Cuma, Nisan 17, 2009

Bebek Şekerleri

Geçen haftalarda yeni bir bebek projesini daha tamamladık. Resimlerini koymam biraz vakit aldı, ancak zamanım oldu.

Her projede bir öncekinden daha güzel şeyler çıkıyor ortaya. Stresli ve riskli mesleği bırakıp huzurlu ve mutlu olayların parçası mı olsak bundan sonra diye düşünmüyor değilim.

Karşınızda Kaan bebek için özel çalışmamız...



Çarşamba, Nisan 15, 2009

Kaç kaçta nereye kadar?

Aynada kendimle göz göze gelmiyorsam eskisi gibi;

Bir şeyler yazıp yayınlamamak için akşamları bilgisayardan uzak kaçıyorsam;

Her şeyin üzerinden şöyle bir geçip derinlere inmiyorsam;

Okuduğum kitabın bir an önce son sayfasına ulaşmaksa farkında olmadan esas hedefim;

Vardır bir sebebi elbet.

Ne yaptığımı ne düşündüğümü bazıları bilmesin istiyorum biraz da onun için eskisi gibi maceralarımı hissetiklerimi yazmıyorum.

Yazmanın en tuzak kısmı da burda başlıyor, bi şeylerden korumaya korunmaya çalışınca ruh özgürlüğünü yitirince olmuyooooor.

Salı, Nisan 07, 2009

Seninle

Akşam eve gelir gelmez yazacaktım, aklımdan geçenler canlıyken. Ama her zamanki gibi geldiği anda değerlendirilmeyen kelimeler, soğumuş yemek gibi lezzetini keyfini kaybediyor. Şimdi ne yazsam boş. Boş mu?

Boş değil.

Bu baharı yaşamak, yeniden doğmak istiyorum. Ama havaların ısınmasını bekliyorum, boğazda erguvanların açmasını, bir de seni.

Bu baharı seninle yaşamak istiyorum. Bir sürü planım var bu baharı değerlendirmek için. Fazla zaman yok biliyorum. Bahar da kısa, yetmez, yetenleri yaparız. Yeter ki iste.

Neler mi?

Üsküdar'da bir sabah, denizin ortasında durup dünyanın en özel ve güzel şehrini alabildiğince seyretmek

Çimenlere oturup erguvan terasından gemileri seyretmek,

Eminönü'nden alacağın uçurtmayla benim için ilk kez -seni bilmem- uçurtma uçurtmak istiyorum. Beceremesek bile beceriksizliğimize gülmek istiyorum.

Mihrabat'ta yürümek istiyorum, yeşil, pembe, beyaz, sarı baharda ne kadar renk ve koku varsa ruhumuza işlesin diye.

Yakın İstanbul'a uzaklarmış gibi gidip buraların grisini bir günlüğüne de olsa unutmak istiyorum.

Ruhumuza ağırlık veren her şeyi bir günlüğüne de olsa emanete bırakıp, uçmak istiyorum.

Ama yalnız değil.

Başkasıyla değil seninle.

Cumartesi, Mart 21, 2009

21 Mart

Resmen baharın başladığı çok özel bir gün bugün.

Baharın tazeliği, kurumuş dalların can bulması gibi hayatımızın da kuru dallarının taze, capcanlı, heyecanlı çiçekler açma zamanı.

Astrolojik açıdan da yeni yıl aynı zamanda.

Ben de bugün ne yaptım?

Kendimi bahara hazırlamak için, kirlerden arınarak taze bir başlangıç yapmak üzere hamama gittim.

Sonra da baharın ilk gününü güneşin sıcağı, rüzgarın aklımı esip götürdüğü, kelebek gibi oradan oraya konarak geçirdim. Başka bir kelebek arkadaşla :)

Bir yere oturup bir şeyler yiyoruz ama ondan sonra ne yapacağımızı bilmeyerek, masadan kalkarken bir anda bir fikir geliyor. İlk gelen fikri sorgulamadan yeni rotaya doğru yola çıkıyoruz.

Eğer bugün için bunları yapmayı planlasaydık eminim yağmur yağardı :)

Bu arada Çemberlitaş Hamamı'ndan bahsetmeden geçemiycem. Restorasyonu tamamlanmış. Önceki haliyle kıyaslandığında muhteşem olmuş. Gerçi başka hamama gitmediğim için genelle kıyaslıyamıycam ama bayıldım.


Görmüş olduğunuz girişi; merdivenle üst kata çıkıp rahat odalarda hazırlanıyorsunuz. Esas hamam kısmında ise büyük sürpriz havuz yapmışlar bir de jakuzi.

Ve jakuzi bugün açılmış, sonradan öğrendim ki jakuziye ilk giren benmişim. Bilseydim bir de kurdele keserdim ;)

Çemberlitaş Hamamı uluslararası ilişkileri geliştirmekte oldukça başarılı bir mekan; Japon dışişleri bakanının eşiyle birlikte hamam keyfi yaptık.

Sonuç olarak hoşgeldin bahar.

Ben de kirlerimden arındım hazırım seninle birlikte çiçek açmaya.

Pazartesi, Mart 16, 2009

Egzersiz

Önce yorumlara cevaplar...

Hande'cim ne demek kutlama yapmamak, sen şehre dönmüşsün ben bunu cümle aleme duyurmamış şenlikler yapmamışsam benim son zamanlardaki sersemliğime ver. Hatta cuma günkülerin üzerine ekle. Aklım başıma dönünce söz telafi edicem.

Yemek Aşığı Kybele; burçların perisi olduğunu o yazıyı yazana kadar ben de bilmiyordum :) zaten her kova kadını bir peridir, belki ondan üstüne düşmedik ;)

Sofi; geçte yazsan hiç yazmasan da yerin ben de hep aynı :)

Gelelim bugüne...

Aslında evde oturmuş bilgisayarın başında çalışıyorum, -tamamen iş- sürekli fare kardeşle tıklamalar yaptığım için parmaklarım, kolum, omzum ve ordan da boynum tutulma tehlikesi geçirmeye başladığından parmaklarımı rahatlatmak için yazmaya başladım. -Yani anlıycağınız amaçsız tamamen parmak egzersizine yönelik bir çalışma-

Yazı yazarken yine olmazsa olmazım müzik. Funda Arar'ın yeni albümü. Zamanın Eli.

Eskiden şarkıları bir kaç dinlemeye ezberler hatta millete söylerdim. -Çocukken-

Şimdi bırak başkasına söylemeyi, sadece ağız oynatarak eşlik ederken bile sözlerini tutturamıyorum.

Biraz da beyin açıcı egzersize ihtiyacım var sanırım.

Salı, Mart 03, 2009

Metrobüs Kadıköy'de

Akşam trafiğine kalmaktan korkmadan oturduk bugün.

18:10'da evden çıktım. 18:41'de metrobüs Söğütlüçeşme'den hareket etmişti. Öndeki metrobüs akbille yolcu alırken, arkadan gelen diğeri tüm kapılarını açıp parasız aldı bizi. Öndeki daha dolarken biz sollayıp girdik yola.

18:59'da Zincirlikuyu'daydık. Avcılar yönüne giden metrobüs hattına geçmek kolay ama turnikelerden geçmek zor. Tam 5 dakika sürdü. Dış tarafa turnikeler yerleştirilmiş ama henüz kullanılmıyor.

19:29'da Merter durağındaydım.

Trafiği düşünmeden Anadolu yakasındaki arkadaşları ziyaret etmek açısından benim için iyi bir hizmet.

Rüya

Hayırdır inşallah...

Rüyamda kendimi arı olarak gördüm. Ben arıymışım ve arı gözüyle, hisleriyle etrafı algılıyorum. Bu arada The Bee Movie'de ki arıyla bi bağlantım var. Ya da ben de o filmin içindeyim.

Ancak uykudan uyandığımda yatmadan önceki baş ağrısından eser yoktu, inanılmaz berrak, rahat ve huzurluydu zihnim. Hiç bir şey düşünmeyerek o halin devam etmesine çalıştım ancak insan doğası gereği düşünmeden yapamıyor sanırım. Düşünceler üşüştükçe de ne huzur kalıyor ne bi şey sinsi baş ağrısı da "beni unutma" "beni unutma" diye bağırıyor arkadan.

Yazının tarih ve saatine bakarsınız, gördüğünüz saat doğru. Sabahın 5'i nerdeyse ve ben 3'ten beri uyanığım. Bundan sonra yatsam da ne kadar uyurum bilemiyorum.

Rüyada kendini arı olarak görmek ne anlama gelir bilmiyorum ama insan ölünce ruh şekil değiştiriyor ve başka bir canlı oluyorsa ben arı olabilirim.

Ona göre lütfen arılara iyi davranın ben olabilirim.

İyi sabahlar

Pazartesi, Şubat 23, 2009

Çalı Süpürgesi

Çocukluğumda en büyük eğlencemiz; anneannemin Fener Sancaktar Yokuşu'ndaki asmalı evinin bahçesinde tel örgülerle çevrilmiş, kilitli ahşap kapısının sadece anahtarla büyüklerce açılabildiği sihirli bahçeye girmekti.

Ekili lahana ve diğer yeşilliklere basmadan bahçenin köşesine gitmek, senede sadece bir kez incir toplanmak üzere çıkılmasına izin verilen incir ağacı, gerçek gül kokan güller, hanımeli, hiç meyve vermeyen -yada çok az veriyordu- mandalina ağacı.

Nedendir bilmem çocukluğumdan beri en sevdiğim iş süpürmektir.

Evet süpürmek. Bildiğiniz sarı süpürgeyle.

Oturduğumuz apartmanın merdivenlerini süpürmek, babaannemin evini süpürmek -nedense annem kesinlikle evi o süpürgeyle süpürtmezdi ya gırgır yada elektrik süpürgesi kullanılırdı-, Emine hanım teyzeyle sokakları süpürmek, süpürgeyle balkonu yıkamak.

Anneannemin bahçesini süpürmek.

Ama ne yazık ki o bahçede sarı süpürge yoktu kullanılmazdı, yasaktı. Küçük bir çalı süpürgesi vardı, ne süpürdüğü belli olan ne de beni mutlu eden.


Hiç bir şeyi süpürmezdi ki yerdeki tozlar -ince tozlar- olduğu gibi dururdu. Anlam veremezdim çalı süpürgesi kullanmadaki ısrarı.

Bugün anlıyorum çalı süpürgesinin marifetini.

İncecik tozları bile katıp önüne ortalığı toz duman eden sarı süpürge yerine, çalının dallarına takılmaya değecek büyüklüktekileri toz etmeden, ortalığı dumana vermeden, gözüne burnuna toz dolmadan seni öksürtmeden hapşırtmadan temizlemekmiş maksadı.

Şimdi ele alıp bir çalı süpürgesi bu hayata girişmeli.

Pazartesi, Şubat 16, 2009

Çoook Teşekkürler

En son yazdıklarıma inat, tüm arkadaşlarım dostlarım yalancı çıkarttı beni :))))

Yalnız olduğumu, kendi kendime konuştuğumu söylemek...

Çok ayıp..........

Arayan, kutlayan, bizzat gelen, sarılan, seven, güzel dileklerini ileten tüm sevdiklerime çooook teşekkürler.

Bir de özür. Kendimi yalnız hissettiğimi söyleyerek sizlere haksızlık ettiğim için. Hepinizi çok seviyorum.

Geçen sene olduğu gibi bu yılda "dört yapraklı yonca"m oldu. Bir değil hem de iki tane. Geçen sene ki gerçekten uğurlu geldi. Bu sene iki tane daha geldiğine göre geçen yıldan çok daha güzel bir yıl bekliyor beni.

Pazar, Şubat 08, 2009

Passiflora


Bu aralar çok çabuk kendimi kaybediyorum. Önemsiz, değersizmişim gibi hissediyorum. Yaptıklarımın yazdıklarımın hiç bir anlamı olmadığını kendi kendime konuştuğumu düşünüyorum.

Üzüntülerimin içinde kaybolmaya, bataklığın beni yavaş yavaş derine çektiği hissine kapılıyorum. Bundan bir kaç sene önce de böyle bir dönem geçirmiştim ancak o dönemde nefes teknikleriyle kendimi yukarı çekmiştim. Şimdi bu yöntemleri bilmeme bilincinde olmama rağmen, konsantrasyonumu sağlayamıyorum.

