Cuma, Mayıs 16, 2008

Sabahlar

Sabah namazında; her sabah olduğu gibi pencereyi açıp dışarıya baktım bir süre.

Sabahın sessizliği, serininde etraftaki huzuru hissettim. Havaların ısınmasıyla bir iki kuş ötmeye başlıyor bu saatlerde. Günün en sessiz saatinde en güzel sesleri duyuyorum.

Rize’deki sabahları hatırlıyorum...

Güneşin ufukta yavaş yavaş yükselmesiyle aydınlanan güne merhaba diyen bir kaç kuşun sesine; ilerleyen dakikalarla bir kaç tane daha ekleniyor ve koro başlıyor. Bense terastaki divanda bu sesler arasında uykuya dalıyorum. Sonra yağmurun yapraklara ve topraklara değdikçe çıkardığı ses; yağmurun sesini duyuyorum.

Uyanır gibi oluyorum, sonra yeniden tatlı bir uykuya dalıyorum. Huzur işte bu an demiştim. Huzuru ve mutluluğu yaşadığın anda farkında olmak Allah’ın insanları verdiği bir hediye galiba.

O güzel sabahı sanırım hiç unutmayacağım.

Bu evde, bu balkonda

Çarşamba, Mayıs 14, 2008

Kale Düştü

Bazen

Bi şeyler vardır huzursuz eden yolunda gitmeyen; düzene sokamadığın yerini bulamadığın için de sana bir türlü rahatlık vermeyen. Bir yolunu bulup yüzleşmek problemi çözmek yada üstesinden gelmek yerine yok saymak görmemezlikten gelmek. "Sorun olarak çıktığında bakarım çaresine" demek. Yok sayınca huzura erebildiysen ne ala ama sorun kadar görmemezlikten gelmek ötelemek de canını sıkıyorsa işte o zaman çık çıkabilirsen işin içinden.

Ne çözmeye ne yok saymaya. Ne atabiliyorsun ne satabiliyorsun. Olduğu yerde öylece duruyor. Aslında çözüm yöntemi bulamamakta sıkıntı, yoksa ne kadar zor olursa olsun başlar ve başlanan biter.

Oysa, ne zaman ve nerde yeniden can yakacak diye beklemek her şeyi daha da zorlaştırıyor.

Güçlü olmak güçlü görünmek...

Hep yapıyorsan bunu bazen düşebiliyor kale. Başka yönden açılan bir gedik tüm duvarlarına sirayet edebiliyor kalenin. Yeniden güçlenene kadar da, ne biriktirmişse o güne kadar içinde mancınıklarla fırlatıyor etrafa. Can yakmak istemese de yakıyordur mutlaka.

Ama bir kaleye de bu kadar çok yüklenilmez ki.

Cumartesi, Mayıs 10, 2008

Ben Sana Küsüm Aslında

Haberin yok...

Sezen Aksu'nun yeni şarkılarından biri. Harika bir albüm dinleyeceğiz yakında. Buna eminim çünkü bu akşam ki konserinde yeni albümünden şarkılar söyledi. Eskilerin de en güzellerinden.

Çok yorgun ve keyifsiz olmama rağmen konserin çoook iyi olduğunu düşünüyorum. Yani Sezen keyifliydi. Ama Bostancı Gösteri Merkezi felaketti. Boş bir sandalye bile yoktu, hatta ekstrası bile vardı. Ama binlerce kişi tek bir kapıdan girdi ve çıktı salona. Ya bir şey olsaydı nasıl çıkardı o kadar insan? Çıkamazdı ki.

Saat gecenin 2'si ve konserden haberleri hiç bir yerde okumadan ilk benden öğreniyorsunuz. Ne acelem mi vardı gece gece yazacak kadar?

Yarın beni yoğun bir gün bekliyor, sabah erkenden kalkıp yollara düşeceğim. Önce doktor randevum, sonra kuaför, kuzenimin nişanı ve akşama da bir düğün. Yani hafta sonu fırsatım olmayacak. Yazacağım konu soğudukça tadım da hevesim de kaçıyor. Hem belki yazarsam üzerimdeki gerginliği de atarım.

Gelelim konsere. Ozan Doğulu oyönetiminde orkestrası harika bir giriş müziği çaldılar bayıldım. Sezen yeni şarkılarını söylerken arkadaki ekrana sözleri yansıdı. Ki dinleyicileri ilk defa dinledikleri lşarkıya alıştırmak için iyi bir yöntem.




