Hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Mart 29, 2015

Sarı Işık


Benelux seyahat notlarımın bir kısmı halen defterimde duruyor...

Seyahatimiz sırasında günlerin de kısa olması nedeniyle şehirlerin akşamlarını da fazlasıyla görme imkanı bulduk. Yüksek tavanlı, geniş pencereli evlerde güneş battıktan sonra yanan tüm lambaların yumuşak sarı bir ışık verdiğini gördüm. Hollanda'da bir tek evde bile beyaz ışık yoktu.

İstanbul'a baktığımızda durum tam bir karmaşa...

Tek renk ışıkları olan bir binaya rastlamadım, Beyaz, sarı  karışık, hatta bazen çok daha ilginç gece kulubü aydınlatmasına sahip evler de görmek mümkün.

Yıllarca kristal avizelerde kullandığımız klasik şeffaf camlı ampüllerin yerini daha çok ışık verdiği için tasarruflu beyaz ampüllerle değiştirmeye başladık. Ve hayatımız beyaz ışık oldu.

Hastane gibi, beyaz, bembeyaz...

Ancak sarı ışığın yumuşak ve huzur verici atmosferini gördükten sonra, evdeki ampüllerin hepsinin sapasağlam olmasına aldırmadan, sarı ampüllerle değiştirdim.

Öncesinde ev halkını uyardım, şimdikinden daha karanlık olabilir belki ama sarı ışığın gözlerimize ruhumuza daha iyi geleceğini düşünerek hazırladım onları.

Gel gör ki, sarı ışık veren ampülleri taktığım ilk akşam beklentinin aksine çok daha iyi bir ışık yakaladığımızı farkettim.

Aslında gözün de istediği buymuş demek ki...

Güneş ışığı sarıdır, sıcaktır,

Alev sarıdır, ısıtır.

Mum alevi, elektrik yokken hayatımızı aydınlatandır.

Eeeee, hangisi beyaz ışık verir???

Demek ki doğalı sarı ışık...

Hayatınızda küçük bi değişiklik arıyorsanız ve ampülleriniz beyaz ışıksa, değiştirin bence ;))

Pazartesi, Kasım 24, 2014

Benelux- Amsterdam-Köln-Lüksemburg- Vol.2

Kaldığımız yerden devam...

Öyle bir gün ki Amsterdam'da kahvaltı, Köln'de öğle yemeği, Lüksemburg'da akşam yemeği yediğim; günün sonunda şu an nerdeyim sorusunun cevabı için kısa bir süre düşündüğüm ilginç bir gün...

Şehirlerarası yolda giderken dinlenmek uyumak için iyi bir fırsatken, yol boyunca göreceğim manzaraları kaçırmamak için pür dikkat kesildiğim keyifli bir yol...

Yol da öyle bir yol ki...

Ormanların içinde ilerleyen otoyol boyunca, sivri çatılı alçak tuğla evleriyle şirin kasabalar, çayırlarda otlayan mutlu hayvanlar  canlı bir pastoral tabloyu seyretmek gibiydi...


Yemyeşil yollardan sonra Köln tabi ki çok şehir, çok gri geldi.

Heybetli Dome Katedrali zamanın etkisiyle kararmış çehresiyle çok sıkıcı ve kasvetli bana, yalan söyleyemiycem. Ama görkemli ve gotik mimarinin güzel bir eseri olduğunu da göz ardı edemem.

Katedralden sonra etrafta küçük bir tur yapıp ilginç hediyeliklerin peşine düştük. Katedralin hemen yakınındaki caddede bulduğumuz el yapımı ahşap smoking man'ler gerçekten çok güzeldi.

Belinden ayrılan bu adamların içine tütsü koyup yakıyorsunuz, gövdesini tekrar üzerine taktığınızda pipo içermiş gibi ağzından çıkan duman "smoking man" oluşunu açıklıyor. Daha sonra Brugge'de bu smoking manlarden görme fırsatı buldum. Ama Köln'dekiler daha uygun fiyatlıydı. Aynı mağazada orjinal alman gümüşünden objeler de görülmeye değerdi.

Köln'ün göbeği önemli bir alışveriş caddesi...

Klarneti, akerdeonu türk vatandaşlarımız çalıp söylüyor. Şaşırtıcı değil.

Mağazalara gelince Türkiye'de ne varsa aynısı, aynı fiyata...

Öyle ki İstanbul'da bedenini bulamadığım bir anorağı Köln'den aynı fiyata -kur farkıyla 2-3 tl ucuza- satın almam durumu en güzel anlatan olay bence...

Evet alışverişten devam ediyoruz anlatmaya...

İstanbul'da yan yana alışveriş merkezlerinde aynı markaların mağazalarının olmasını anlayamama durumum, aynı caddede iki dükkan arayla aynı markanın mağazalarını görmemle çözüldü.

Yeni perakendecilik konsepti buymuş demek ki ;)))

Nihayet Lüksemburg...