En sonunda geçen hafta psikiyatra gitmeye karar verdim. Tam o günlerde Osman Müftüoğlu'nun yazısında stresin ürettiği salgıların vücuttan atılmadığı takdirde iç organlarda kalarak zehre dahası kansere dönüştüğünü okudum. Çünkü stres durumunda vücut tehlikede olduğunu düşünüyor ve savaş hazırlıklarını yapıyor, ancak dışarda fiziksel bir saldırı olmadığı ve bizde buna fiziksel güçle karşılık vermediğimiz için aynı koltukta oturarak tehlikede olduğunu düşünen beden aynı koltukta oturarak savaşa karşılık veriyor dahası vermiyor. Salgılar da amacına hizmet edemediğinden organa zarar veriyor.

Acil müdahaleye ihtiyacım olduğuna karar verdim.

Passiflora, yan etkisi yok.

Rahatlatıcı bir bitki çayı aradım market raflarında. Doğadan Relax'ı buldum. İçinde sarı kantaron -iğrenç kokuyor-, lavanta, oğul otu, kedi otu falan filan.

Burnumu kapatarak hiç nefes almadan bir seferde içersem içebiliyorum ancak. Ama hakkını yiyemem uykularım düzene girdi. Ondan önce huzursuz uyku sendromu diye bir şey varsa ben ondandım. Bütün gece abuk subuk rüyalar, sürekli uyku ile uyanıklık hali ve sabahları bir öncekinden daha gergin bir ruh bir beden.

Bir kaç gündür çayı içmedim, passiflora'yı da sürekli içmeyi unutuyorum. Düzenli kullanım şart.

Tabi bir de son dönemlerde hayatımın antidepresanlığını yapan kişiyle görüşemiyor olmanın da, gerginliğimi arttırdığı şüphesiz. Ve bir süre daha da görüşemeyeceğimizden bunu da tolere etmenin bir yolunu bulmam gerekiyor.

Bir zamanlar bloguma yazmak, diğer blogları ziyaret etmek beni oyalayan bana zevk veren bir şeyken, şimdi bilgisayarı açtığımda ne yapacağımı bilemiyor sadece maillerime bakıp çıkıyorum çoğu zaman.

Bugün bloguma bırakılan iki yeni yorum, blogumu izlemeye alan iki yeni blog yazarı bana yazmam gerektiğini hissettirdi. Teşekkürler.

Cuma akşamı klavyenin tuşları yerine kalemimle özel defterime yazdım.

O deftere yazdıklarımı sanırım ilk kez paylaşıyorum. Üzgünüm, hepsini değil.

"Büyük yer minderlerini yan yana dizip uzanmışım, kulağımda da müzik. Uykum vardı aslında. Aklımda da O. Çalan şarkılar duygudan duyguya, iç hesaplaşmalara sürükledi durdu.

Yattığım yerde yatamadım, olan uykum da kaçtı. Kalkıp yazıyim bari dedim. Aslında yazmak kendimle yüzleşmek, onu da daha fazla düşünmek istemiyorum ama yine de gördüğün gibi yazıyorum.

İç hesaplaşmam sadece onunla değil, başka konular da var. Ev, iş, son yaşananlar, yaşamaya devam ettiklerimiz. Ama ben hep onun hakkında yazarım ya.

İçinde öyle bir paranoya yaratıyorsun ki sonra kendini sakinleştirmek umduğundan zor oluyor. Aslında bu akşam görüşmemek tercihimdi. Ama yine de görüşmediğimiz konuşmadığımız için huzursuzum. Belli olmaz belki de ararım.

-Geç bi program yaparız demiştin, yeterince geç mi? diye. Komiklik olsun.

Aradım. Meşgul :(

Zaten ben eğer düşünüyorsam mutlaka yapacağımdır. Sadece kendi kendimi haklı çıkartmak, kendime inandırmak için ısınma turları atıyorumdur. Yani her zamanki gibi diyorsam, yapıyorumdur.

Bir yandan da gerginliğimin başka şeylere dönüşüp ona patlamasından korkuyorum. Doğum günüm üzeri biraz hassas olabiliyorum, malum. Fobim var bu konuda. İki sene önce doğumgünümden 2 gün önce kırılmıştık birbirimize. Koca bir seneye mal oldu.

Ama bir sene sonra tekrar bir araya geldiğimizde dostluğumuzdan hiç bir şey kaybetmediğimizi, aksine güzel şeyler biriktirdiğimizi görmek değerdi.

Bazen de düşünüyorum. Belki de yıllardır ben suyu tarlama çevirmek için bir dal uzatarak yolunu değitirmeye çalışıyorum. Vazgeçtim desem de vazgeçmiyorum. Ruhum vazgeçse aklım geçmiyor, aklım geçse ruhum geçmiyor.

Biri bıraksa diğeri tutuyor.

Şu anda yazmak keyifli. Karanlık odada yatağın üstünde bağdaş kurmuş, defterin kenarına taktığım okuma lambasıyla karanlığın huzuru, notalardan ruhuma, ruhumdan kaleme, kalemden kağıda dökülenler iyi geliyor bana."

Perşembe, Şubat 05, 2009

Periler


KOVA BURCUNUN PERİSİ: ARIEL
Mitolojide, Ariel, neşe ve mizah anlayışı sağlayan Sylph prensesine verilen isimdir. Doğduğunuzda Ariel perisi kulağınıza şunları fısıldar:

'Nereye gidersen git orada iz bırakacaksın, çok yaratıcı olacaksın, büyük bir sanatçı olacaksın, sana ihtiyaç duyan herkese yardım edeceksin, çok zeki olacaksın.'


BALIK BURCUNUN PERİSİ: SELKİE
Selkie, mitolojide Ondine'lerin yani deniz kızlarının prensesidir, genellikle yanında bir fok balığıyla resmedilir, evlerimize ahenk ve neşe getirir.Doğduğunuzda sizin kulağınıza şunları fısıldar:

Altıncı bir duyuyla ödüllendirileceksin Her şeye uyum sağlayabileceksin Sanatçı bir ruhun olacak Çok hoşgörülü olacaksın Ruhsal aleme çok ilgi duyacaksın...


Sizin periniz kulağınıza neler fısıldamış öğrenmek isterseniz tıklayın...

Öğle saati

Bi ağlama hali çöktü üzerime. Öğlen saati, iş yerinde, olacak iş değil. Evde olsam kesin sağnağa çevirirdi. Hem yazar hem ağlardım.

Yok bi şey endişe edecek. Ama ağlamak istiyorum işte.

Yok bi şey ama tabiki var. Hem bir sürü.

Sadece -o saçımı çekti- deyip ağlayacak bir şey yok elimde.

Bir sürü toz parçası bir olup gözüme kaçtılar işte.

Elma Dilimleyici

Çinli çocukların dünyadan habersiz olmasını anlarım ama gazetecilerin yeni keşfetmiş olmaları komik. Bence koyacak haber bulamamışlar eskilerden bu ilginç gelmiş olsa gerek. www.netgazete.com bugün haber yapmış.


Ben Tchibo'dan almıştım, Migros'ta ve her yerde benzerleri var. Yalnız Migros'ta gördüğümün bıçak yerleri plastikti onunla elma dilimlemek değil de püre yapmak mümkün.

Çarşamba, Şubat 04, 2009

Nihayet günler üstüne ayaklarımı şöyle uzatıp müziğimi de açıp kendimi bilgisayarımın karşısına oturtabildim. Gerçi oturtmak da yetmiyor, oturtuğunun bedenin ruhunda bir şeylerin coşması ortaya bir şeyler dökmesi gerekiyor ki; onun için biraz daha çalışmam lazım.

Yani okuyacaklarınızdan çok bi ruh beklemeyin, olup bitenleri, paylaşmak istediklerimi ama sadece koşulların paylaşmama izin verdiklerini yazabileceğim.

Son aylarda beni en mutlu eden haberi dün aldım. Çok sevdiğim bir arkadaşımla yeniden çok sık görüşmeye başlayabileceğim. Bir kaç gündür çok sık aklıma geliyordu. Sürekli bir arada olduğumuz, sabahları masamda küçük sürprizler bulduğum, çok şey paylaştığım gerçek bir dost.

Şehre geri dönüyor. Döneceği günü iple çekiyorum.

Üzülüyorum diğer yandan, her geçen gün birilerinin zorunlu izne çıkarıldığını yada yıllarca birikiminin aksine ilgisiz yerlere yeni görevlendirmelerle gönderilmesi. Dahası sektördeki ani ve hızlı değişimlerin bir gün bizi nasıl ve nereye sürükleyeceğinin belirsizliği.

Ve, ve, veeeeeeeeeee

Hayatın bize neler getireceğini bilemeyeceğimize göre Allah sağlık versin geri kalan her şey yoluna girer. Yeter ki Allah dostlarımızın sevdiklerimizin eksikliğini göstermesin.

Çarşamba, Ocak 28, 2009

Parfüm

Uzun süredir kullanmadığım bir parfümü sürdüm bu sabah.

Ne kadar çok duygu varmış kokusunda, ne kadar tazeymiş hissettiklerim. Daha dün gece gibi.

Sabahtan beri his bombardımanında yanlış bir şey yapmamak için kendimi telkin ediyorum.

Bakalım bugün nelere gebe?

Cuma, Ocak 23, 2009

Bugün

06:10- Nefes alamıyorum yine

06:30-Yağmur yağmamış ama bugün için yağmur demişti küçük şemsiyeyi çantaya atmalı

07:30- Evden eve taşıma kamyonu sokakta demek birileri taşınacak. Hep sabahın en erken saatinde gelirler ki öteki evi de yerleşmeye vakit olsun. Zor iş taşınmak.

07:32- Hayret iki gündür bu kızın elinde poşetler yok. (sanırım bir yerde öğretmen hergün koca koca torbalar yada maketler taşıyor elinde. geçen sabah minik aşçı şapkaları vardı torbasında)

07:33- Bu kız da üniformasız servise biniyor. Tamaaaaaaaam bugün karne günü :)

07:40-Beş altı öğrenci elleri cebinde sırıtarak sallana sallana okula yürüyorlar. Bugün ders yok ya. Bi rahatlık gelmiş üzerlerine. Hele bir de karne iyiyse onlar olmasın da ben mi oluyim?

07:41- Güzel bir yazı konusu.

07:42- Bu sabah hava kapalı. Güneş hiç göstermiyor kendini oysa kaç gündür serviste gözüme gözüme vuruyordu.

07:42- Bu konuda da yazmak istiyorum. Acaba her gün o günkü havayı ve bana hissettirdiklerini yazsam? Ya da bugün aklımdan geçen, kimseye söylemediğim düşünceleri yazsam.
1. okul çocukları
2. kapalı hava. Evet değişik bir yazı olabilir.

08:30- Offffff yine mi sıcak.

08:31- Nefret ediyorum. Zaten nefeste alamıyorum. Bu psikolojiyle kesin bugün birisini paralarım. Hatta yanımdaki en muhtemel aday. Çalışamam ben bu sıcakta bu havasız ortamda. Sıcakta zaten sinirler geriliyo bi de nefes alamayınca bi de abuk subuk insanlara bütün gün laf anlatmaya çalışınca.

Yok yok bugün bitmez.

08:50-Bi de -aaa hasta mısın?- diyor. Yanında yere düşüp; ölmek üzere olan hamam böcekleri gibi bacak atarak can çekişmezsen anlamaz bu.

12:12- Nasıl öğlen oldu anlamıyorum. Ne yazık ki bu süreçte kendime ait hiç bir şey düşünmeye zamanım kalmadığından arası boş kaldı. Bu mu hayat?

12:29- Dııığandım :) Makarnayı yarım söyledim, sonuna kadar gidemediğim için. Ama bunun da sonunu göremiycem galiba :(

13:20- Metro City, Kanyon; Apa Giz (adını daha yeni taktılar); Levent Loft; Tekfen Tower, Sapphire çoğunun yerinde bir zamanlar fabrika vardı. Ne kadar çabuk değişiyor her şey. Geldiğimde Deva'nın fabrikası vardı. Sonra önüne küçük bir plaza yaptılar. Yaz ortasında yıkmaya başladılar bugünse kocaman bir boşluk. Bir varmış bir yokmuş. Ve saydığım bütün bu plazalar benim son 8 yıldır gördüğüm manzarada birer birer yükseldiler. Bebekliklerini bilirim yani :))))

15:27- Nesef alamıyooooooooom. (Nejat Uygur'un bi oyununda geçiyodu) Bu cümleden sonra da "fırça yuttum" diyordu masum bi ifadeyle.