Çok hareketli kıvrak şarkıları var biri roman ezgileri diğeri de İzmir'in kızlarıyla ilgili. Bu yazın favorisi olacağı konusunda iddiaya bile girerim. Fotoğraftaki o şarkının sözleri.


Mustafa Ceceli ile düetleri ortalığı kırdı geçirdi desem yeridir. Yaprak Dökümü'nün şarkısı Takvim'in demosunu söyleyen de Mustafa'ymış. Onu da dinledik. Ve tabi diğer vokalleri Nurcan, Eda ve Okan'da geceye renk kattılar. Tabi Sezen müthiş anıları hikayeleri.


Konser sonrası pasta ve limonata.


Gece bitti.

Perşembe, Mayıs 08, 2008

Dondurmalı Fikri Mühim

Daha önce de yazmıştım. Bendeniz bir fikri mühim'im :)

Sağolsunlar yeni bir şeyler çıktığında, kampanya olduğunda katılmak isteyip istemediğimi soruyorlar kabul edince de bana güzel şeyler gönderiyorlar.

Son kampanyam dondurma. Bundan eğlenceli bir şey düşünebiliyor musunuz?

İşte kampanya kutum. Zaten kutu doğrudan dondurma yemek üzere insanı baştan çıkarıyor. Zaten böyle hissedeceğimizi bildikleri için bedava ve indirimli CarteD'or çekleri çıkıyor içinden. Bir de şık tarifler. Ve tabi sizin yaratıcılığınız için de hoş öneriler. İlerleyen günlerde yaratıcı çalışmalarımı sizlerle de paylaşmayı düşünüyorum.

Ancak ilk basit denememi sunabilirim. Pepeçura denen Karadeniz'e özgü kokulu kara üzümden yapılan muhallebinin üstüne iki top. Üzümün ekşi ve aromalı lezzetine kaymak yada vanilya muhteşem eşlik ediyor. Siz pepeçura'yı biraz zor temin edeceğinizden kakaolu muhallebiyle de deneyebilirsiniz.

Şimdi bu yazının üstüne ben çilek ve dondurmayla bir buluşma planlıyorum kusura bakmayın.

Yazıyı yayınlamadan çıktığım için bari son tasarımımı da paylaşıyim dedi.

Karşınızda "çilekli sandal sefası"

Salı, Mayıs 06, 2008

Ahırkapı'da Hıdrellez Bitmiştir

Saat 8 gibi gittiğimiz Ahırkapı sokaklarının hafta içi olmasına rağmen her zamankinden kalabalık olması gece hakkında ipucu verir nitelikteydi. Ancak anlayana.




Bu sene organizasyon biraz daha gelişmiş, sokaklar daha güzel süslenmiş, Burhan Öcal bile konser verecekmiş. Her bir köşede dilek alternatifleriyle dile dileyebildiğin kadar.

Ne yazık ki ilk kargaşa kupon satış noktalarında. Bu şenlikte parayla hiç bir şey alamıyorsunuz. Önce bir noktadan nakit karşılığı kupon alacaksınız üstelik onlarda alkollü ve diğer yiyecek içecekler için ayrı olmak üzere. Geçen yıllarda da öyleydi ama bu yılki gibi sıkıntı yoktu. Çok kalabalık bir kaç noktayı geçtikten sonra en kötü istasyonda durduk Citadel otelin önündeki kupon satış noktası.

Yaşlı bir bey, aldıkları paraları zarfla kucaklamış oturan genç bir bayan, arkada da öylece onlara bakan arada bir de "hesaplıyamıyorsunuz, satmayın başka yerden alsınlar" diyen irice bir adam. Yaşlı bey bi kuponlara bi paralara bakıyor ne yapacağına karar veremiyor. Herkes de elindeki paralarla dikkatlerini çekebilmek için paralanıyor. İsyan ettiğimizde de satmıyorum başka yerden aldın diye terslendi. Hangi hakla? Ya oraya satış noktası açmayacaksın ya da satacaksın düzgün işleyen bir ekibi de organize edeceksin. Eminin yüzlerce kişiyi aynı yöntemle çıldırtmışlardır.


Kalabalıktan adım atmaya imkan yok, her sene böyledir. Ama hiç bir zaman ezilme tehlikesi atlatmamıştım. Tam nahılın olduğu Efes Etkinlik alanı önünde kalabalık kilitlendi ne ileri ne geri ve iki tane uzun boylu adamın arkasında önümü göremez kıpırdayamaz nefes alamaz halde sıkıştım. Herkes sıkıştı ama benim gibi ufak tefekler resmen ezildi. Bir an kalabalıkta bir hareketlilik oldu ve bir yerlere doğru sürüklendim ve gerçekten korkmaya başladım. Üstelik hemen arkamda olan arkadaşlarımdan da uzağa sürüklenmiştim. O durumun bir kaç dakika daha sürdüğünde ne olacağını düşünmek bile istemiyorum.