Hollanda düzlüklerinden sonra, plato ve vadilerden oluşan daha yüksek, inişli çıkışlı bir şehir


Akşam üzeri vardığımız şehirde saat 6'da hayat duruyor. Gerçi öncesinde çok mu hareketli ki???

Şansımıza o gün Almanya cumhurbaşkanı, Lüksemburg'da...

Şehrin en hareketli olabileceği gün olması gerekmez mi???

Üstelik tam o sırada bir saraydan diğerine geçiş olacak, kaldırım kenarlarına demirler yerleştirilmiş başlarında birer polis...

Onlar da öylesine takılıo çünkü demirlerin arkasında bekleyen kimse yok, kimsenin umru değil...


Lüksemburg'da çok uzun kalmadık

Ertesi sabah ziyaret ettiğimiz 2. dünya savaşında ölen Amerikan askerleri için yapılmış 5000 dönümlük mezarlık, simetri, düzen, intizam abidesi adeta.


Sonbahar yapraklarıyla her yer bir başka güze, her yer ayrı bir tablo...


Mozzel nehri kıyısındaki Remich kasabasında da küçük bir tur atıp, belimizi büken Schengen vizesinin doğduğu yere de bir adım atıp Berlin duvarından gerçek bir parçayı görüp üzüm bağları arasında sonbahar renkleriyle içimizi doldurarak 5 dakikada 3 ülke turlamanın tadını çıkarttık.

Şöyle ki Lüksemburg'dasınız, Mozzel nehrini karşıya geçtiğinizde Almanya ve Fransa'dan geçerek üç ülkeyi tamamlıyorsunuz.

Fransa tarafına geçince Apache kasabasına, Eyfel'in tasarımcısı Gustav Eiffel'in muhitine geliyorsunuz. Burda küçük bir eyfel kulesi görebilirsiniz.



Apache kasabası bağları ve tabiki şaraplarıyla meşhur, yanısıra butik otelleri ve muhteşem doğasıyla keyifli vakit geçirilebilecek bir yer...

Uzun bir yolculuktan sonra Paris'e varışımız  ve Paris günlüğümüzle bir sonraki yazıda görüşmek üzere ;))





Cumartesi, Kasım 15, 2014

Gezi:Benelux - Hollanda- Vol.1

Selaaaammm :)

Blog sahibi uzun bir tatil ve çok gezmelerden döndü...

Size anlatacakları var ;)

Sonbaharın en güzel renklerinin, sarı, kırmızı ve yeşilin bin bir tonunun hayat verdiği Avrupa'nın güzel şehirlerinden bir sürü fotoğraf ve anıyı paylaşmak için can atıyor.

8 gün 5 ülke...

Yani malzeme çok...

Tur şirketimiz Pronto, rehberimiz sevgili Tolga Çetin'di...

Aylardan Kasım mevsimlerden sonbahar olsa da

Yağmursuz -iki kez otobüsle uzun yol aldığımız  zamanlar hariç- gökyüzünün açık, bulutların poz vermek için şekilden şekile girdiği, muhteşem bir havada geçti seyahatimiz.

Bir yazıda hepsini anlatmam hem okuyana hem de yazana zarar...

Fırsat buldukça yazmaya çalışıp tamamını yayınlamak istiyorum. Çünkü üzerinden yıllar geçip okuduğumda her şeyi bulmak çok güzel oluyor.

Eveeeeet....

İlk günümüzle başlayalım...

Amsterdam Schiphol havaalanına adım attığımızda başladı maceramız...

Uçak alçalırken görünen manzara yemyeşil düzlükler arasındaki onlarca kanaldı...

Tekerlekler yere değip de aprona yaklaşırken altından otomobillerin geçtiği bir köprü üzerinden yol almak, uçakla otoyolda gitme keyfini yaşattı diyebilirim.

Havaalanından ayrılıp şehre doğru araçla hareket ettiğimizde birbirinden farklı bisiklet türleri ve bisikletliler için ayrılmış yollar nereye geldiğimizi vurgular gibiydi.

Çocuk yerinin gidonun üstünde olduğu bir bisiklet ve yaşlı bir çiftin yan yana oturarak kullandığı bisikletler daha ilk dakikalarda hoşgeldin dedi bana.

Ve Amsterdam...

Şehrin göbeği, İstiklal caddesinden pek bir farkı yok...

Kalabalıktan yürünmüyor, tek fark sağınızdan solunuzdan geçen bisikletli insanlar, hatta ışıklarda bisiklet sürüleri...

Tolga'nın ilk uyarısı...

Burda geçiş üstünlüğü bisikletlilerin, kenara çekilmezseniz çarpabilirler :)

Günlerin kısa olması ve bizim şehre akşama doğru varmamız kanot gezimizi karanlık çökmeye başlarken yapmamıza neden oldu.

İyi ki de öyle olmuş :)


Gündüz farkına varamayacağım kanal boyundaki evlerin muhteşem güzelliği ışıklarla bir başkaydı...

Bu arada kanot nedir derseniz; kanallarda gezinti yapmanızı sağlayan küçük tekneler...

Yanları ve üstü camla kaplı bu araçların üstü tamamen açık olan akşamları yemekli tur yapanları da var.