16:20- Havanın da kafası karışık. 1'de şiddetli sağnak varken şimdi de güneş açtı. Ben çıkışa doğru bir sağnak daha bekliyorum

17:12- Bütün gün biraz daha idare ediyim giderim diye diye bu saat oldu :((( ben adam olmam. 8:50'deki cümlemi ithaf ettiğime çok ama...

18:00- Eyyyyyyy Özgürlük :)

18:37- Süpeeeeeer. Muhteşem bir yağmur yağıyor. Tahminim doğru çıktı.

18:38- Arabada yazmanın bir yolu olsa ne yazılar çıkardı şu anlardan. Kelimeler hızla akıp geçiyor oysa.

18:39- Benim dostluklarımın yaşı yok. Hiç bir zaman da hissetmedim. Bu sabah msn'de dodicimle yazışırken ortaya çıktı bu gerçek.

"Benden küçüksün ama seninle çok şeyi paylaşabiliyoruz" dedi. Aramızda sanırım 10 yaş falan ya vardır ya yoktur. Anlaştığım, bir şeyler paylaştığım çok özel insanlar var. Bu ne ben yaşımdan olgun olduğum için ne de onlar yaşından küçük davrandığı için. Hayatta bazı duruşlar algılar var ki, işte biz orada buluşuyoruz.

Benim yaşsız başka bir dostluğum da; yaşça dodicimden daha büyük çok sevdiğim birisiyle. Üniversite yıllarımda tanıştık onunla hala daha da görüşürüz. 13 Şubat'ta ben onu ararım 15 Şubat'ta o beni :)

18:44- Serviste kullanabileceğim minik bir laptop mı alsam acaba?

18:45- Çok özledim.

18:45- Hayır bu duygunun üzerinde fazla durmamam lazım. Son günlerde beni ihmal ettiğini unutmamak lazım.

18:46- Ama malum kriz. Patron olmak zor, çok da üstüne gitmemek lazım.

18:46- Bir günde sadece iç sesimle kendi çatışmamı yazmalıyım. Ne savaşlar çıkıyo bir bilsen :))

19:15- Evde annemin olması, sıcaklığı, yemekleri :)))))

19:45- Ama çok hastayım artık ayakta duramıyorum. Duvarlara dayanarak yürüyorum.

19:50- Son bi güçle "Bugün" yazımı tamamlayabilir miyim acaba? Hiç sanmıyorum, gözlerim küçüldü açamıyorum.

20:00- Yatmak tek çözüm. Apranax, Duact, Supradyn Energy tüm ağrılarımı ve nefes darlığımı yok edin.

20:30- Yataktayım. Zzzzzz............................

Perşembe, Ocak 22, 2009

Ayakkabı Koruma Programı

Bugünkü konumuz ayakkabılar :))))

Tutkumuz :))

Hazır indirimler varken düz bi ayakkabı bakıyim dedim ama yine gittim topuklu aldım. Bağımlılık gibi bi şey engel olamıyorsun.

Almak güzel de bir de bunların saklaması var. Sonra kutunun içinde hangisinin olduğunu bulmak var. Arada bir düzenleyip sistematiği oturtsan bile acil bi zamanda o onun kutusuna diğeri ötekinin kutusuna. Yine karıştı.

Bir kaç ay önce şeffaf ayakkabı kutularını görmüştüm internette. Pazar günü de Migros'ta görünce yeniden aklıma düştü. Resimdekiler onlardan Migros'ta tanesi 5 tl, firmanın kendi internet sitesinde 4 tl.


Google'da ararken bir de globox diye bir marka daha olduğunu gördüm. Hepsiburada'da satılıyormuş 5'li paketi 17tl+kdv. Daha ucuz. Ama diğerinin malzemesi plastik; bayağı kutu. Bunlar bana biraz daha hafif ve çabuk yıpranabilir gibi geldi.



Evet kutu fikri hoş ama dolaptaki bütün ayakkabılar için böyle bi düzenleme yaparsak küçük bir servet harcamak gerekecek :(

Ayakkabılar için bir başka çözüm de yağmurlu havalar, çamurlu yollar için yurtdışından bir ürün.
Ayakkabının üzerine geçiriyorsun, tıpış tıpış yürüyorsun. İstanbul için müthiş bir ürün.

Ama bir çiftin 77 euro olduğu düşünülürse; bunu da önce düşünmek gerekiyor. Malum global ekonomik kriz.

Online sipariş verilebilen ülkeler arasında Türkiye'de var. Sipariş vermek isterseniz

http://swims.com

Çarşamba, Ocak 21, 2009

Ağlamaktan Korkma. Zihindeki Istırap Veren Düşünceler Gözyaşı İle Temizlenir

Bir Düşman Çok, Yüz Dost Azdır

Son Irmak Kuruduğunda, Son Ağaç Yok Olduğunda, Son Balık Öldüğünde, Beyaz Adam Paranın Yenmeyen Bir Şey Olduğunu Anlayacak

Derinin Rengi İnsanları Farklı Kılmaz. İyi İyidir, Kötü Kötüdür. Büyük Yaratıcı Hepimizi Kardeş Olarak Yaratmıştır

Düşmanımı Cesur Ve Kuvvetli Yap. Eğer Onu Yenersem Utanç Duymamayım

İnsanlar Tabiattan Uzaklaştıkça Kalbi Katılaşır. İnsanın Gözleri Öyle Kelimelerle Konuşur Ki Dil Onları Telaffuz Edemez.

Şeytan Hakkında Konuşmayın. Gençlerin Kalbinde Merak Uyandırır

(Kızılderili sözleri, milliyet.com.tr'den.)

Bugünlerde kendimle en çok özleştirdiğim tabiattan uzaklaşınca yaşananlarla ilgili olan.

Tam da buna ihtiyacım var.

Pazartesi, Ocak 19, 2009

Sınav

Haftalardır dersti sınavdı anlatıp duruyorum. Nasıl geçtiğini merak edenler için...

Toplam 8 ders var. Ortalama 70 olmadan geçemiyorsun. Bir tanesini geçen sınavda vermiştim.

7 dersten girdim sınava.

Bu sınavlar mimli zaten. Geçen sene 25 sorudan 9 tanesinin yanlış çıktığı bile olmuş. Yani geçmek biraz da şansa bağlı :)))

Genel ekonomide unutmayacağım iki soru var biri 2009 yılının OECD tarafından ne yılı olduğu, diğeri de 2008 yılı araştırmalarına göre dünya üzerinde en adaletsiz gelir dağılımının olduğu ilk üç ülke.

Yani kitaptan falan çalışarak ezberleyerek de olacak gibi değil.

Biz deli gibi formüllerle problem çözdük ama sınavda toplasan 10 tane problem çıkmadı.

13 Şubat'ta sonuçları öğrenince yazarım.

Merkür geri gidiyor yine bu aralar...

Şubat'ta düzelecek yanılmıyorsam ama o tarihe kadar da hayatımızda etkisini bi takım yöntemlerle belli edecek.

Mesela benim arkadaşlar, eski tanıdıklar hanesine düşüyor olsa gerek ki; hafta sonu planladıklarım dışında planlamadığım çoook eski bi kaç arkadaşımla da karşılaştım.

Yolda yürürken öyle insanlara bakan acaba bunu bir yerden tanıyor muyum diyen birisi değilimdir. Ama bazen öyle zamanlar oluyor ki karşıdan gelen insana bakmak için bir güç seni zorluyor ve sana sen onu tanıyorsun diyor.

Daha spiritüel açıklamak gerekirse; insan ruhunda yaşanan her şeyin, her insanın, her yerin bir kaydı var. Biz onları artık hatırlamadığımızı sansak da onlar kendi bölümlerinde varlıklarını sessizce devam ettiriyorlar. Ancak aynı yaşanmışlıklar birbirine yakın yerlerden geçerken birbirlerine sinyaller gönderip öne çıkıyorlar. Biz de yıllardır görmediğimiz bir arkadaşımızı en olmayacak anda tanıyıveriyoruz.

Lise'den beri hiç görmediğim -ki aşağı yukarı 15 yıla denk geliyor- bir arkadaşımı sınava gireceğim okul bahçesinde ikimizde hızlı adımlarla koştururken gördüm. Ayaküstü bir kaç dakika konuştuk. Facebook'tan haberleşme sözü verdik birbirimize.

Cumartesi günü de Bağdat Caddesinde üniversiteden bir arkadaşımla karşılaştım.

Bunlar Merkür'ün süprizi olarak karşıma çıkanlardı. Bir de planladıklarım vardı ki onları da bir kaç senedir görmemiştim.

Eski dostları, arkadaşları görmek, arada geçen zamanda yaşananları paylaşmak güzel bir zenginlik veriyor insana. Bir kez daha tazeleniyor arkadaşlık.

Cuma, Ocak 09, 2009

Özgür hissetmiyorum kendimi...

Eskiden olduğundan daha fazla kendimi bir şeylerden sorumlu hissediyorum.

Anayolda tam gaz giden araçlara bakıyorum. Bense yavaş yavaş sapaktan dönmeye çalışıyorum.

Yolumu değiştirip gaza basıp gidemem.

Özgür değilim.

Zorla mı?

Hayır değil,

Biraz gönüllü biraz zorunlu.

Zorunlu olduğu için gönüllü; gönüllü olduğu için zorunlu.

Evlenmek, çocuk sahibi olmak da böyle olsa gerek. Kendini başkalarının hayatından sorumlu hissetmek. Bazen kendinden çok onları düşünmek.

Biliyorum bu da yanlış.

Önce ben diyebilmelisin.

Gün gelir uğruna fedakarlık ettiğin vazgeçtiklerin; dönüp arkasını senin verdiklerini çiğner geçer.

Kötü niyetli olmasa bile.

Sadece o sen olmadığı, senin gibi hissetmediği için. Senin neyi neden yaptığını anlamaz, anlayamaz.

Hayatta işte böyle insanlar var.

Sevdikleri uğruna öyle çok fedakarlık yapar, onların hayatını kolaylaştırmak için kendilerinden vazgeçerler ki. Ellerinden gelse onların bütün acılarını sıkıntılarını üstlerine alıp çekmek isterler, yeter ki onlar üzülmesin.

Kendisi çok mu güçlü ki?

Hayır.

Sanırım Allah dünyaya merhamet, sevgi, acıma, acımasızlık, merhametsizlik, iyilik, kötülük duygularını eşit miktarlarda dağıtmış. Ancak sadece toplamları eşit.

Kimin payına ne kadar düştüğüne gelince...

Bu yazıyı okurken kendinden bir şeyler buluyorsan eğer, payından fazlasını almışsın.

Perşembe, Ocak 08, 2009

Kayıp Günler


Günlerden hangisindeyim?

Hangi günde olduğumu anlamak için hafızamı zorladım.

Naptım, nerdeydim?

Hah dün gece Avrupa Yakası vardı. O zaman bugün perşembe.

Neeeeeeeeeeee!!!

yarın cuma mı?

Hafta bitti.

Sanıyorsan çok yanılıyorsun :((

Cumartesi, pazar iki tam gün eğitimdeyim. Hem de ne eğitim, üniversiteden beri en yoğun matematik gördüğüm.

Bi de olayın hafıza boyutu var. Dersi dinlerken süper anlıyorum, hocayla birlikte çözüyorum. Ama sonra notlara baktığımda hiç alakam yok.

Balık hafızalı mı oldum ne?

Tabi bi de hangi günde olduğumu anlamak için tv dizilerinden yolumu bulmam var ki, ne kadar anlamsız bir hayat sürdüğümün işareti. O durum zaten başlı başına bir yazı konusu.

Salı, Ocak 06, 2009

Denklemler

Hayat o kadar garip ki, yıllardır biriktirdiklerin paylaştıkların bir an geliyor hiç birikmemiş paylaşılmamış olabiliyor. Bir arkadaşım oldukça uzun süren bir ilişkisinden sonra kısa bir dönem tanıdığı birisiyle evlenirken söylemişti, fark yok arada. Onu tanımamışım yıllarca bunu da çok iyi tanımıyorum.