O kargaşadan çıkmayı başardığımızda ilk kapıdan kendimizi sahil yoluna attık. Çünkü arabaya ulaşmak için etkinlik alanından yürümeye çalışsaydık aynı durumu tekrar yaşama ihtimalimiz olacağından sahil yolundan yürüdük. Uzun bir yürüyüş sonunda arabaya vardığımızda hala kendimize gelememiştik.

Ve bütün gece kabuslar görüp durdum.

Böyle bir etkinlikte bunlar kaçınılmaz şeyler diyebilirsiniz ama şenlik her geçen sene daha fazla insanın dikkatini çekiyor. Ancak mekan ve servis noktası arttırılmadıkça başarı başarısızlığa dönüşebilir bence.

Ama benim için Ahırkapı'da Hıdrellez şenlikleri bitmiştir.

Pazar, Mayıs 04, 2008

Hafif

Aynaya bakıyorum; göz göze geliyorum kendimle. Ordan ruhuma bakıyorum. Her geçen saniye değişiyor, büyüyor olgunlaşıyor. Hayatta kaybedecek hem çok şeyi hem az şeyi olduğunu hissediyor.

Daha az kavga ediyor kendiyle, olayları daha kolay kabullenip yeni koşullarda mutluluğunu yaratmaya çalışıyor. Daha az acıyor içi istedikleri olmayınca. Çünkü bir tek kendisi kendisinden emin.

Diğerleri... Herkes kendi hayatını yaşar. Kimse kimseyi zorla tutamaz, istediği şekilde davranmaya zorlayamaz, değiştiremez.

Ben öyle bir konuda kendimle sulha erdim ki; o günden beri daha hafifim. Belki daha az önemsiyorum, daha mı az seviyorum? Sanmam. Ama garip bir felsefe oturdu yerine.

Ölümün affetmediği ya da önemsiz kılmadığı ne var hayatta?

Birikenler

Bu aralar çok sık yazamasam da; yazacak bir şeyleri kafamda sürekli planlıyor bazen resimlerini çekip malzemelerini toparlıyorum.

Son zamanlarda cep telefonumda fotoğraf makinesinde biriken resimleri bir yazıda paylaşmaya karar verdim. Çünkü onları başka uzun yazılara ertelerken sonsuza kadar ertelenme ihtimalinin güç kazandığını düşünüyorum. Bunları kafamdan silersem belki uzun süredir yazmadığım, birkaç kelimeyle başlayıp sonunu bilmediğim iç sesimin yazılarına vakit ayırabilirim.



Bir ara ne var ne yok bütün kavak ağaçlarını kesmişlerdi. Ama kavaklar geri döndü. Bu bahar Levent'te şiddetli kar fırtınaları var. Ben bu resme "pamuk yolu" adını verdim. Cuma akşamı servis kırmızı ışıkta beklerken ben de boş durmadım. Zaman benim için koşulları hazırlamıştı kaçıramazdım. Aslında geçenlerde çok güzel bir pozu kaçırdım hala ona hayıflanıyorum.

Sokağın ortasında ip atlayan kız çocukları ve onların yanında sırasını beklercesine sakince oturan kedi. Kaçırdım işte. Bazen hayat bize fotoğraf kareleri sunar, yakalarsan yakalarsın yoksa kaçar gider.

Merter'deki Vakko Binası. Daha doğrusu binasıydı. Fabrika binasının sağlam halini internette aradım ama bulamadım onunla çok daha anlamlı olacaktı. Gördüğüm, yaşadığım her şey benim için değerli. Bazen bu anlamsız bir bina, bir an, bir koku, bir kelime, bir resim bile olabilir. Ama beni biriktiren yaşadığım her an her nefeste gördüğüm, hissettiğim her şey.


Bizim evin yaramazından son fotoğraflar. Geçen hafta toz alırken benden önce dolabın içine girdi. Ulaşamadığı giremediği her yer onun için çok cazip. Nerdeyse onu dolabın içine kapatacaktım, çok meraklı vitrin süsü olmaya. Ve yeni arkadaşı filler.

Hele bir videosu var ki sormayın. Bloga yüklemeye çalıştım, aslında yükledim de. Ancak yayınladığımda açılmıyor. 24 MB'lık bir dosya olması bunun nedeni olabilir.