Haaa bir de kanalların üzerinde mavnalarda evler vardı ki, onlar da ayrı bir dünya...


Kanallar, kanallar, köprüler, köprüler ve ışıklar...

Ama hepsi sarı ışık...

Evet bu şehirde evler yollar her yer sarı ışıklarla aydınlanıyor...


Ortalama 4 katlı, üçgen çatılı tuğla evler geniş ve yüksek pencereleri, yüksek tavanları ve dar kapılarıyla belki de gecenin ışıklarının da etkisiyle bir masalın içinde yaşıyormuşsunuz hissi veriyor.

Meydanları, heykelleri, müzeleri, sanatın ve tasarımın dokunuşlarını her yerde hissedebildiğiniz garip büyüsü olan bir şehir.


Tabi bazı otlar ve benzeri şeylerle Alice Harikalar diyarını yaşatan coffee shoplarıyla her türlü büyülü ortamın da yaratıldığı bir yer.

Yalnız o coffee shopların değil içine girmek önünden geçerken duyduğum koku bile mide bulantısıydı benim için.

Yani benim büyülü dünyam tamamen gözlerimin gördüğünün ruhumda yarattıklarındandır, yanlış anlaşılmıyim ;))

Rembrant'ın gece devriyelerini bir meydanda canlanmış ama sonra taşa dönmüş görmek ilginç bir sanat deyimiydi bana göre :)


Tabi ki Hollanda sadece Amsterdam'dan ibaret değil, Marken, Volendam, Roterdam, Delft, Lahey ve Scheveningen ziyaret ettiğimiz diğer yerler oldu.

Her yeri uzun uzun yazmak isterdim ama daha çok anlatacak şeyim var...

Hollanda sular ülkesi...

Başına ne geldiyse de bu sulardan gelmiş, sel felaketleri ve denizin yuttuğu toprakları...

Ama suyu yönetmeyi çok iyi başarmış ve yaşamak için harika bir coğrafya oluşturmuşlar. Deniz seviyesinin metrelerce altında olağanüstü bir şehir yaratmışlar. Denizle aralarına set çekip bu setleri de öyle bir hale getirmişler ki, insan yapımı olduğuna inanmak zor.

Marken ve Volendam iki şirin kasaba...

Alçak evleri, yemyeşil geniş bahçeleri, Kuzey denizinden gelen rüzgarın uğultusu, evleri önündeki minik köprülerle kanalları aşırtan bir dünya.

O köprüler üzerinden ne manzaralar çekilir bilemezsiniz.





Volendam, Marken'den biraz daha hareketli ve renkli,  Kuzey Denizi'nin mahsulü su ürünleriyle önemli bir lezzet durağı.



Bu iki kasaba arasında geçiş yolumuzdaki bir Hollanda klasiği değirmen, geniş çayırlar ve üzerinde otlayan mutlu hayvanlar.


Gülen inek diye bir peynir vardı ya hani...

Ben bu coğrafyada bunun anlamını çözdüm, göz alabildiğine yemyeşil düzlükler özgürce dolaşmak ve otlamak...

Bir inek başka ne ister ki???

Üstelik bu coğrafyada sadece inekler değil yapraklar da özgür...

Özgürce uçuyorlar, yerlere seriliyorlar, süpüren yok :))

 Ve özgür ineklerin peynirleri için Henry Willing'i ziyaretten bir kare...


Roterdam, Marken ve Volendam'ın aksine yaşayan hareketli bir şehir öğrenci ve ticaret şehri...

Dünyanın en pahalı köprüsü Erasmus Köprüsüyle tanıştık burda...


Benzerinin sadece Amerika'da olduğu kubik evler


Tüm griliğine rağmen tramvay yollarının bile yemyeşil olduğu sevimli bir şehir

Delft kobalt mavi camdan kocaman kalbiyle klasik Avrupa şehirlerindeki geniş meydan, kiliseler, şirin mağazalardan oluşan başka bir güzellik.




Lahey Adalet divanı önünde "barış" la görüşüp, ülkemizin ismini ve taşına da şöyle bir selam çakıp Kuzey'in deniziyle görüşmeye gittik.



Söylemesi zor ismiyle, zamanında gerçek Flamanlarla Fransızları ayırt etmek için söylettirilen yerin adı Scheveningen. Doğru telaffuzunu Flaman şoförümüz Hank'ten duyduğumuz için şanslıyız ;))


Hollanda ziyaretimiz Amsterdam Central Station'dan Schiphol'a yaptığımız tren yolculuğuyla, tren istasyonunda bilet kesen bir Afyon'luyla karşılaşmamızla -çok şaşırtıcı olmasa da- nihayete erdi.

Ama bu şehirde, bu ülkede yapamadığım aklımda kalan bir sürü şey olduğu için yine buluşmayı ümit ediyorum.

Ayrıca unutmadan Amsterdam'da çiçek pazarından aldığım dört yapraklı yonca soğanları ve rengarenk lale soğanları keyifli alışverişlikler oldu benim için....