Yani ilerde olmakla, başlamanın aynı olduğu anlar olabiliyor hayatta. Belki bu tez sadece karşımızdaki insanları tanımak onlarla yaşamak söz konusu olduğunda doğru.

Geçen yıllar bir ömür. Ne çok şey derken. Dönüp bakıyorsun ve arkanda olması gerekenden çok başka şeyler.

İlk arayan kaybedendir, daha çok seven üzülendir.

Böyle bir denklem de var aynı sayfada.

Ben bu denklemeleri yazıyorum yazmasına da, ne duygusal zeka ne mantık ne matematik ne de kimya hiç biri çözemiyor. Herkes kendi denkleminin bir ucundan çözmeye çalışıyor hayatı; kimi x'leri çekerken formülden her şeyi iyice karıştırıp içinden çıkamaz hale getiriyor.

ax+2b*3=y+z

Kimi kopya çekerken yandaki kağıttan, kendi denklemine başkalarının rakamlarını yazarak çözüm arıyor.

Bulan var mı?

En güzeli 4 işlem. Topla, çıkart, böl, çarp. Bilinmeyenlere, üslere, fonksiyonlara gerek yok.

Sevdiklerini topla

İstemediklerini çıkart,

Mutlulukları bölerek dağıt,

Her böldüğünü kendiyle çarp çoğalt.

Bu kadar basit :))))))

Üzüntü ve sıkıntılar????

Onlar için sadece silgi kullan.

Pazar, Ocak 04, 2009

Kaçkarlara Yolculuk

İnce ince yağan yağmur altında pazarda alışveriş yaparken, tezgahların arkasında pazarcıların ısınmak için yaktığı kasa parçalarından gelen yanık odun kokusu ve yumuşak bir soğuk beni başka bir yerlere götürdü.

Olduğum yerden çok uzağa. Karadeniz yaylalarındaki bir köy evine. Anlık çok kısa bir şeydi.

Migros'tan dergilere bakarken Atlas çekti dikkatimi oysa kapağında beni öylesine de çok cezbeden bir şey yoktu. İtiraf ediyorum masa takvimi güzel olur diye aldım. Ama eve gelip de okumaya başlayınca Kaçkarların sonbahar kış resimlerinin beni çağırdığını anladım.


Bir yıl boyunca oralarda bir köy evinde yaşamak istiyorum. Dört mevsimini yaşamak, sobamı yakmak, toprağımla uğraşmak, güneşi, geceyi, soğuğu yaşamak istiyorum.

Şu an için böyle bir isteği gerçekleştirmemin imkansızlığını biliyorum. Ama ben yükselen bir balık olarak çok güzel hayal kurarım. Bazen kendimi çok bunalmış ve kaçamayacak hissettiğim durumlarda giderim o çok istediğim yerlere.

Geçen seneki Karadeniz tatilim yeterli görsel zenginliği de sağladığı için çok gerçekçi ve bana çok iyi gelen gerçeküstü seyahatler yapabiliyorum.

Onun için bu gece beni ararsanız Atlas Ocak 2009 sayısındaki Kaçkar fotoğraflarındaki yaylalarda bulabilirsiniz. Siz de gelmek isterseniz aman sıkı giyinin, çok soğuk oralar.

Perşembe, Ocak 01, 2009

İlk Gün

2008'in son dakikalarında yazdığım gibi 2009'un ilk gününde de yazmaya devam. Sadece yazmakla kalsam iyi, bir de blog ayarlarımla oynayıp yeni şeyler ekledim.

2008 baharında TEMA parkında erguvan dalları arasından Rumeli Hisarı siluetinin göründüğü fotoğrafımı tema resmime dönüştürdüm. (bi cümlede iki tema)

Takip ettiğim blogları daha rahat izlemek için sağ tarafa ekledim. Profil yazımı birazcık değiştirdim.

Malum yeni yıl öncesinde astrolojik yorumları da ihmal etmek olmaz. Onlar da acayip motive ettiler sağolsun. Bakın ilk günden söylüyorum; 2009 benim yılım olacak. Artık düğün mü olur, terfi mi olur, ev mi olur, iş mi olur, çocuk mu olur yoksa hepsi birden mi olur bilmiyorum ama...

ÇOOOK İYİ ŞEYLER OLACAK :)

Sevgili Kova ve Balık'lar, burçdaş olduğumuz için size torpil geçiyorum ve muhteşem yeni yıl yorumlarınıza link veriyorum.


Balık (Yıllık)

Kova (Yıllık)

Kova -Ocak'09

Balık -Ocak'09

Çarşamba, Aralık 31, 2008

Mutluluk 2009'da bizimle

Ne oldu bilmiyorum kaç gündür ara vermeden yazıyorum :) İnşallah bundan sonra da hep böyle gider

E-kartlar bu seneki yeni yıl kutlamalarıma damgasını vurdu. Bu kez de Dilek beni yoldan çıkardı. Onun kartını görünce dayanamadım bi tane de Yağız için yaptım.


Salı, Aralık 30, 2008

İyi Seneler

Sanal kutlamaları pek sevmem. Ama Arçelik öyle bir yeni yıl sayfası hazırlamış ki, yaratıcılığınızı kullanıp keyifli mesajlar yapabiliyorsunuz. Eee durum böyle olunca ben bile dayanamayıp yeni yıl kartı yaptım.

Benim yeni yıl mesajımı seyretmek için tıklayın.

Pazartesi, Aralık 29, 2008

Örümcek

Dört Yapraklı Yonca'yı bir örümceğin ağına attım haberiniz olsun :)

Ve bu gece çok güzel kar yağıyor. Başım ellerimin arasında alnım camın pervazına dayanmış huzurla düşen kar tanelerini seyretmekten dakikalarca alamadım kendimi.

O kadar pervasız, acelesiz sakin sakin huzurla gökten yere iniyorlar ki; önce onlardan biri olup göklerden yere iniyorum, sonra başka bir tanesi. Kaydıraktan kayıp tekrar yukarı çıkıp tekrar kaymak gibi.

Bu gece kar tanelerini takip edin.

Pazar, Aralık 28, 2008

Dilekler

Sevgili MoonSun kartın geldi, çok hoş. Özellikle üzerinde adresinin yazdığı etikete bayıldım. Özel olarak bastırdın sanırım. Ben de aynı şıklıkta bir yanıt göndereceğim en kısa sürede. Ama 17 Ocak'ta sınavlarım var ve bu aralar onlara hazırlanmaktan kendimi başka bi şeye veremiyorum, kusura bakma.

Her sene yeni yıl kartı gönderdiğim arkadaşlarım, sizler de kusura bakmayın bu yıl kimselere bir şey gönderemedim. Yoksa hiç kimseyi unutmadım.

Bir kaç kez kartları ortaya çıkarıp bu işe başlamaya çalıştıysam da geçen yıllarda ki coşku ve heyecan yoktu kartların arasına koyup size gönderebileceğim. Zorlama olsun da istemedim. Ne zaman kendimi hazır hissedersem, hiç sebepsiz nedensiz zamansız gönderebilirim.

Benden umudu kesmeyin. -bazen ben kendimden kessem de-

Bugünlerde Tom Jones'un Greatest Hits Platinium Edition'a takılmış dönüyorum. Biraz enerji veriyor, iyi geliyor. Tavsiye ederim. Uzun süredir ilk defa hiç bir şey yapmadan oturup bir albümü dinledim.

Hele bir şarkı tuttum ki içlerinden, düğünümde ilk dans şarkısı olmak için güçlü aday. -hemen sevinmeyin ortada bir şey yok ama istemek serbest :)

Hem dönem itibariyle 2009 dileklerini sıralamak için iyi bir zaman, kimbilir belki birileri duyar, dileklerimiz, dilekleriniz gerçek olur.

Eskiyen yılın son günlerinde son dakikalarında yeni bir yazı yazamazsam herkese şimdiden sağlıklı, huzurlu, sevdikleriyle mutlu yıllar dilerim.

*Yazının servis edilmesini bekleyenler var fazla uzatmadan yayınlıyorum. Öptüm ;)

Türevler

Küresel ekonomik kriz neden çıktı?

Herkesin olan biten hakkında bir fikri var. En en basit haliyle borç alanlar borçlarını borçla ödemeye kalkınca domino taşları birbirini devirdi.

İşim gereği türev piyasalarla ilgili çalışıyorum bu aralar. İşi derinlemesine öğrenmek zorunda kalıyorsun mecburen. Formüller, opsiyonlar, vs. vs.

Peki olay ne?

Ortada para olmadan parayı döndürmek, evirmek çevirmek, sonra bi daha çevirmek. 100'le 100.000'miş gibi oynamak. 10.000'e 10.000'i ortak etmek. Sonra biri tökezleyince de ötekiler de üstüne düşer tabi.

Yani bu ekonominin düzelmesini kimse beklemesin. Bugün bunu daha iyi anladım.

Birileri temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çırpınırken, başkaları da 1'le 100 kazanmaya çalışıyor. Ekonomonin işlemesi, etkin piyasa deniyor bu düzene.

Ama kim için, kime göre?

Tavşanın suyunun suyu masalı var ya her şeyi çok güzel anlatıyor. Suyu iyi, suyunun suyu idare eder, suyununu suyunun suyu...

Cumartesi, Aralık 20, 2008

Elek

Yaşanan günlerin sayısı arttıkça ömründe kullandığın hayat eleği de değişiyor.

Daha az şeyi geçirip diğerlerini üstte bırakıyorsun, katmıyorsun hamuruna.

İnsanlar, olaylar, sözler...

Ama bazıları da o elekten geçmeden de karışıyor hayatının içine istesen de istemesen de.

Gene kızgınım birilerine, bu aralar beni kızdıranlar mı artıyor yoksa ben mi daha az toleranslı oldum bilmiyorum.

Kızdıranları uzak tutarsın olur biter. Olmuyor. Teorik ve pratik imkansızlıklar çıkıyor karşına.

Salı, Aralık 16, 2008

Bakış

Bilgisayar ekranına bazen aşkla, bazen kızgınlıkla, bazen nefretle bakıyoruz. Duygularımızın çoğunu nerdeyse onunla paylaşır olduk.

Hayatımızdaki pek çok şeyi sanal alemden yürütmeye başladığımızdan beri en sessiz sedasız, dilsiz yorumsuz her şeyimizi paylaşan o değil mi?

İşinizin büyük bir çoğunluğunu da birlikte yapıyorsanız hele...

Dün akşam üzeri ekranımdaki mesaja gülümseyerek baktığımda farkettim; kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. Gözlerimin içi gülerek bakıyordum ekrana, ruhsuz donuk bir ekrana :)

Salı, Aralık 09, 2008

Postaaaaa

Bir süredir kendimi ihmal ettiğim gibi blog dostlarımı da ihmal etmiştim. Bu akşam sırtımı sıcak kalorifere dayamış, yumuşak minderlerin üzerinde bağdaş kurup laptopı da kucağıma alınca küçük bir ziyarete çıkayım dedim.

Ne de iyi yapmışım. Sevgili Sofi'nin uzun süredir ara verdiği bloguna taptaze bir yazı koyduğunu gördüm. Asortik'in başka bir adreste yazılarına devam ettiğini öğrendim gidip onu da ziyaret ettim. Ordan da Moonsun'a uğradım. Harika bir şey yapmış mektup arkadaşlığı başlatmış.

Son iki senedir gerçek yılbaşı kartları gönderiyorum sevdiklerime, ancak henüz hiç kimse bana aynı şekilde karşılık vermedi :((

Tabi ki karşılık beklediğim için yapmadım. Aslında hepsi maille yada telefonla kartlarımdan ne kadar mutlu olduğunu iletti, karşılık verdi. Ama iade-i kart olmadı.

Moonsun bekle yazıcam sana :))

Perşembe, Aralık 04, 2008

Bu gece ya oturup ağlayacaktım ya da yazacaktım; ya birine hak ettiği şekilde davranıp yaptıklarının bedelini ödecektim ya da yazacaktım.

Yazıyorum ama ağlamama garantisi veremiyorum ama diğerini yapmayacağımı biliyorum.

Hayatta o kadar büyük yalanlarla ve yanlışlarla yaşıyorsun ki.