Maceramız şöyle; ona yasak olan bir odanın bir kaç cm ara kapısından içeri girmeye çalışmak. Ne yazık ki kapıdan sadece kafası geçiyor bedenini de geçirebilmek için girmediği şekil kalmıyor. En önemlisi de pes etmemesi gidip gidip geri dönüyor. Bir deneme bir deneme daha. Fatih'in torunu kapıları açmanın bir yolunu mutlaka bulacak :)

Ve bugün.

İstanbul'da bölgesel sağnak yağmurların yağdığı bence hoş bir pazar. Bir anda girdiğiniz sağnaktan 2 metre sonra kupkuru yolla karşılaşmak ilginç. Daha da ilginci Haliç köprüsünün Eminönü yönündeki şeritlerinde yani Mecidiyeköy yönünde yağmur yağarken diğer yönde sadece su zerrecikleri var. O da muhtemelen yandan gelen sular.

İlginç bir tesadüf daha; yazıyı yazmaya başlarken CD çalara Salih Saka'nın İstanbul Lounge albümünü koymuştum. Yağmurla ilgili yazıyı yazmaya başladığımda çalmaya başlayan şarkı "Yağmurla Gelen".

Yazının başında da dedim ya; hayat kendini ona bıraktığınızda öyle ahenkle akan bir nehir ki. Zorlukları, sevinçleri, hüzünleri, kederleri kendi yolunu buluyor.

Kafamda çok hevesli cümleler dolaşıyor. Yazmaya başlamam lazım. Beklettiklerimden kurtuldum ya onlar da saklandıkları yerden çıkmaya başlıyorlar galiba.

Perşembe, Mayıs 01, 2008

Son Günlerde

Bu bahar herkesi bir parça dağıttı, sağa sola savurdu, arada bir kendini toparlayanlar kalkıp bi şeyler yaptı, yazdı. Sonra yine rüzgarla kapılıp kayboldu ortalardan.

Sanem, Sofi, Degree, Sıdıka, Gülümseyiş (hatta onun blogu tamamen uçtu) herkes kayıplarda. Ben de arayı bir haftadan fazla açmamaya çalışıyorum. Çünkü bir koptun mu toparlamak zor oluyor.

Hani kitap okuyordum ya, "Erkekler Neden Bazı Kadınlarla Evlenir?" en son bloguma yazdığımda elime aldım bi daha da yok. Blogumu takip eden de beni okuyor sanır. Bazen böyle alıp alıp bırakıyorum işte. Ama gene ne yaptım? Gittim kitap aldım. Artık eve götürmüyorum iş yerinde masamda küçük bir kütüphane oluşmaya başladı.


Bir de son günlerde masaja, refloksolojiye merak sardım. Aslında hep meraklıyımdır da bir iki yeni kitap daha aldım. Dahası Ender Saraç'ın Doğanın Şifalı Eli kitabındaki rahatlatıcı masaj yağı tarifini uyguluyorum. Başka tariflerde var ama henüz onları denemedim.

Karışımı hazırlayıp evin en ucundaki en sessiz odaya gidiyorsunuz. Mümkünse oda karanlık olacak, bir kaç tane mum, mutlaka tütsü yakılacak. Ben şu aralar evde olduğu için gül kullanıyorum. Tercihen duştan sonra gözenekler açılmış olacak. Artık masaj başlayabilir.

Karışıma gelince 2 tatlı kaşığı susam yağı, 1 tatlı kaşığı melisa yağı, 2 tatlı kaşığı gülsuyu, 1 tatlı kaşığı ylang ylang yağı ve bir kaç damla lavanta yağı. Hafif ılık olacak.

Bu yöntemin uygulandığı 3 kişide sonuçtan inanılmaz memnun. Ruhsal ve bedensel yorgunluğu alıp götürüyor.

Blog Bağları

Blog yazmanın benim için en keyifli ve tatmin edici yönü; yazılarımın hiç tanımadığım insanların içinde bir yerlere dokunması. Bir şeyleri hatırlatması, yaşatması, gülümsetmesi, hüzünlendirmesi ve o kişinin bunu benimle paylaşması.

Geçen hafta yine böyle bir mail aldım.

Bilecik Osmaneli'den Remzi Bey. İzniyle bana gönderdiği maili paylaşıyorum sizinle.

"Herşey bir takvim arayışı ile başladı. Sonra Google beni blog unuz ile tanıştırdı. Teşekkürler geçmiş zamana verdiğiniz önem adına.

