İnanç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnanç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ağustos 01, 2011

Açlık

80'li yıllarda "We are the world"le Afrika'daki açlığın farkına vardığımızın üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen bugün hala yaşadığını bir kaç hafta önceki bi haberle farkettim.

Büyüyüp, ayaklarımızın üzerinde durma çabamız sırasında uzaklarda kalmış unutmuştum belki de; dahası teknolojinin alıp başını gittiği, lüksün sıradanlaştığı, gelirle harcamanın ters orantıda uçlara dayandığı tüketim çılgınlığında çok düşünmeyip üstünde gerilere atmıştım.

Dünyada hala açlıkla savaşan milyonlarca insan var...

Bu cümleyi yazmak bile tüylerimi ürpertiyor. Bu bir hastalık değil tedavisi olmayan, bulaşıcı bir salgın değil önüne geçilmeyen...

Bir kap yemek, bir tas çorba tedavisi

Sürdürülebilir olması gerekiyor tabi ki; balık vermekle değil tutmayı öğretmekle çözümlenecek uzun vadeli bir iş tabi ki. Bunun için politikalar, planlar Birleşmiş Milletler düzeyinde yapılıyormuş, ama geçen onca yıla rağmen neden hala var; işte bunu çok merak ediyorum.

Son verilere göre 925 milyon insan açlıkla mücadele ediyor dünyada. 2015 yılında bu sayının 400 milyona indirilmesi hedefleniyormuş. -dilerim olur-

Aşağıdaki grafikte dünyada açlık çeken insan sayısının yıllara göre değişimine göre teknoloji ilerlerken insanlık bayağı bi kan kaybetmiş...

Dünya üzerinde açlıkla savaşan ülkelerin olduğu haritada Türkiye %5'ten az da olsa yerini almış ne yazık ki. Koyu kırmızılar en çok kanayan yerler :(((


Bireysel olarak neler yapabileceğimize baktığımda küçük maddi destekler, internet üzerinden tıklamalarla sponsorların maddi desteğini sağlamak, benim gibi unutanlara hatırlatmak için sosyal medyayı kullanmak...

Ramazan'da Diyanet işlerinin başlattığı her evden bir fitrenin Afrika'ya gönderilmesi kampanyasında 5601'e "Afrika" yazarak göndereceğiniz bir sms'le 5 TL bağış yapabilir 3 sms'le bir iftar bir fitre parasını denkleştirebilirsiniz.

Bunun dışında kalan zamanlarda

http://www.thehungersite.com/ sitesindeki linke her gün tıklayarak sponsorların bir kap yemek vermesine vesile olabilirsiniz.

Diğer yandan Birleşmiş Milletler Tarım ve Gıda Örgütü (FAO)'nun başlattığı “The 1billionhungry project” dahilinde

Dünyada 1.000.000.000 insan AÇ ve ben buna öfkeliyim sitesindeki bildiriyi imzalayabilir ve bu

oluşuma manevi destek verebilirsiniz.

Pazartesi, Şubat 18, 2008

Teşekkür / Şükür

Şükrediyorum Allah'a beni sevdiği için. "En azından ben öyle olduğuna inanmak istiyorum".

Geçenlerde kar geldi gelecek, sabah 5'te gece 1'de derken; şöyle bir uğrayıp geçmişti. Ben de daha çok kar istiyorum, her yeri bembeyaz örtüyle örtsün istemiştim. Ama o zaman olmadı.


Ama bana doğum günü hediyesi olarak 3 koca gün kar yağdı. Her yeri kalın beyaz bir örtüyle örttü.


Bana gösterilen iyi niyete elbette karşılık vermeliydim. Bu öğlen beyaza koştum. Hem hasret giderdik hem yine resim çektim. Zaten blogumdaki yazı silsilesine bakılırsa 3 karlı günde 3 farklı yerde karla buluştum. Umarım iyi ağırlamışımdır onu.
Levent'te iş dünyasının sıkıcı karanlığına rağmen iki adım ötede beyaz ve neşeli bir dünyanın tadını çıkarttım.


Son aylarda zaman zaman öksürükle ilgili ciddi sıkıntılarım oldu. Ama en kötüsü de uyku sırasında gelen hain gıcıklar. Bir türlü geçmiyorlar. Kimseyi rahatsız etmiyim, uyandırmıyim diye yorganla ağzımı örterek öksürüyorum çoğu kez. Fazla zorlarsa kalkıp su içiyorum. Bu gece de öyle bir an yaşadım ama uyku halinde olduğum için, ayılamadım. Yani mutfağa gidip su almak aklımın ucundan bile geçmedi çünkü uyuyordum. Sonra birden gözümü açtım. Bir bardak suyla annem yanımda. İçine ne koyacağına karar verememiş bal mı, limon mu koysam diye sadece su getirmiş. Suyu içtim ve tekrar yattım. O an sadece ona ihtiyacım olduğunu farkettim. İşte o an ruhani bir varlıkmış gibi geldi bana. "Senin annen bir melekti yavrum" Yeşilcam repliği de olsa, gerçekti. Ve Allah'a şükrettim annem yanımda diye. Allah başımızdan eksik etmesin.