Bazen yalan olduğunu bilsen de görmemezlikten gelip büyüyüp serpilmesine izin verdiklerin seni sarıp boğazını sıkmaya kalkabiliyor. Canını almaya çalışması değil de yıllarca verdiğin emeğe kahrediyorsun. Yalanlar gerçek olmayanlar.

Sen bunları hak etmiyorsun ...

Salı, Aralık 02, 2008

Yalnızlık

Çok olmuş yine yazmayalı.

Bugünlerde kimsenin tadı yok ki. Küresel kriz, evdeki kriz, ruhtaki kriz derken birinin bitmesini beklerken diğerinin üzerine gelmesi artık onlarla yaşamayı öğrenmek gerektiğini ısrarla hatırlatıyor.

Bi koşturmacadır gidiyor, büyüdükçe günlerin nasıl geçtiğini gerçekten anlamıyor insan. Al işte koskoca bir yıl daha bitti. Çok şükür sağlıklıyım, kimseye muhtaç di'lim. Aldığım kararların arkasında durabilecek imkanlara sahibim. Yani iyiyim aslında.

Bu aralar alışveriş merkezleri, mağazalar çok itici geliyor bana. Ayakkabı bakmak bile zevk vermiyor. Aslında iyi de oluyor hani, gereksiz alışverişlerin önü kesiliyor böylece. Yarında bizi neler beklediğini bilemeyiz.

Hal böyle olunca benim de içimden oturup laylaylom bi şeyler yazmak gelmiyor, ağır konularla da kendimi de başkalarını da bayıltmıyim diyorum.

Suya sabuna dokunmadan da yazacak bir konu kalmadığı için sayfalarımın son güncellenme tarihi bir hayli eskilerde kalıyor :(((

Artık ne dizi ne televizyon. Başından sonuna kadar izleyebildiğim hiç bir şey yok. Tabi bunda artık bütün dizilerin aynı kabak tadını vermesinin kabahati olabilir bence.

Bu akşam daldan dala atlıyorum kusura bakmayın ama yazım moduna geçmişken bir kaç konunun üzerinden geçiyim istedim.

Yalnızlık...

Geçenlerde blogumdaki bir yazıya bırakılan yorumun üzerine yazmayı düşündüğüm şeyler bunlar.

Yalnızlığı biz mi seçeriz insanlar mı bizi yalnız bırakır?

O yalnız bırakılmaktan şikayet ediyordu bense yalnızlığımın kendi tercihim olduğunu düşünüyorum. Tıpkı susmayı tercih ettiğim gibi.

Yalnız geliyoruz, yalnız gidiyoruz. Aralarda birileri girip çıkıyor ama hep kendi iç sesinle baş başasınız en kalabalık anda bile.

Herkes kendi gözleriyle, hisleriyle yaşıyor dünyayı. Kimsenin doğrusuna yanlış, yanlışına doğru diyemem. Kendi tercihlerimizi yaşıyoruz sonuçta kalabalık yada yalnız. (yalnız yanlış imla hatası yaptım mı derdine düştüm yazarken)

Her nefes yeni bir hayat, her güneş yeni bir umut, her yağmur bereket.

Yani daha yapacak çok işimiz var.

Salı, Kasım 18, 2008

Havadan, Makyajdan

Soğuk bir kış akşamı ve ben az önce yürüyüşten döndüm. Ara ara keskin bir soğukla gelen rüzgar kar havasının çok da uzaklarda olmadığını söylüyor.

Dizimdeki problem nedeniyle üç aydan beri neredeyse haftanın 5-6 akşamı yürüyorum. Artık havalar soğumaya başlayınca caymak için bahane arıyorum. Zaten iki haftadır evdeki tadilat yüzünden ara vermiştim. Dün akşam mızıkçılık yapmadan yürüdüm ama bu akşam.

Camdan baktım. Gündüz ki yağmurun aksine sakin ve yağışsız havaya direnmedim.


Pazartesi sabahı evden çıkmadan makyajımı yaptım. Aynada kendime bakarken ne kadar da yorgun görünüyorum dedim. Soluk renklerde makyajın etkisi olsa gerek diye düşündüm. İşyerinde de bir arkadaşım iyi görünmüyosun bi şey mi oldu dedi. Ona da aynı cevabı verdim -evet ben de kendimi yorgun gördüm ama yok bi şeyim -dedim.

Öğleyin rimelim bulaşmasın diye hafifçe parmak ucuyla kaşınan gözümü oğuştururken Allah Allah kirpiklerim de ne kadar yumuşak diye düşündüm. Bi anda acaba dedim.

Rimel sürmemişim :)))

Rimel sürmemek tabi ki sorun değil, hiç makyaj yapmamak da. -ki zaten çok yapmam- Ama far, eyeliner gibi tüm göz makyajını yapıp da rimel olmayınca tuzsuz yemek gibi oluyor.

Kendimi kötü hissedince arkadaşlardan rimel aramaya başladım. -fazla makyaj yapmayan birisi olduğum için rujdan başka bi şey yoktur yanımda, onu da pek sürmem zaten- En sonunda buldum ve sürdüm. Yerime döndüm 5 dakika geçmedi ki strawberry'den bir kaç gün önce sipariş verdiğim ve içinde rimel de olan malzemeler geldi.

Şaka gibi.

Yani neymiş? Sabretmeyi bileceksin, acele etmiyceksin. Kainat yeri geldi mi rimel bile gönderir :)))

Pazartesi, Kasım 17, 2008

Ümidin Güneşi

Bazı şeyler var ki yazmak zor, anlatmak zor yaşamak daha da zor. Uygun kelimeleri yok.

Bi de herşeye rağmen karanlık bulutların arkasından arada bir kendini gösterip içini ısıtan sıcacık, sevgi dolu ruhuna dokunan iyi gelen şeyler var.

Çoktandır beklenen, olmasını istediğin ama kaderin senin bilmediğin doğru olan zamana ötelediği. Doğru zaman şimdi mi yoksa daha var mı ilerleyen günlerde yaşanıp öğrenilecek.

Ama hayattaki en güzel anlardan biri de düşünüp gülümseyebilmek, güzel bir şeyler olacağını hissederek ümit etmek.

Olmasa bile, o ümidin sıcaklığı neşesi ruhuma iyi geliyor.

Dilerim hayal ettiğimden fazlası olur.

Hepimizin :)

Pazar, Kasım 16, 2008

Kendime Giden Yol

Son zamanlarda bilgisayarımın başında yada kalemimle kağıdımın başında pek olamıyorum. Bırak başkasıyla kendimle bile pek baş başa kalamıyorum. Pek iyi bir şey hatta hiç iyi bir şey değil bu durum. Kendimle konuşamamak beni kendime yabancılaştırıyor, robotlaştırıyor sevmiyorum bu durumu. Yakınlaşmak aradaki buzları eritmek istiyorum. Özlüyorum.

Yol bulamıyorum kendime, içimdekine ulaşmaya. Çok zor değil gibi gelse de, aslında o kadar zor ki. Dönüp bi içinize bakar mısınız? Oradaki sizle konuşuyor mu, açıyor mu size içini?

Açıyorsa ne ala tebrik ederim, aman arayı bozmayın.

Ne yapmışım geçmiş Kasım'larda diye bi arşivi dolaşıyım dedim. İşte o zaman anladım kendimden ne kadar uzaklaştığımı. Onları da alıp geldim bugüne, linklerini koyuyorum aşağıya okumak isterseniz diye.

21 Kasım'da yağan kar için yazdıklarım, yılbaşı kartları, koku üzerine yazdıklarım ve maillerden gelen 30'un dan sonraki kadınlar için yazılan hoş bir yazı. -O zamanlar 30 bile değilmişim-

http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2005_11_01_archive.html

http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2006_11_01_archive.html

http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2007_11_01_archive.html

30'larında

Andy Rooney der ki... " Yaşım ilerledikçe, en çok otuz yaşını aşmış bayanlara değer vermeye başladım." İşte bunun sebeplerinden bir kaçı:

Otuz yaşını geçmiş bir kadın asla sizi gecenin bir yarısı uyandırıp "ne düşünüyorsun?" diye sormaz. Umurunda değildir çünkü ne düşündüğünüz.

Eğer otuzunu aşmış bir kadın TV'deki maçı seyretmek istemiyorsa, söylene söylene TV'nin karşısında yanınızda oturmaz. Yapmak istediği bir şeyi yapar. Ve bu genellikle daha enteresan bir şeydir.

Otuz yaşını aşmış bir kadın kendini yeterince iyi tanır ve kendinden emindir... Kim olduğunu, ne olduğunu, ne istediğini, ve kimden istediğini bilir.
Otuzunu aşmış çok az kadın onun hakkında ya da yaptıkları hakkında ne düşündüğünüzü önemser.

Otuz yaş üstü kadın çoğunlukla büyük aşklara, ömür boyu sürecek bağlılıklara doymuştur. Hayatında en son ihtiyacı olduğu şey bir başka mızmız, devamlı söylenen, ne yapacağına karışan, yapışkan bir aşıktır.

Otuzunu aşmış kadın, ağırbaşlıdır. Bir operanın ortasında ya da pahalı bir restoranda sizinle çığlık çığlığa kavga etmesi çok nadirdir. Ha tabi hak ettiyseniz, sizi vururken de hiç tereddüt etmez, sonuçlarına katlanmayı da planlayarak...

Otuzunu aşmış kadın övgüler yağdırmakta çok bonkördür, çoğu hak edilmemiş bile olsa... Çünkü takdir edilmemenin ne olduğunu iyi bilir.

Otuzunu aşmış kadın sizi bayan arkadaşlarıyla rahatlıkla tanıştıracak kadar kendine güvenir. Daha genç bir kadın, en iyi arkadaşını bile görmezlikten gelebilir, yanındaki adama güvenmediği için.

Otuz yaşın üstündeki kadın sizin onun arkadaşına ilgi duymanızı hiç önemsemez, arkadaşının onun aldatmayacağını bilir.

Kadınlar yaşları ilerledikçe medyumlaşırlar. Ona günah çıkarmanıza hiç gerek yoktur, onlar her bir haltınızı bilirler.

Otuz yaşını aşmış bir kadın kıpkırmızı bir ruj sürdüğünde bu ona çok yakışır. Ama daha genç kadınlarda böyle değildir.

Otuz üstü kadınlar açık sözlü, doğrucu ve dürüsttürler. Ne kadar geri zekalı olduğunuzu bir çırpıda açık açık söyleyiverir, eğer bir geri zekalı gibi davrandıysanız. Onun için ne anlam taşıdığınızı merak etmenize gerek yoktur.

Buldum, Buldum

Ben di'il. İlk olarak Archimedes sonra diğer insanlar sırayla bi şeyler bulmaya başladılar. Bulduklarına da çok sevindiler. Kaç kişi hamamdan fırladı bilmem ama benim yüzümde kocaman ve memnun bir gülümseyle parlayan göz bebekleri belli ediyor kendini.

Üzgünüm ama bu konuda mütevazi olamıycam. İlginç hediye dedin mi henüz benden daha başarılısına rastlamadım. Umarım rastlarım çünkü yeni şeyler öğrenmek yeni keşifleri çağırır.

Son çalışmam da oldukça tatmin edici ve mutluluk vericiydi. Detayları veremiycem çünkü birisi dışında kimsede olmasını istemiyceğim kadar özel kalmasını istiyorum.

İşte bu yüzden telafi etmek için ilginç hediyeler ve yaratıcılığınızı kullanabileceğiniz ürünler bulunan hoş bir siteyi ve bir kaçını daha önermek istedim.

www.buldumbuldum.com

www.hediyeportre.net

www.karakalemportre.net

www.enilginc.com

Çarşamba, Kasım 05, 2008

Kırmızı Sarmaşıklar

Bu mevsimin en sevdiğim halini onlarda buluyorum. Yapraklarını dökmeyen yeşil ağaçlara sarılanlarıysa ayrı bir güzel.

Hazır havalar güzelken Otağtepe'deki Tema Parkı'na gidelim dedik.

Kırmızı sarmaşıkları görmeyi diliyordum.

Erguvan terasına çıkan merdivenin korkuluklarını öyle bir sarmış ki. Alabildiğine kırmızı.