Bilmem bilir misiniz, Anadolu da 1970 li yıllar ve öncesinde takvimler çok önemli idi. Bende Bilecek liyim çok farklı bir ailem olmadığı için yıl içinde 2 kez il dışına çıkar (ist.Bursa gb.) çok mutlu olurduk. Uzun kış gecelerinde aile büyüklerimizle birlikde sobanın yanında yerde minderler üzerine oturarak çay içerek mısır patlarak, ardında isim şehir oynarak geceyi tamamlar.Bir sonraki gününilkokul özlemi ile yatağa girerdik.

İsim şehir oynamak dedimde aklıma geldi. Sobanın hemen arkasındaki mindere büyükannem kalktıkdan sonra mutlaka ben otururdum bilirdimki o minderin altında geçmiş günlere ait saatlimaarif takvimi ve ülkü takviminin okunmuş sayfalarıbiriktirilirdi. Rahmetli annem 1930 yıllarda okutulamamış içinde buruk ve kırık bir ezikliği 67 yaşında bile hep dile getirmişti.

Ve ben annemin bir sırrına saatli maarif takvimlerini saklaması ile erdim rakamları harfleri ve saati okumayı o takvim yapraklarından öğrenmişti......... "

Bilecik Osmanlı'ya ilk başkent olan tarihi çok eskilere dayanan bir şehir. Remzi Bey'den rica ettim bize güzel şehriyle ilgili rotalar bilgiler gönderecek. Şansa bakın ki aynı zamanda Osmaneli belediyesinin fahri basın danışmanıymış.

Yani yakında Bilecik'i de tanıyacağız blogumdan.

Cuma, Nisan 25, 2008

Hıdrellez'de Yine Ahırkapı'da

Fazla söze gerek yok; davetiye burda. Herkesi bekliyorum.

Beni nasıl mı tanırsınız? Kolyemden :)


Çarşamba, Nisan 23, 2008

Bugün 23 Nisan

"Neşe doluyor insan" diye başlayan şiir geliyor aklıma, sonra çocukluğumun 23 Nisan'ları. Hep yağmurlu ve soğuk.

Pazartesi akşamı Candan Erçetin programında çocuk korolarıyla şarkılar söyledi. Bir grup vardı; kırmızı etekli beyaz gömlekli. Uzaktan gördüğüm ekran beni ilkokul yıllarımdaki koro günlerime götürdü. Programı başından beri izleyen ablam ve annemin de aklına o günler gelmiş. Hatta ablam önde bir kız var tıpkı senin gibi yerinde duramıyo sürekli oynuyo, edayla saçlarını savuruyor dedi.

Evet ben çocukluk yıllarım da fazla kırıtkan, edalı, cilveli hatta fazlaca da oynak bir çocuktum. İlerleyen yıllarla birlikte ağırlaşıp, oturaklı hanımefendi bir kız oldum. Çocukluğumu bilenler bu değişime şaştıklarını kendileri de söylüyorlar. Neyse konuyu fazla dağıtmadan günün anlam ve önemine dönelim. Ama bi dipnot eklemeden geçemiycem o kız da benim, bu kız da. Değişmedim, sadece siz görmüyorsunuz :)

Sene 1985. Yavuz Selim İlkokulu bahçesinde 23 Nisan töreni için koro toplanmaya başlıyor. Profilden görünen yandan iki at kuyruğu olan mahsun çocuk benim.


Acaba saçımın kurdeleleri de kırmızı olsa daha mı şık olur muşum? Kırmızı pileli eteğim, beyaz geniş fırfırlı bluzüm ve gözlüklü ben.

Okulun en kısa boyluları arasında olunca koronun en önünde oluyorsunuz haliyle. Hemen yanımda Tuğba diye bir arkadaşım var ama diğerlerinden ismini hatırladığım yok.

İşte 23 Nisan deyince bunlar geldi aklıma. Albümleri karıştırıp eski resimlerimin fotoğrafını çekip bu yazıyı yazdım.

Çocukların bayramı kutlu, yarınları umutlu olsun!

Pazartesi, Nisan 21, 2008

Erkekler Neden Bazı Kadınlarla Evlenir?

Okumayı seven iki kardeşin aynı evde olmasının hem avantajı hem de dezavantajı var. Evdeki bütün dolaplar ağzına kadar kitap dolu. Konularsa alabildiğince çeşitli. Haftasonu bir kısmını daha dolaplara sıkıştırmak zorunda kaldım, ancak milimetrik hesaplamalarla. Ama gel gör ki hala odadaki raflar dolu. Bi an bunalıyorum bunları birilerine mi versem diye ama kıyamıyorum.

