni Yıl Düşü

Ben yoğunluktan yazamıyorum, düşünemiyorum artık. Sevgili Hande sağolsun kırmadı beni. Benim yerime Hande'nin yazısını paylaşıyorum sizinle.

Teşekkürler Hande...



Yılbaşı insanlara ne anlam ifade eder bilmiyorum ama benim için hüznün ve mutluluğun buluştuğu zamandır yılbaşı. Ah birde İstanbul kalabalık olmasa bu kadar, hediye alışverişine çıkmasak ama öyle dolanırken bir şey görsek “Bu anneme çok yakışır” diye alıversek hemen. Kasada sıra olmaksızın, fiyatlar yalnızca yılbaşı olduğu için bu kadar uçuk olmaksızın elimiz kolumuz dolu gelsek eve. Ev çok geniş olsa, kocaman bir yılbaşı ağacı kurulu olsa salonda camın önünde. Altına hediyelerimizi koysak.

Yılbaşı günü trafikten keşmekeşten çok uzak sakin bir gün geçirsek. Sabah erkenden kalkılıp yemekler pişmeye başlasa mutfakta. Hava soğuk olsa dışarıda, mutfağın camı buhar olsa, cama adımızı yazsak işaret parmağımızla.

Akşam tüm hane halkı toplansa sofraya, güzel güzel ve yavaş yavaş yemekler yense. Sıcacık sohbetler ederek. Sonra koltuklara geçilse, aile reisi elinde torba ile tombala sayılarını çekse.

Artık bunlar yaşanmıyor yılbaşında. Sabah kalkınca bir yere gitmek istesen gidemiyorsun. Araban olsa trafikte saatlerce takılı kalıyorsun veya toplu taşıma aracı bulmak için saatlerce bekleyebiliyorsun soğuğun altında. Yapılacak alışveriş burnundan geliyor kalabalıktan. Alışverişi yapsan uzun süre kasada ödeme yapmak için bekliyorsun. Evde artık yemekler pişmiyor, başka bir yere meze yaptırılıp evde tabağa aktarılıyor yiyecekler. Mutfağın camı buhar olmuyor. Sonra kuruluyoruz televizyonun başına o kanal senin bu kanal benim dolaşıp duruyorsun. Televizyonda havai fişek patlayınca miskinleşmiş vücudunu kaldırıyor ve öpüyorsun evde kalmış bir kaç kişiyi.

İnsan bazen kalabalığa karışmak istiyor o gece. Yanına bir kaç sevdiği kişiyi alıp eğlenceye dalmak istiyor kar yağarken. Mesela yılbaşı gecesi Taksim’de olmak çok isterim ama ne yazık ki hergünü eğlenmeye ayıran bir millet olarak yılbaşı gecesi içilen ekstra içkiler şişede durduğu gibi durmuyor ve çok tehlikeli bir hal alıyor sokaklar özellikle İstiklal Caddesi.


Ben evdeyim her zamanki gibi tuzlu fıstığımla. Umarım sizde hayal ettiğiniz ve huzur bulduğunuz yerde olursunuz. Mutfak camına unutmazsanız benim ismimi de yazın.

İyi seneler...