Pazartesi, Kasım 03, 2008

Kuyruğuma Bağlanmış Süpürgeler

Bir kaç gündür tadilat var evde. Tadilat dediysem, öyle ufak tefek evin bir odasında değil. Aynı anda tüm evin ayaklanıp her şeyin ortaya toplandığı büyük bir hadise. Tüm dolapların yerinden oynadığı, kıpırdatılmak için içlerinin boşaltıldığı.

Bütün biriktirdiklerin sakladıkların tek tek elden geçiyor. Bu karmaşadan mıdır bilmem hepsinden kurtulmak istiyorum.

Bi kere kesinlikle yemek takımı, tencere takımıymış gibi şeyler alıp zamanı gelince hazır olsun dememek lazım. Arkadaşlar mümkünse hediye alırken çeyizine koyarsın diye şimdi kullanamayacağım şeyler almasın bundan sonra. Ben bugün varım, yarını bilmiyorum.

Kitap okumak güzel ama çok okuyunca çok kitap birikiyor evde. Onları da dağıtmak lazım. Eskiden bir kaç hatıra yeter fazlasına gerek yok. Zaten bir iki ay önce defterler, kağıtlar dolusu yazdıklarımı kağıt öğütücüyle imha edip hayatımdan gönderdim.

Arınmak lazım eskilerden. Beni ben yapan tek başına o kitap ya da şu kağıt değil kendi yarattığım sihirli ruh karışımı. Dönüp de onlara dokunmaya ihtiyacım yok. Nasılsa gidince birileri dağıtacak arkandan.

Yaşarken hayatın kuyruğumuza bağladığı o kadar çok süpürgeyi sürüklüyoruz ki peşimizden geçemiyoruz hiç bi yerden.

En doğrusu, bir lokma bir hırka.

Her şeyi mükemmel dört dörtlük yaşamak, koşulları ona göre organize etmeye çalışmak o kadar yorucu geliyor ki artık. Aslında yorucu değil de gereksiz olduklarını farketmek yorucu kılıyor.

En basiti 1 haftalık tatile giderken yanıma aldıklarım. Bir kaç sene önceki valizimle bu seneyi karşılaştırdığında fark ortada. Ne gerek var tatilde şık olmaya. Adı üstünde tatil, hayattan, giyinmekten, süslenmekten herşeyden tatil.

Kısacası kuyruğumdaki süpürgeler olmadan daha mutlu olurmuşum gibi geliyor.

Salı, Ekim 28, 2008

Yanlış Kapı

Bazen insan bir blogu olduğunu unutabiliyor. Ve blogların mahkeme kararıyla kapatıldığını başkalarından öğrenebiliyor. Tabi böylesine müstehak diyebilirsiniz. Ama hayat işte her zaman her yerde aynı performansı gösteremeyebiliyorsunuz.

Sağolsun biyonikkedi sayesinde nasıl bloguma ulaşacağımı öğrendim de yazabiliyorum. Biyonik teşekkürler:)

Gelelim esas meseleye.

Bazı sorunlardan kaçmaya çalışırken bazen yanlış kapıyı zorlayabiliyorsun, yanlış zamanda. Haliyle kapı yanlış olunca, kaçtığın soruna yeni bir sorun eklenmiş olarak derdini büyütüyorsun.

Sorunları onunla unuttuğun şeye öyle bir sarılıyor ve daha çok istiyorsun. Daha çok asla yetmiyor, daha fazla, daha fazla tutkuyla dibine kadar istiyorsun. Neye kime nasıl zarar verdiğini düşünmeden.

İşte o anda yanlış kapı, yanlış kişi, yanlış zamanı zorluyor olabiliyorsun.

Çok şükür hiç birini yapmadım. Zaten bana bu yazıyı yazdıran da bu yanlışı yapmamak için kendimi uyarma güdüsü.

Çarşamba, Ekim 22, 2008

Karanlık Sohbetler

Akşamın bi vakti hava kararmış. Birden bire elektrikler kesiyor. Etraf sessizleşiyor, her yer zifiri karanlık içinde. Karanlığa inat gökyüzündeki yıldızlar parıl parıl parlıyor. Evin içindeyse titrek gölgeler duvardan duvara geçiyor.

Kendinle baş başa kalıyorsun.

Karşında, ama görmüyorsun. Sadece hissediyorsun. Nefes aldığını, kalbinin attığını, hareket ettiğini.

Konuşuyorsun.

Telefon gibi değil, dikkatini dağıtacak hiç bir şeyi görmüyor, başka bir şey düşünemiyorsun.

Sadece ses, söz, his.

Perşembe, Ekim 16, 2008

Ödeeeev


Tembel çocuklar vardır ödevlerini evde yapmayıp derse girmeye 5 dakika kala etekleri tutuşup ödevini yapanların defterlerinin peşine düşüp öğretmen gelmeden çabuk çabuk tamamlamaya çalışan. Hatta öğretmen derse girdiğinde hala bir iki kelimeyi karalamaya çalışan.

Ben defter peşinde koşan değil, defterleri peşinde koşulan oldum.

Gel gör ki bir haftadır cumartesi gününe yetiştirmem gereken ödevi salladıkça sallıyorum. Vakit daralıyor. Bu akşam, yarın öğlen derken geldik cumaya. Bi şey yapamayacağımı bile bile notları eve getirdim bu akşam. Ama ben ödev yapmak yerine oturmuş blog yazıyorum. Ödevim oymuş gibi.

Demek ki yıllar geçince insan tembel öğrenci de olabiliyormuş.

Sanırım Nisan'dı. Haftasonu eğitim için Bayramoğlu'na gitmiş bir takım profesyonel becerilerimizi geliştirmiştik. Şimdi de o becerilerimizi ne kadar öğrenmişiz ne kadar kullanmışız diye prezantasyon hazırlayıp sunacağız. Ödev bu yani.

Aslında Haziran başındaydı bu ödev ama sonra ertelendi herkes bayram etmişti. Unuturlar diye düşünmüştük ama unutmamışlar. Belki bu da iptal edilir diye belki de, son güne kadar salladık ödevleri.

Ama bu kez kaçınılmaz galiba. Artık yarın öğlen, olmadı en geç akşam bitirmem lazım.

Avrupa Yakası'ndaki Dursun gibi saat 2'ye kadar oldu oldu; olmadı 4. Bilemedin 5, o da olmadı garanti 6.

:))))

Pazartesi, Ekim 13, 2008

Bencil

Hayatta yalnızca kendini düşünen, başkalarının ihtiyaçları duyguları onun için zerrece önem taşımayan kişilere deriz. Etiket gibi bir şeydir.

Bencil.

Ben+cil.

Sadece ben. Hep ben.

Bunun aksine hayatında kendinden önce başkalarının ihtiyaçlarını önemseyen kendini yok sayanlara da sencil’mi deniyor acaba?

Hemen TDK’ya başvuruyoruz.

Bencil; 1.Yalnız kendini düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün tutan, hodbin, hodkâm, egoist:2. felsefe Bencilik öğretisine inanan

Sencil yok.

Bu arada TDK’nın sayfasında aradığımız kelimenin zıt anlamlısı, eş anlamlısına görebileceğimiz bir bağlantı olsa çok faydalı olurdu onu farkettim.

TDK’da olmadığı gibi internette zıt anlamlılara ulaşabileceğim başka bir sözlük de bulamadım. Bilen yada bulan varsa ve benimle paylaşırsa çok sevinirim.

Cuma, Ekim 10, 2008

Ruh Sağlığı

Bugün 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı günü.

Herkese sağlıklı ruhlar diliyorum :)


Ben de dün akşam tv reklamlarında farkettim bugün de ziyaret edip ruhum biraz şifa bulsun diye düşünmüştüm ama o kadar ruhsuz bir siteleri var ki; bırakın ruh sağlığı bozuk birinin ilgilenmesini iyi durumda olan bile dönüp bakmaz. Bi şeyleri okumak, konudan konuya geçip bilgileniyim deme isteği yok. Hem de benim gibi okuma öğrenme isteği had safhada birisi için.

Güne ait etkinlik programını merakla açtım, neler var diye. Hangi kanalda hangi saatte reklamlarının çıkacağını, kimin hangi programda konuşacağı yazıyor. Yani etkinlikten anladıkları bu. Aslında kendi kendilerine eğleniyor camianın üyeleri yoksa halkla durumun hiiiiç alakası yok.

Bu arada 10 Eylül'de dünya intiharı önleme günüymüş. Böyle günler insanların hayatına ne katıyor merak etmiyor değilim hani.

Piyasaların alt üst olduğu, Amerika'da krizden dolayı intihar vakalarının artacağı beklentisi yükselirken Dünya Ruh Sağlığı günü aman da ne etkili olurmuş ;)

Sanırım Dünya Ruh Sağlığı gününün ruhu yok, üzgünüm

Salı, Ekim 07, 2008

Bugün Kova'nın İçindeki


Son günlerde mynet'in astroloji köşesinin yorumlarını okuyorum. Çok içten ve samimi yazıyor yazan. Fala inanma falsız kalma misali mümkün olduğunca her gün okumaya çalışıyorum. Bugünkü çok hoşuma gitti. Hissettiklerimi yazsam bu kadar olurdu.

Sevgili kovalar işte bugün benim kovamın içindekiler, kimbilir belki sizin kovanızda da aynıları vardır.

Diğer burçlar; siz de mynet'in astroloji bölümünden kendi durumunuzu öğrenebilirsiniz.

"Sevgili Kovalar saat 12:05 itibariyle Terazi burcundaki Güneş ile Oğlak burcunda ilerleyen Ay gezegenleri ilk dördün görünümü oluşturacaklardır. Bu etki altında sizler elinizde olmayan bir takım nedenlerle sona eren veya sürmekte olan olumsuzluklarla başa çıkabilmek adına kendinize fazlasıyla yüklenebilirsiniz.

İçinden geçtiğiniz süreç şu an için sabırlı olmayı gerektirdiği halde siz tam tersine kendinizi başarısız, mutsuz, keyifsiz, doyumsuz ve hiç kimse tarafından sevilmeyen bir kişi olarak görebilirsiniz. Bu durum ise arınmanız, yüzleşmeniz ve kendinizi düzenlemeniz konularında isteksizliğe yol açabilir. Size göre herkes bir tuhaftır ve herkes sanki gizli bir düşmanınız gibi davranmaktadır. Bu nedenle de kendi dünyanıza çekilerek kimseyle bağlantı kurmak istemeyebilirsiniz. Kimi zaman kendinize oldukça yüklenebilir kimi zamansa kaderi suçlayabilirsiniz.

Şöyle aklınızı başınıza topladığınızda ise, -ben kimim, nereye doğru yol alıyorum, amacım ne sorularına cevap ararken, aslında yaşamayı sevdiğinizi, başarıyı ve mutluluğu arzuladığınızı, uyumlu bir insan olmayı istediğiniz halde bazen istemeden de olsa size kötülük edenleri aynı şekilde cezalandırmayı düşündüğünüzü, hayatın güçlükleriyle başa çıkabilmek için inancınıza sarıldığınızı, kimi zaman farklı yollar keşfetmek gerektiğini düşünerek sizi kimsenin tanımadığı bilmediği yerlere gitmeyi hedeflediğinizi, belki de sırf bu yüzden bu kadar çok okuduğunuzu, kendinizi geliştirdiğinizi ve bütün bunları da yaşama sıkı sıkıya tutunmak için yaptığınızı bugün farkedebilirsiniz.


Oysaki ne kadar çok şey vermişsinizdir kimbilir veya sizi iyi bilsinler, sevsinler diye çekilmez onca şeye göğüs bile germişsinizdir. İşte bugün bu karmaşık düşünceler içinde kalabilirsiniz. Benim önerim ise, öncelikle yaşadığınız herşeyin bu yaşam sınavında olgunlaşabilmek adına gerekli olduğunun bilinci içinde düşünmenizdir. Çünkü bu etki altında herşey birbiriyle çelişkili olabilir.

22:35-Çarşamba 19:00 saatleri arasında Ay boşlukta olacağından sizi sakinleştirecek, keyfinizi yerine getirecek aktivitelerde bulunmanız, agresif insanlardan uzak durmanız faydalıdır."