İlkokul yıllarında okuduğum kitaplarsa tartışmasız oldukları yerde kalacaklar ne köy okulları ne de başka çocuklara verilemez.

İşyerindeki masamda da küçük bir kitaplık oluşturdum. Önüm arkam sağım solum kitap.

Bu sabah ablamın yeni aldığı kitaplardan birini alıp okumaya başlıyim diye elimi rafa attım. Ne çıktı dersiniz?

"Erkekler Neden Bazı Kadınlarla Evlenir? ...Diğerleriyle Değil"


Kitap Amerikalı bir imaj danışmanı ve kurumsal konuşmacı John T. Molly'nin tamamen profesyonel ekibiyle yaptığı bir araştırmanın sayısal sunumu. İlginç geldi. Tüm maddeler istatiksel değerlere dayanıyor. Katıldığım bir eğitim seminerindeki kişilik tiplerinden analitiğe uygun olarak rakamlarla yazılan öneriler kadın dergilerindeki önerilerden daha inandırıcı geliyor bana.

Gelelim ilk maddelere... 6 istatiksel gerçek

- Israr edin
- Kendinizi sonu olmayan bir ilişkide bulursanız ayrılıp ilerleyin
- Önce kendinizi sevin
- Evlenme fikrine kilitlenin
- Formda kalın, kilonuza dikkat edin ve dış görünümünüze özen gösterin
- Zaman en kötü düşmanınız olabilir. Evleneceğiniz erkeği ararken zamanınızı zekice kullanın

Diğer yandan böyle bir kitap erkekleri bulunmayan hint kumaşıymış gibi bir duruma sokuyor ki; buna kesinlikle karşıyım. Asıl onlar bizi evliliğe ikna etmek için uğraşsınlar.

Yada en iyisi kimse kimseyi abartmasın; doğruyu bulduğunu düşünen yanlış zamandı, şimdi değil sonraydı demeyip zamanını iyi değerlendirmeli mutluluğu vakitlice yaşamalı.

Yoksa ne evlilik ne de çocuk olmazsa olmaz değil. Herkes evlenecek çocuğu olacak diye bir kural yok. Ne evli mutsuzlar gördük, göreceğiz de.

4 Yapraklı Yonca

İrfan Gür bulduğu 4 yapraklı yonca'nın resmini göndermiş. Teşekkürler


Cuma, Nisan 18, 2008

Şükretmek

Bugün ofisteki bilgisayarımda masaüstü resmini değiştirdim. Nerdeyse tatilden döndüğümden beri Ayder Yaylası'nda çektiğim resim vardı.

Artık gördüğüm resim de pazar günü Tema Parkı'nda erguvan dallarına yapışıp çektiğim resim.


İçim o resmi gördükçe nasıl ferahlıyor anlatamam. Karşısında saatlerce gözümü kırpmadan oturabilirim.

Ve bugün şükrettim Allah'a;

Bu güzellikleri görebilecek gözler verdiği için, gördüklerimi sadece görmeyip ruhumda hissettirdiği için, hissettiklerimi paylaşabileceğim imkanlar verdiği için, bu baharı da yaşadığım için, sevdiğim için, sevildiğim için, dostlarım için, yazabildiklerim için her şey için.

Pazartesi, Nisan 14, 2008

Eskiden Buralar

Büyükşehir Belediyesi internet sitesindeki haritayı sıklıkla kullanırım. Ama bugün farkettim ki; üstteki menülerde geçmiş tarihler var. 1982, 1966, 1946.

Merak edip bastım. O an görüntülediğin yerlerin o yıllarda çekilmiş fotoğrafları. Çok değişik bir duygu. 1946'da çekilmiş resimler yok ama 82 ve 66'lar bile çok ilginç.

İlk resim Büyükdere Caddesi, Plazalar bugün

1982 yılı
1966 yılı resimlerinin yarıları çoğunlukla yok


Şimdi tamamen apartman olan yerler bir zamanlar tarlaymış.

1982

Pazar, Nisan 13, 2008

Boğaziçi Mevsimi

Ben bugün karar verdim, bir mevsimin adını değiştirmeye. Sonbahar, Kış, Boğaziçi, Yaz. Yani artık ilkbahar falan yok, bir mevsimi bir yer bu kadar mı güzel yaşar?

Aslında dün akşamdan planımız sabah kahvaltısı için Mihrabat Korusu'na gitmekti. Rezervasyonumuzu yapmıştık. Ancak dün gece benim midem bozulup da geceyi kötü geçirince iptal etmek zorunda kaldık. Üstelik benim yüzümden planın bozulmuş olması canımı sıkıyordu. Kahvaltıdan sonra Tema Parkı'na gidelim dedim.

