süleymaniye sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
süleymaniye sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

Pazar, Ocak 22, 2012

Süleymaniye'den Notlar

Aylar önce bahsettiğim Süleymaniye Cami hakkında ilginç bir yaklaşımla yazılan kitabı okuyup bitireli çok olmasına rağmen yazıya dökememiştim. Nihayet bugün huzurlarınızda...

Kitap sayfalarından aldığım notlarla baş başa bırakıyorum sizi...


İddia sahibi ol, meydan oku!

Süleymaniye bilinçli bir tercihle, Ayasofya'nın planını içinde taşır

Külliye "farklılık içinde bütünlüğün", çokluk içinde birliğin" en iyi görüldüğü yerdir. Sosyal hizmet ve iletişim ağı içinde bir sosyalleşme aracıydı. Çok işlevli bir yapıda inşa edilerek kervansaray-hamam-imaret'le şehir küllliyesi darüşşifa-medrese-cami etrafına toplanmıştı.

Osmanlı'da önemli bir yapı inşa edilmesi düşünüldüğünde yer seçimi için yapılması düşünülen yerlere koyun ciğeri asılır, koyun ciğerinin en uzun sürede kokuştuğu yere inşa edilirmiş. Bu yöntem sayesinde insa sağlığı için elverişli oksijenin bol hava sirkülasyonunun yoğun olduğu yer seçilirmiş.

(Yazın en sıcak gününde Süleymaniye'ye gittiğimde esen o rüzgarı şu an bile hayal edebiliyorum)

Bugünün sorunları geçmişin yanlış çözümleridir.

Bir yere cami yapılırken işçilerin temizlenerek çalışması için öncelikle hamamdan başlanırmış. Bu nedenle Süleymaniye Dökmeciler Hamamı ilk inşa edilen ve hizmet verilen eserdir.

Süleymaniye'yi dayanıklı kılan demir bağlantılardır. Taşları birbirine demir kenetlerle birbirine bağlayan oyukları kurşun dökülerek sağlamlaştırmıştır.

Süleymaniye'nin taç kapısında kullanılan tonlarca kurşunun nedeni anlaşılamasa da amacı eseri manyetik ve radyolojik etkilerden korumak olabilir.

(Tabi bu kadar görkemli bi yapının nazara gelmemesi için, iyi bir yöntem)

Süleymaniye'de sonsuz evreni simgeleyen kubbeyi dağları simgeleyen fil ayakları taşıyor. Bu fil ayaklarına yerleştirilen çeşmeler ibadet sırasında açılarak hem içerideki hava nemlendirilmekte hem mekana serinlik verilmekte hem de doğal bir musiki yaratılmakta.

Kubbe geniş açıklıkları örtmenin tek yolu ancak akustik için istenmeyen bir formdur. Süleymaniye kubbesinde akustik çözümü için ağızları iç mekana dönük olmak üzere 255 içi boş çömlek kubbeye yerleştirilmiş.

Cami renkli nakışlarla süslü 300 devekuşu yumurtası ile süslenmiş. Günümüze kadar 30 tanesi gelen bu süslemelerin cami içerisinde örümcek ağı oluşmasını engellemek amacıyla yerleştirildiği düşünülmekte.

Mimar Sinan işi ilk seferinde doğru yapmak ilkesiyle hareket ederek, 50 metre yüksekliğe sahip bir mekanın temizliğini düşünerek hareket ettiği görülüyor.

Kanuni Sultan Süleyman tarafından yayınlanan bir fermanla Süleymaniye çevresinde yapılacak evlerin 2 katlı ve ahşap olması, boyanmamasını emretmiş. Böylece kararan ahşap yapılar içerisinde Süleymaniye biblo gibi parlayacaktı.

Pazartesi, Kasım 15, 2010

Süleymaniye'(ye)de Bayram


İki sene önce bir ramazan akşamı Süleymaniye'nin avlusunda Darüzziyafe'de iftar yapmadan önce büyük bir hevesle Süleymaniye Camii'ni de gezelim demiştik.

Heybetiyle ihtişamıyla meşhur Süleymaniye'yi sonunda biz de görecektik. Gel gör ki kapıdan içeri girdiğimizde karşımıza kubbeye kadar yükselen ve tüm güzelliğini tahta perdenin ardına saklayan yoğun bakımda bir Süleymaniye çıktı.

Çıktık, hayal kırıklığını koyup cebimize "bitince restorasyon geliriz artık" dedik.