Pazartesi, Ekim 06, 2008

Nazan veli toplantısında

Nazan ile İzzet'in; Nazan'lı veli toplantısı reklamını izlerken yazmaya karar verdim. Jest ve mimikleri, çapraz adımlarla tahta boyunca sınıfı arşınlaması, sağa sola 90 derecelik açıyla eğilmesi, kendi söylediklerini onaylatan cümlelerle soru sorması ne kadar komik ve abartılı diye düşündüm.

Sonra hayır dedim. Ortaokul ve lise yıllarımızda hepimizin böyle karakterleri olmuştur. Benim de oldu.

İsim vermiyim, yaşayanlar anlar, görenler hatırlar.

Haftada sadece bir yada iki saat olan yan derslerden birinin öğretmeniydi. Hoca'sıydı diyemem çünkü Perran Kutman'ın oynadığı Afet öğretmen gibi Hocam denmesinden nefret ederdi. Aynen onun gibi hoca camide derdi.

Dersinde tek tip oturma şeklimiz vardı. Sırt dik, bacaklar bitişik, eller dizlerin üstünde, gömlek, kurdela hırkalar düzgün olacak. Parmak kaldırırken bile dirsek bedenden ayrılmayacak. Kendine göre yanlış bi şey gördüğünde gözlerini kocaman açar, abartılı bir sus işareti yapardı.

Eski İngiliz mürebbiyeler gibi çoğunlukla boynunu örten bluz yada kazaklar ve diz altı döpiyesler giyerdi. Sıkılınca boynundaki kolyeyle oynardı. Soruları Nazan gibi sorardı.

Kız lisesiydik zaten; sınıfa erkek sinek girse direk idama mahkum olurdu. Hatta genç erkek öğretmenlerle uzun konuşmamız bile dikkatini çeker hemen uyarırdı. Koridorda gördüğünün orasını burasını düzeltir, saçlarını toplatırdı.

Ama severdim kendisini, hep de anarım öğrettiği bir şeyden dolayı.

Sonra bir tane daha vardı. Ruju her zaman dişlerine bulaşmış olurdu. Yaşlı, kısa ve şişmandı. Bu yüzden yavaş hareket eder. Ders anlatmak için ağır ağır sıraların arasında dolaşırken bir eli belinde diğer eli yakasından içeri boynu etrafında dolanır dururdu. Üzerinde hep kedi tüyü vardı, eski kitap ve kedi kokusu sinmişti sanki üzerine. Bir keresinde defterden kopya çekmeye çalışırken yakalamıştı beni ama hiç bi şey dememişti. -tüm okul hayatım boyunca toplasan 5 kez kopya ya çekmişimdir ya çekmemişimdir, onun için kimin dersinde çektiğimi hatırlarım. Bir gün size ilk kopyamı da anlatırım. Din dersiydi :) -

Bir tanesi her derse koşar adım girer sınıfı koşar adımlarla turlardı. Eliyle sürekli saçlarını karıştırır dururdu. Kocaman ağzıyla gevşek gevşek gülerdi. Düşünüyorum da sanırım ağzını hiç kapalı görmedim :) -bu erkekti-

Başka bir kadın öğretmenimiz derste doğru düzgün kimsenin suratına bakmaz ders boyunca tırnaklarıyla ilgilenir dururdu. Derste oje sürmez, tırnak kesmezdi ama hep tırnaklarıyla meşguldü.

Sonra bi erkek matematikçi, matematikle aramda kalan son bir kaç bağı da o kopardı sanırım. Yoksa herkes iyi bir matematik-mantık zekam olduğunu söylüyor, harcanmışım yanlış ellerde.

Neyse ders anlatma konusunda tam bi felaketti. Bir arkadaşımız taklidini yapardı. Onun yaptığı taklitle geldi aklıma. Tahtada ders anlatırken sırtını tahtaya verip bir sağ bir sol elinin tersiyle işlemi göstermek için seri bir şekilde tahtaya vururdu. Kendini helak ederdi sadece. Çünkü anlattığından kimse bir şey anlamazdı. Anlatamayınca; anlamak isteyenler soru sorar karmaşık cevaplar verir sorunun içinden çıkamaz, kızarır, tükürükler saçmaya başlardı. Önüne denk gelen talihsiz arkadaş tükürükle yıkanma talihsizliğine uğramışsa -kusura bakma- cümlesiyle teselli bulurdu.

Yani Nazan aslında abartı değil, haksızlık etmişim. Sadece biraz düşünüp geçmişi hatırlamak gerekiyormuş.

Cuma, Ekim 03, 2008

Yazasım var

Son zamanlarda hiç olmadığı kadar. Hüzünle neşe arasında gidip gelen; hangisi galip gelir bilinmez. Öylesine amaçsız yazmaya başladım ne çıkacak sonunda ben de merak ediyorum.

Yok'u az önce yazdım yayınladım, bilgisayarın başına oturmadan kafamda yazmayı planladığım ikinci konu da B-Trophy'di. Onu da yazarım ama daha derin daha duygusal bir şeyler yazmak istiyorum. Konulara bir yerden çengel atıp tutunmak ordan da yukarılara tırmanmak.

Aslında bütün kurduğum cümlelerde de bu tırmalama çabalarım aslında.

Bütün dostlarım, sevdiklerim bu bayram hiç birinizin bayramını kutlamadım kusura bakmayın. Gelen standart kutlama mesajlarından bir kaçına nezaket mesajı attım sonra onu bile yapamadım.

Ufuk'cum hep ararsın sorarsın beni, ama bayramını bile kutlamadım. Hande'cim sen de. Tuğba sen de. Tek tek ismini yazamadığım tüm sevdiklerim, blog arkadaşlarım. Aslında biraz da samimiyetinize güvenerek bu sefer affedin beni diyebiliyorum. En kısa sürede telafi edicem söz.

Kelimelerim arasında istediğim ilişkiyi kuramadım, daha fazla zorlamıycam. İlk düşündüğüm gibi B-Trophy'den bahsedicem. Birazdan...

Yok


Bazı şeyler azdır ya da hiç yoktur.

Yokluklarını azlıklarını dile getirmezsin susarsın. Yokluklarını susarak eritmeye çalışır yokluğu yok sayarsın.

kimsede anlamaz var mıdır, yok mudur?

Sadece hassas bir kaç ruh; ruhunu incitmekten korkarak sorar ölümcül soruyu...

yok mu, var da mı yok?

soran ruh da bilir olmadığını, o eksiktir zaten.

B-Trophy

Kadınların ayakkabı tutkusu malumdur, bir de benim topuklu. Gerçi 7 aydır bu tutkum öyle bir törpülendi ki tekrar topukluya heves edecek miyim, yeniden heyecan duyabilecek miyim bilmiyorum.

Ne yazık ki dizimde ki problem tam geçmedi Eylül başında şiddetli bir şekilde tekrar nüksetti (valla ben bi şi yapmadım) yeniden doktorlara taşındım. Artık her akşam yarım saat kırkbeş dakika yürüyüş yapıyorum. Doktorun verdiği hareketleri aksatmıyorum ve çok şükür ki artık ağrım yok ve merdiven inip çıkabiliyorum. Beni en çok mutlu eden de, artık oturarak namaz kılmıyorum. Rahatsızlığım sırasında beni en çok üzen; yaşlılar gibi oturarak namaz kılmak zorunda kalmamdı. Çok şükür ki geçen haftadan beri normal kılabiliyorum.

B-Trophy'yi anlatacaktım dizimle alakası ne? Aslında çok alakalı, artık düzenli yürüyüş yapıyorum ya antremanlı sayılırım.



Beta ayakkabı mağazası ve B-fit diye bir spor merkezi (sanırım) kadın yürüyüşü organize etmiş. Yürüme yarışması.

Koşulları oldukça rahat ve ödülleri de bir kadının karşı koyamayacağı ayakkabı, çizme, çanta hatta birinciye bunlara ilave olarak yılbaşında İtalya tatili.

Toplam parkur 12 km . 11 Ekim cumartesi 10:30'tan akşam 17:00'ye kadar istediğiniz zaman başlayıp istediğiniz zaman tamamlayabilirsiniz. En çabuk giden değil en çok adım atan kazanacak. Adımları sayan bir alet vereceklermiş katılımcılara, bir de rotayı takip ettiğinden emin olmak için belirlenen noktalara mutlaka uğramak gerekiyor.

Temel koşula gelince, ayağınızda Beta ayakkabısıyla yürümek. Yani Nişantaşı'ndan başlayıp Cevahir Beta'ya oradan Mecidiyeköy'e Balmumcu, Barbaros Bulvarı'ndan Dolmabahçe'ye devam eden yol boyunca yorulunca bir kafede mola verip sonra yola devam etmek sanırım yarışma kurallarının dışına çıkmak olmaz. (En azından ben öyle anladım)

Yapabilir miyim diye düşünüyorum, üstelik yaz başında Beta'dan aldığım düz beyaz ayakkabılarım da oldukça rahat. Dizimi zorlar mıyım diye tereddüt ediyorum. Sonra doktor yürü dediysek bu kadar da abart demedik diyebilir.

Benim durumum pek belli değil ama Sofi , Sıdıka siz bu işin üstesinden gelirsiniz gibi geliyo bana.

Ayrıntılı bilgi için

http://www.b-trophy.com/

Salı, Eylül 23, 2008

Yeni Bir Hayata

Bu gezegende hiç birimiz yanlız değiliz aslında. Hatta bu satırları yazarken kainattan bir ses "hayır elbette değilsiniz" diyor gök gürültüsüyle...

Yaşadıklarınızı, hissettiklerinizi aynı anda yaşayan hisseden farklı bedenlerde farklı mekanlarda benzer ruhlar var aslında. Belki de o ruhla yan yanasınız ama bilmiyorsunuz bilmiyorum.

Bazı yazılarım var ki; kimi neyi nasıl anlattığımı çok fazla anlaşılmasın istediğim sadece kelimelere dokunarak yazdığım. Boşluklar bıraktığım.

Ama işte o eş ruhlar eş olaylar okuyanın kendi içindekilerle boşlukları dolduruyor ve artık o benim yazdığım yaşadığım değil onun hissettiği oluyor.

Geçenlerde de öyle oldu, o yazım çok sevdiğim ama içinde kopan fırtınaları bilmediğim bir dostumla iç dünyamızı kesiştirdi. Çok kolay anlatılmayacak paylaşılmayacak şeyleri döktük karşılıklı ortaya.

Demiştim ya; kimse kimsenin içinde gerçekten ne olduğunu bilmiyor aslında. En mağrur en mükemmel görünenlerin içinde kopan fırtınaları kimse bilmiyor. O sularda fırtına hiç olmazmış gibi geliyor.

Artık sıkıldım bu fırtına kelimesinden, bi türlü kopamayan koptuğunda kökünden söküp atamayan.

Ben güneş istiyorum artık. Bu sonbaharın en güzel ilkbahar olmasını diliyorum.

Pazartesi, Eylül 22, 2008

Uykusuz

Cumartesi gecesi Binbir Gece'nin tekrarının sonuna denk geldim. Sinir oldum Şehrazat'a bi huysuz bi huysuz adamı paralamaya yer arıyor. Saat 2'ye gelirken yattım. Ama ben oldum bir cin. Uykunun "u"su yok.

Kulağımın dibinde bir sivrisinek vızıltısı, kalkıp onla uğraşmaya mecalim yok. Sesini duymuyim diye kulağımı da örttüm. Sen gel göz kapağımı ısır. Bu nasıl bir intikamdır.

Aldım yastığı battaniyeyi salona gittim, kal kendi başına kendi kendini ye diyip onu odada tek başına bıraktım.

Ama ruhumdaki sivrisinek olduğu yerde duruyo. Saat 3 oldu yok. 3:30 yok. 4 oldu delirmek üzereyim. Ertesi sabah ta sınavım var. 8'de kalkıcam. Ilık bi süt içtim, televizyonu açtım. Gözlerimi kapatıp kendime uykum gelmiş numarası yapmaya başladım. Baktım kanar gibi oldu koştum yatağa.

4 saat sonra sınav, deli gibi yağmur yağıyor. Sınava girdim çıktım öğleden sonrakine daha vakit var eve dönüyim. Yanlış yöne giden otobüse binip 15 dakikada gideceğim yere 45 dakikada gitmeyi başardım. Eve gidince biraz kestiriyim dedim, uyudum uyandım daha da bi sersem oldum. Gecem gündüzüm karıştı, bi nevi jetlag oldum.