İyi ki demişim.

Bunca zamandır gitmemek, kaybedilmiş anlara işaret ediyor.

İşte resimler... Hepsi bana ait.


Parkın girişinde sizi ilk karşılayan manzara

Rumeli Hisarı her zamanki asaletiyle

Elma çiçekleri

Aslında erguvan dalları arasından Rumeli Hisarı'nın kulesini çekmek istedim ama hava o kadar kapalıydı ki net çıkmadı.

Erguvan sevgilimle kavuştuk. Pek ilişkimizi ilan etmek istemesek de, siz yabancı değilsiniz.


Erguvan Terası adı verilen seyir terasının manzarası

Bizim küçük maymun :) Sabah izlediğimiz çizgi filmdeki maymunu taklit ediyor. Çimenlerin üzerinde kendini yerden yere atmaktan helak oldu, resmen kendini kaybetti.

Bir şeyler atıştırmak için hemen yakındaki Güzelcehisar Cafe'de mola verdik. Servisten çok fazla bir şey ümit etmezseniz muhteşem bir yer. Kendinizi kentin dışında doğayla bütünleşmiş hissedebilirsiniz.

Hayat aslında dört dörtlük değil. Her yer böyle sakin ve huzurlu değil. Sahiller ve parklar bu şehirden kaçma hissi uyandırıyor. Eminönü ve Üsküdar

Cuma, Nisan 11, 2008

Hangi blog yazarı aslında kim?

Yazılarını takip ettiğiniz kişilerin aslında kim olduğunu biliyor musunuz?

Açıklıyorum...

Beni biliyosunuz ben Yonca, soyadımda adımda doğru resmimi de gördünüz. Peki ya diğerleri?

Başka bir adla okuduğunuz blog en yakın arkadaşınızın, belki de sevgilinizin, belki de çocuğunuzun blogu olabilir.

Tıpkı bana olduğu gibi;

Yazılarını beğenerek okuduğum, takip ettiğim bir blog yazarı öyle bir şey yaptı ki şok oldum.

Kim? Kimdi? Neydi? Bu, o, kim? derken...

Kim olduğunu söylemiycem tabi ki; o kendini biliyor. Hatta bu yazıyı yazmama da o sebeptir. "Bıktım aynı sayfayı görmekten hadi bir şeyler yaz" dediği için.

Çok güldük ama kendini ortaya çıkarınca, nasıl kandırmış beni :)

Pazartesi, Nisan 07, 2008

Dün yağmur yağarken Çemberlitaş'ta tellere sıralanmış kuşlar.

Daha önce de yazdığım gibi Kapalıçarşı'daki Tuluyhan Uğurlu konserindeydim dün. Gerçekten gidilmeye değer bir konserdi.


Kapalıçarşı kapalıyken çok bir şey ifade etmiyor insana. Ruhu olmuyor kalabalık ve ışıl ışıl mağazalar olmayınca. Ama yine de toplanmış halini görmek ilginç bir tecrübeydi. Duvarlara asılan, çanta ve şalların, süs eşyalarının sadece üzerine bir bez örütlerek bırakıldığını; kuyumcuların bazılarının tüm takıları toplamak yerine üzerine gazete örttüğünü görmek ilginçti.

Konserin ön sıralarında Aykut Işıklar, Sibel Can ve Yaşar Okuyan vardı. Kameralara herhangi bir yasak getirilmediği için neredeyse bütün konser boyunca ışıkları üzerimize doğrultulmuş kameraların tacizine uğradık. İki eser arasında bazı seyirciler sinirlenerek bağırıp çağırdılar sonunda Tuluyhan Uğurlu araya girerek basından rica etti de ortalık yatıştı.


Eserler güzeldi, onları dinlerken ekranlara yansıtılan görüntüler ve eşlik eden yazılar, öğretici bilgiler her şeyi daha anlamlı kılıyordu.

Erguvan Zamanı benim şarkımdı :)

Tuluyhan Uğurlu'ya baktığımda; masmavi gözleri, kıvırcık saçlarının çevrelediği tombul yüzüyle masum bir çocuk görüyorum karşımda. Tertemiz bir ruhu varmış ve gözlerinde ne görüyorsanız içinde de o var gibi.


Başkalarının aksine giderim buralardan değil; buralar bizim farkında olalım sahip çıkalım diyerek hem notaları hem kendisi haykırıyordu.