Bir dua geldi aklıma "Allahım, çocukken beni koruyup kolladıkları gibi sen de annemi babamı koruyup kolla" Amin


Pazar, Ocak 27, 2008

Tatlı, Taş, Keyifli

İyi planlanmış, kısa bir güne çok şey sığdırabildiğim güzel bir cumartesi daha geçirdim. Önce Hande'yle Kadıköy Rıhtım'daki Mado'da sabah kahvaltısı sonra Kadıköy çarşısında küçük bir tur; oyuncakçı, şekerci, kitapçı ne varsa girip bakmak ve Akmar Pasajı'nda farklı bir dünyayı keşif ardından Baylan'da gelsin tatlılar. Bol kahkahalı bir sohbetin ardından, ben başka bir arkadaş davetine katılacağım için ayrıldık.

Akşam'dan sonra da 24 Ocak'ta doğumgünü olan kuzenimin doğumgününü kutlamak için toplandık. Ve o gece de kuzenler heyeti olarak 2008 için çok önemli kararlar aldık.


Akmar Pasajı'nda keşfettiğimiz farklı dünyaya gelince; bir iki hafta önce Hande'yle konuşurken "gel seni bir yere götüriyim -yaşam sevincimi kaybettim- de o sana tedavi yöntemini göstersin" demişti. Neyse ben o yere gitmeden önce yavaş yavaş toparlamaya başlamıştım zaten.


Resimden de anlaşılacağı üzere burası bir doğal taş hazinesi. Taşların şifasına, enerjisine ve gücüne inananların uğrak yeri. Bu taşlardan pek çok yerde bulabilirsiniz ama burayı özel yapan bu dükkanın sahibinin bu işe gönül vermesi. Dağ tepe gezip taşları kendisinin çıkarması, her birine gönülden bağlı olması. Derdinizi anlattığınızda bir doktor ciddiyetiyle size tedavi yöntemini öneriyor.

Sedat Kandemir taşlarla ve bizimle ilgilenirken. Allah uzun ömürler versin Resimde de güleryüzünü gördüğünüz Sedat Bey'le sohbet etmekte ayrı bir keyif. Alacağınız taşı kendinizin seçmesi, aranızda duygusal bir bağ kurulması gerektiğini söylüyor.

Kendime magnetit taşından yapılma şık ve faydalı bir zincir aldım. Mıknatıs özelliği olduğundan ister boyna ister bileğe dolayarak kullanabiliyorsunuz.

Magnetit yani mıknatıs taşı; kutuplaşmayı dengeleyip, yaşam enerjisini güçlendiriyormuş. Kasılma ve krampları çözen; siyatik, varis ve boyun tutulmalarında etkinmiş. Kemik, kıkırdak, kas ve kan hücrelerinin uyarılmasına yardımcı olur. Ağrıların hafifletilmesini, bağışıklık sisteminin güçlenmesini sğlar. Kan dolaşımını ve kalp çarpıntısını düzenler. Yaraların iyileşmesine yardımcı olurmuş.

Bir de hem burcumun taşı hem de negatif enerjiyi toplayıp size gelmesini engelleyen işlenmemiş bir ametist kolye ucu aldım. Ametist ve beyaz kuvars doğadan çıktığı haliyle kullanıldığında etkisini görebileceğiniz iki taşmış. Diğerleri işlense de farketmezmiş.

Magnetit taşından olan zinciri daha dükkanda koluma dolayıp kullanmaya başladım. Taşların etkisi midir, dostlarımla sevdiklerimle güzel anlar paylaştığımdan mıdır bilinmez. Uzun süredir bu kadar eğlendiğim ve keyif aldığım bir gün olmamıştı diyebilirim.

Umarım bu bir başlangıçtır...

Cumartesi, Ocak 19, 2008

Bir cumartesi günü

Bu cumartesi kendime yoğun bir program yaparak, hayata katılmaya karar verdim.

Program 7'de başlayacaktı ama küçük bir sancı 45 dakika ertelememe neden oldu. Neyse ki sancı kısa bir uykudan sonra beni terketti.

Evde halletmem gereken işler vardı. 10:30'a kadar soluksuz onları hallettim, duşumu aldım ve 11'de 11:30'taki doktor randevuma yetişmek üzere annemle evden çıktık. (saçımı kuruttum ve şapkamı hiç çıkartmadım)

Öksürüğümün kronikleşmesi nedeniyle doktor sinüs filmi isteyince ordaki işimiz de uzadı. Ama olsun 12:30'da hastaneden ayrıldık. (Film temiz çıktı, benim öksürük alerjiğe dönmüş)

Bir sonraki durağımız Kapalıçarşı. Beyazıt yönünden girip Mahmutpaşa kapısından çıktık. Arada halletmemiz gereken bir işi daha hallettik.