Ondan sonra o sınavdan hayır bekle.

Yok yok bu aralar her şey bi karıştı zaten, hatta biraz daha da karışacak.

Cuma, Eylül 19, 2008

Terapi

http://www.netevren.com/resimler/kategoriler/buyuk/doga/firtina/2.jpg
Yağmuru seviyorum. Gök gürültüsünü ve şimşeği de.

Yağmur temizliyor tozu toprağı, kiri pası.

Gök gürültüsü benim bağıramayacağım kadar yüksek bir sesle titretiyor herkesi

Şimşekler öyle aydınlatıyor ki; gecenin karanlığında hiç bir şeyin aydınlatamayacağı kadar.

Bir anda. Gece-gündüz, gündüz-gece.

Üçü bir araya geldiğinde muhteşem terapi.

Ağlıyorum, bağrıyorum, yakıyorum geceye günü.

Bu yüzdendir ki bu üçlünün her gelişinde yanlarına sokulmaya çalışırım. Yüzüme çarpan damlalar, gözlerimi kamaştıran ışık, kulakları sağır eden gürültü beni de alır içine diye.

Asıl büyük fırtınaya az kaldı, ortada ne bağ bırakacak ne bahçe...

Salı, Eylül 16, 2008

Hayat Bağları

Hayatta bazı bağlar vardır. Organik bağlar. Kimisi hoş bir ipten yapılmış, tarafları yormayan sıkmayan üzmeyen bunaltmayan. Aksine geçen zamanla karşılıklı emekten bir ipek kozasına dönüşen.

Ama bazı bağlar da vardır ki, kimyasal, biyolojik bağlar. Asit mi desem değdiği yeri yakıp eriten, balçıkla sıvanmış hiç bi yerinden tutamayıp tuttukça sizi de batıran mı desem.

Genel kabul görmüş hayat kuralları içinde atıp, satıp kurtulamadığınız, kurtulmaya çalışırken bile iç hesaplaşmayla acaba haksızlık mı ediyorum, yanlış mı yapıyorum tedirginliğiyle huzurunuzu kaçıran. Bi de iç yüzünü bilmeyenler...

Kehf süresinin şu ayetleri hiç bir şeyin göründüğü gibi olmadığını, bilmediğimiz bilemeyeceğimiz çok şey olacağını gösteriyor.

18/66. Musa ona: "Sana ogretileni bana hayra goturen bir bilgi olarak ogretmen icin pesinden gelebilir miyim?" dedi.
18/67-8. O: "Sen dogrusu benim yaptiklarima dayanamazsin, bilgice kavrayamadigin bir seye nasil dayanabilirsin?" dedi.
18/69. Musa: "Insallah sabrettigimi goreceksin, sana hic bir isde bas kaldirmiyacagim" dedi.
18/70. O da: "O halde, bana uyacaksan, ben sana anlatmadikca herhangi bir sey hakkinda bana soru sormayacaksin" dedi. *
18/71. Bunun uzerine kalkip gittiler; sonunda bir gemiye bindiklerinde, o gemiyi deliverdi; Musa: "Gemiyi icindekileri bogmak icin mi deldin? Dogrusu sasilacak bir sey yaptin" dedi.
18/72. Musa'ya: "Ben sana yaptigim islere dayanamazsin demedim mi?" dedi.
18/73. Musa: "Unuttugum icin bana cikisma, gucumun yetmedigi seyden beni sorumlu tutma" dedi.
18/74. Yine gittiler; sonunda bir erkek cocuga rastladilar, o hemen onu oldurdu. Musa: "Bir cana karsilik olmaksizin masum bir cana mi kiydin? Dogrusu pek kotu bir sey yaptin" dedi.
18/75. O: "Ben sana, yaptigim islere dayanamazsin demedim mi?" dedi.
18/76. Musa: "Bundan sonra sana bir sey sorarsam bana arkadas olma, o zaman benim tarafimdan mazur sayilirsin" dedi.
18/77. Yine yola koyuldular; sununda vardiklari bir kasaba halkindan yiyecek istediler. Kasaba halki, bu ikisini misafir etmek istemedi. Ikisi, sehrin icinde yikilmaga yuz tutan bir duvar gorduler, Musa'inin arkadasi onu dogrultuverdi; Musa: "Dileseydin buna karsi bir ucret alabilirdin" dedi.
18/78. O soyle soyledi: "Iste bu, seninle benim ayrilmamizi gerektiriyor; dayanamadigin islerin yorumunu sana anlatacagim"
18/79. "Gemi, denizde calisan birkac yoksula aitti; onu kusurlu kilmak istedim, cunku peslerinde her saglam gemiye zorla el koyan bir hukumdar vardi."
18/80. "Oglana gelince; onun ana babasi inanmis kimselerdi. ocugun onlari azdirmasindan ve inkara suruklemesinden korkmustuk"
18/81. Rablerinin o cocuktan daha temiz ve onlara daha cok merhamet eden birini vermesini istedik."
18/82. "Duvar ise, sehirde iki yetim erkek cocuga aitti. Duvarin altinda onlarin bir hazinesi vardi; babalari da iyi bir kimseydi. Rabbin onlarin erginlik cagina ulasmasini ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini cikarmalarini istedi. Ben bunlari kendiligimden yapmadim. \ste dayanamadigin islerin icyuzleri budur." *

Yani hayatta her bağ gün gelir kopar, kopabilir, kopması gerekebilir. İç yüzünü bilmeden de kimse -hayatta olmaz, nasıl olur, günah, yazık- demesin.

Pazartesi, Eylül 15, 2008

Pazartesi, Dolunay

Bugün pazartesi, çalışanlar için takvimlerden kaldırılması gereken bir gün. 52 tane pazartesi yaşıyorsak bir yılda, sendroma yakalanmadan atlatmayı başardığımız herhalde bir elin parmaklarını geçmez.

Bugün bir de dolunay var. Malum vücudumuzun %75'i su olduğu için iç dengeler de sapıtabiliyor. Biz kadınlar daha bir duygusal daha bir hassas oluyoruz. Hele bi de bu dolunay Balık burcunda gerçekleşiyor ki. (yükselen burcum balık)

En iyisi mi bugün kimse benle ilgilenmesin, bana nasılsın diye sormasın.

Cuma, Eylül 12, 2008

Dünyanın Sonu

Günlerdir Cern’deki deneyin dünyanın sonunu başlatıp başlatmayacağı tartışması yaşanıyor. Çok saçma bence.

Çünkü dünyanın sonunu getirmek için çalışmalar zaten bütün hızıyla sürüyor, yeni başlamadı ki. Deneyin hiç bir etkisi yok bu işte.

Zaten insanlar olarak doğayı büyük bir hızla yok etmiyor muyuz? Su kaynakları, ormanlar, diğer canlı türleri hızla tükenmiyor mu?

Cern’den korkmaya ne hacet.

Bize göre büyük, kainata göre küçük bir dünyamız var. Mutlu mesut dönerken ekseninde önce kalabalıklaşmaya başladı, hem de çok. Kalabalıklara yer yetmeyince ormanları yok edip yaşam hücreleri yaptılar kendilerine. Yapmaya da devam ediyorlar. Ağırlaştı dünya; neredeyse dönemiyecek hale geldi. –ki bilimsel araştırmalar da dünyanın dönüş hızının yavaşladığını tespit etmiş durumdalar-

Kalabalıklaşınca su yetmemeye, gıda yetmemeye, hava yetmemeye hiç bir şey yetmemeye başladı. Sunilerini yapalım derken daha fena kuruttuk kaynakları. Altında da üstünde de kalmadı bi şey; ne hazinesi varsa yerin yağmaladık.

Zincirin halkaları teker teker zayıflamaya başladı. Bence şu an zincir değil pamuk ipliği haline dönüştüler, kopması an meselesi.

Boşuna kimse Cern’de kabahat bulmasın.

Perşembe, Eylül 11, 2008

Dönüş Yazıları Çıkmıyor

Yazma stresi yaşıyorum bir süredir. Yazmak istiyorum ama yazacak bi şey gelmiyor aklıma. Yazacak bi şey bulamayınca yazamıyorum, yazamayınca strese giriyorum.


Papağanım gibi tüylerimi yolmam yakındır. Yazılara ara verince geri dönüşte sancılı oluyormuş. Bunu bir tek benim yaşamadığımı pazar günü Hürriyet'in ekinde Figen Batur'un yazısında anladım. Ki o profesyonel.

Figen Batur'un Hürriyet Pazar'daki yazısı

Yeniden bana dönersek, kendimi kandırıp sanki hiç ara vermemiş gibi yapıp ne bulursam yazmaya karar verdim. Çünkü dönüş yazısı -bu kadar beklediğimize değdi- dedirtecek bir şey olsun diye çabaladığım için bir türlü çıkamıyor zaten.

Sabah Sabah

Her sabah yeni bir hayat başlıyor aslında, her biri bir öncekine benziyormuş gibi gelse de bize. Bir kaç sabahtır işe gelirken servisten dışarıyı seyrediyorum. Çoğunlukla mahalle aralarından geçerken çünkü E-5'te gerçekten görülmeye değer bi'şi olmuyor.

En çok hayvanların yaptıkları hoşuma gidiyor sabah sabah gülümsetiyor beni.

Geçen sabah 3-5 köpek, inşaat için dökülen kum tepeciğini popolarıyla iteliye iteliye kendilerine koltuk bölümleri yapmış, içine oturmuş etrafı seyrediyordu. Biraz ilerdeki parkta oyuncakların olduğu kumların üzerinde de 3 tanesi kendinden geçmiş uyuyordu. Belli sabaha kadar etrafta dolanmışlar.

Bu sabah bi kedi ağacın dalları arasında diğeri aşağıdan yukarı ona doğru tırmanmaya çalışıyordu. Ama iyi niyetli mi kötü niyetli mi bilemiyorum.

Başka bir gün servis beklerken bir kaç metre ilerde bir köpek kaşınıyordu. Ama arka ayaklarından biri diz kapağının biraz üzerinden yoktu. Ve o ayağıyla kaşınmıya çalışıyordu. Çok üzüldüm, "yazık sana" dedim içimden. Kimbilir neler yaşamıştı. Biraz sonra oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi, bana bakmaya başladı. Biliyorum anladı ona yakınlığımı.

Ancak hayvanları çok sevmeme rağmen onlara dokunamam ben, korkarım dokunmaktan. Aslında bırakın bi köpeğin yanıma gelip oturması göz göze gelmemiz, ben onun olduğu yerden geçemez eve geri dönerdim çocukken.

Kısacası sabahları asık yüzlü insanları görmektense, sokaklardaki hayvanları arayıp bulursa gözleriniz hayata dair güzel şeyler çıkabilir karşınıza.

Cuma, Eylül 05, 2008

Ramazan 1,2,3,

derken bugün 5 oldu. Bi de bakıcaz 15, 25 ve 29. Günler çok çabuk geçiyor, zaman mı hızlı akmaya başladı biz mi onu çabuk tüketmeye başladık bilmiyorum. Filmlerde aradan günler günler geçtiğini göstermek için üst üste hızlı çekimlerle bir kaç saniyede güneş doğup, gün yaşanıp, güneşin battığı sahneler vardır ya. Aynen öyle yaşıyoruz biz de sanki. Birileri bize şaka yapıyor galiba.

Ama şaka olduğuna dair hiç bir işaret yok.

Bilim adamları zaman zaman bazı tezler üretir bizim aslında onu yaşadığımız söylerler. Son günlerde aklımda böyle bir tez var. Yaşadığımız her anın aslında kainatın bir yerlerinde yaşanmaya devam ettiğini, adım adım o parçalarında sırayla aynı şeyi yaşadığını söylüyor. Çok teknik detayları toparlamam mümkün değil ama şöyle hayal edin.

Ben şu an bilgisayarımın başında yazıyorum saat 18:00. Bundan 3 hafta önce saat 18:00'de deniz kıyısında dalgalarla oynuyordum. Benim parçalarımdan biri orada hala tatilini yapıyor ama onun da tatili bitecek 3 hafta onra o burada yazıyor olacak. Bense yani şu an yazıyı yazan ben başka bir şey yapıyor olacağım. Ama gerçek ben hangimiz bilmiyorum