Cuma, Nisan 04, 2008

Bir Fincan Kahveden Geri Kalanlar

Çok sevdiğim bir arkadaşımla uzun bir aradan sonra dün akşam buluştuk. Yemek yedik, sohbet ettik, güldük, kimler geldi kimler geçti dedik. Hızımızı alamadık bi de bize fal baktı.


Falların sonunda ortada kalan fincanların görüntüsü belgelenmeye değerdi. Hatta çekimde, vitrin tasarımcısı olarak görsel düzeltmeler de yaptı. Ama makine cep telefonu ve ortam loş olunca resmin sanatsal yönünü pek ortaya çıkartamadık. Olsun. Hiç böyle karıştırılmış, bulaştırılmış darmadağın edilmiş falına bakılmış fincan gördünüz mü? Sizi bilmem ama kafedeki garsonun böyle fincanlara alışık olduğunu ama bu kadarına değil demesine koptuk.

Görüntüyü boş ver ne dedi derseniz? Güzel şeyler, güzel umutlar hem de tarih vererek. Dileyelim olsun. Geleceği bilemem ama, var olanlarla söyledikleri enteresan noktalarda kesişti. Sonuçta fala inanma falsız kalma bizimkisi, eğlencesine yani. Bi kaç gün sonra unuturum. Unutmamak için yazıyim siz de bilin, olursa "Ufuk falında söylemişti" dersiniz.

Yakında aşk var. Haziran 2009'da düğünüme beklerim. Bu kısmı pek hoşuma gitmesede Avustralya'yla bir ilgisi var ben o kadar uzaklara gidemem. Sürekli uçan birisi ve bana vereceği ilk çiçek lale. Annesi ve ablası ile yaşıyor. Suadiye-Bostancı arasında bir yerlerde. Hatta abarttı adını bile söyledi. Murat. Valla tanımıyorum :)

İşim için de güzel şeyler söyledi.

Kısacası yakın zamanlarda size iki güzel haberim olacakmış. Bakalım. İyiler gelsin kötüler geri gitsin.

Teşekkürler Ufuk

Perşembe, Nisan 03, 2008

Kapalıçarşı'da

Cumartesi günü esen rüzgar, bizi Kapalıçarşı'nın Beyazıt kapısından içeri doğru attı. Ne çıkarsa bahtına deyip sokaklara, aralara itti. Bir yandan hiç bir güzelliği kaçırmamak için sokaktan sokağa geçiyorsun, diğer yandan diğerlerini kaybetmemeye çalışıyorsun. Ve almak istediğinden çok uzaklaşmış olduğunu görüyorsun.

Son gezimizdeki en büyük keşfimiz Stonebul.

İstanbul temalı kolye, yüzük, bilezik, küpe gibi son derece orjinal tasarımlara sahip aksesuarlar var. Gümüş ve yarı değerli taşların altınla kaplanması sonucu elde edilen muhteşem eserlerle karşı karşıya kalıyorsunuz.

Ablam kendine lale ve ay motiflerinin inciyle birlikte kullanıldığı çok hoş bir kolye ve onu tamamlayacak bir çift küpe aldı. İlk fırsatta resmini çekip koyacağım, çünkü internet siteleri yapım aşamasında. Vitrinden kendinizi alamıyorsunuz. Ama benim en çok hoşuma giden; padişahların kavuklarının önüne taktıkları -sanırım adının sorguç olması lazım- tüylü ve taşlı iğneler. Yaka iğnesi olarak rahatlıkla kullanılabilir yada bir topuzda çok şık olabilir.
Mağaza da Kapalıçarşı'daki pek çok dükkandan farklı dekore edilmiş. Kırmızı ve kadife ağırlıklı oryantal bir havası var. Köşede ve iki cephesinin de tamamen vitrin olması ferah bir ortam sağlıyor. Görmenizi tavsiye ederim. Tabi yerini soracaksınız. Ama ben yerini söyliyemiycem çünkü Kapalıçarşı'da bir yeri tarif etmek beni aşan bir durum. Ama broşüründe Kavaflar Sokak yazıyordu.


Kapalıçarşı'ya gidince öğrendim ki; Tuluyhan Uğurlu pazar günü orada konser verecekmiş. Geçen yılda vardı ama ben gitmemiştim. Biletleri aldım inşallah pazar günü 17:00'de sadece konser için özel olarak açılacak Kapalıçarşı'da olacağım. Gelirseniz görüşürüz.

Tuluyhan Uğurlu'nun eserlerini severim, Kapalıçarşı'yı her zamankinin aksi haliyle görmeyi isterim, nostaljiyi severim. Yani benim gitmem lazım