Mahmutpaşa yokuşundan Mısır Çarşısı'na doğru indik. Mısır çarşısına girdiğimizde dört yol ağzında çok küçük bir tezgah var. Aslında tezgahta di'il dükkanda, sanırım 1m eninde, 2,5 m uzunluğunda camı çerçevesi olmayan sadece önden görünen bir camlı dolabın arkasından istediklerinizi veren kibar satıcısının olduğu bir aktar.

Her tür krem, bitki yağı bulabileceğiniz değişik bir yer. Ben biberiye ve hindistan cevizi yağı aldım. Daha önce de tamamen bitkisel bir kil maskesi almıştım. (10 YTL) -Tavsiye ederim. Ne varsa doğa da var. Unutmadan bir ara da kekik yağı mucizelerini anlatıyim-

Karnımız acıkmıştı. Hayatımda ilk defa Eminönü'nde balık ekmek yedik. (Yıllarca sanki sadece kavakta yenirmiş gibi bir snobluk neden yaptığımızı soruyoruz şimdi kendimize)

O kadar güzel bir düzen kurmuşlar ki, alçak plastik taburelerde oturup sadece 15 sn.'de elinize tutuşturulan lezzetli balık ekmeği 5 dakikada yiyorsunuz. Hemen yanıbaşında seyyar turşucu, balık ekmek yiyenlerin arasında "kolonyalı mendil, kolonyalı mendil" diye bağıran çocuklar.

Tamam. Balık, turşu, kolonyalı mendil ama üzerine tatlı ve çay yok. Bunlara da birer tezgah açılsa dünyanın en komple açıkhava yemek merkezi olacak.

Izgaracılar kayıkta denizde, önlerinde kıyıda parayı alanlar. "iki tane kılçıksız" demesiyle balık ekmekleri elinizde bulmanız bir.

Yemekten sonra bir kesekağıdı kestaneyle bir sonraki hedefe doğru yola koyulduk.

Beşiktaş'taki Şeyh Yahya Efendi Türbesi, Camii, Dergahı.

En son Ağustos ayındaki kandilde işten sonra gitmiştim. Son bir kaç gündür, oraya gitmek için inanılmaz bir istek vardı içimde. Cuma akşamı annemle programımı paylaşınca onun da oraya gitmeyi düşündüğünü öğrendim.

Gittiğimizde ikindi namazı okunmuştu. Camide mevlüt okunuyordu. Önce mezarlıkları gezdik, sonra ikindi namazını kılıp mevlüdü dinledik, dualara eşlik ettik.

Bu yazıyı yazmayı planlarken bütün gün kafamda; Şeyh Yahya Efendi'den bahsetmeyi düşünüyordum. Hatta fotoğraf makinem bile yanımdaydı, yani oraya da planlı gitmiştim. Ama hem içerisi çok kalabalıktı hem de ben fotoğraf çekme havamda değildim. Yazıma başlamadan önce arkadaş bloglarımı bir ziyaret edeyim, son zamanlarda herkesi ihmal ettim dedim. En son Sofi'ye uğradım. Ve aman Allah'ım o da ne? Sofi benim yazmak istediklerimi yazmış hem de çok güzel resimlerle. İnanılır gibi değil. -Bence bu da hayatımızdaki küçük mucizelerden biri-

İşte Sofi'nin kaleminden ve resimlerinden benim yüreğimden geçen Şeyh Yahya Efendi Dergahı

89'da anneannemin ölümünden sonra teyzem bir arkadaşı vasıtasıyla keşfetmişti. Onun sayesinde de biz.

Mezarlar ölümdür, soğuktur, ürkütücüdür ya. Ben oraya gittiğimde türbeyi ziyaret etmeden önce caminin girişinin solundan yukarı çıkan yolu dualar okuyarak yavaş yavaş çıkarım. Huzur ve sakinliği; içimdeki sıkıntıların orda anlamsızlaştığını hissederim.

Caminin içinde Şeyh Yahya Efendi ve irili ufaklı pek çok sandukanın yanında yine aynı huzurla oturur, dua ederim.

Ben kalabalıkları sevmem. Özellikle bu tür özel yerlerde yalnız olup; mekandaki farklı elektriği hissedip yakın olmayı isterim yaradana. Belki de onun için; bu mekanın sessiz ve sakinliğinde bunu yakaladığım içindir.



Yazın başka bir güzeldir, baharda başka, kışın başka.

Bir de böyle yerler için; "oraya gidebilmeniz için o kişinin sizi istemesi gerekir" derler. Ne kadar doğru bilmiyorum ama bazı zamanlar çok istememe rağmen 1 yıldan uzun süre gidemediğim olmuştur.

Bugün gittiğimde gördüm restorasyona girmiş. Tam bir şantiye havasında ama içindeki huzuru bozmamış.

Akşam programımda sinemaya gitmekti. Ancak gitmek istediğim film yakınlarda oynamadığı için bloguma yazmaya başladım ve saat 10 olmuş bile. Artık bu saatten sonra da arabaya binip sinemaya gitmem, belki pazartesi akşamı arkadaşlarla gidebilirim. Bakalım