Ve şimdi beklenen gün, saat geldi...

Süleymaniye, Yahya Kemal'in şiirindeki gibi bir bayram sabahı yeniden uyanacak.

Gazetelerde tam sayfa ilanları ve ilanlarda Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün internet adresini görünce bir heves Süleymaniye'nin tedavi süreciyle yeni haliyle ilgili bir şeyler umarak girdim siteye. Maalesef bomboş, anlamsız, olsun diye yapılmış ve benim gibi meraklısına hiç bir şey vermeyen kuru bir site çıkıyor karşınıza. Boşuna girmeyin.

Neyse bayram coşkusunu kaybetmemek, Süleymaniye'nin yeniden hayata dönüşünü kutlamak için onun şiiriyle başbaşa bırakıyorum sizi. En yakın zamanda Süleymaniye ziyaretimi paylaşmak dileğiyle, iyi bayramlar...

Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede,
Bir mehâbetli sabâh oldu Süleymâniye'de.
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mâvileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her ân aradan.
Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garib âlem bu!..
 
Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu...
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, îlâhi yapıya.
Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.
 
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allâh’ına bir böyle yapı.
En güzel mâbedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayâl ettiği mimârinin.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsi tepeyi;
Taşımış harcını gaazîleri, serdâriyle,
Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimârıyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
Tâ ki geçsin ezeli rahmete rûh orduları..
 
Bir neferdir bu zafer mâbedinin mimârı.
Ulu mâbed! Seni ancak bu sabâh anlıyorum;
Ben de bir vârisin olmakla buğün mağrûrum;
Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,
Senelerden beri rü'yâda görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, imânı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allâh’ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakarâtın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!

 Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrâr alınan Tekbîr'i;
Ne kadar sâf idi sîmâsı bu mü'min neferin!
Kimdi? Bânisi mi, mîmâri mı ulvî eserin?
Tâ Malazgird ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir işi görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşıyan vârisi hem sâhibi o,
Görünür halka bu günlerde tesellî gibi o,
Hem bu toprakta buğün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
 
Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, Çok uzaklardan mı?
Üsküdar’dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı?
Bursa'dan, Konya'dan, İzmir’den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, Tâ Beyazıd'dan, Van'dan,
Aynı top sesleri birdir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hatıralar ruzgarını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
 
Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosva’dan, Niğbolu'dan, Varna'dan, İstanbul’dan..
Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an;
Belgrad'dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar'dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar'dan mı? Tunus’dan mı, Cezâyir'den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?
 
Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.
Çok şükür Tanrıya, Gördüm, bu saatlerde yine
Yaşayanlarla berâber bulunan ervâhı.

Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.

Perşembe, Eylül 13, 2007

İstanbul Turu - Molla Gürani Cami

Cumartesi gezimden fotoğraflara devam.

Molla Gürani Cami, Vefa'da Süleymaniye tabelasını takip ederek yol aldığımda karşıma çıktı. Vaktim az olduğu için Süleymaniye'ye gidemeyeceğimi biliyordum ama yolda başka bir yerler görürüm umuduyla amaçsız bir yol almaydı benimkisi. Fakat güzel bir şeye bağlandı.

İstanbul'un fethiyle kiliseden camiye dönüştürülen yapılardan biri. Bizans döneminde Hagios Theodoros Kilisesi olarak anılan yapının 11.yy sonu ile 12.yy başları arasında yapıldığı tahmin edilmektedir. Fatih'in hocası Molla Gürani tarfından camiye çevrilmiş. 1833 yangınında bazı ahşap kısımları yanmış.






Caminin etrafı bakımsız, izbe binalarla dolu. Özellikle girişin karşısındaki binanın yarısı yıklımış oturulacak halde değil, ancak içinden gelen seslere bakınca bir odada perde takılı olduğunu gördüm. Ve bahçesinde kağıt pet şişe toplayıcılarının birikintileri vardı.

Semti dolaşırken dikkatimi çeken diğer bir şeyde, sokak satıcılarının buralarda yaşadığıydı. Dar bir sokaktaki kapının önünde toplanmış 5-6 kişilik bir grup çuvalla mısır soyuyordu. Bir adam elindeki macun tezgahını açtığı tozlu bir kapının ardındaki depo görünümlü yere koydu. Kapıdan gördüğüm kadarıyla pamuk şekeri gibi başka sokak yiyecekleri de bu pis yerden çıkıyordu.

Pazar, Şubat 28, 2010

Kültür Başkentinin Eserleri

2010 İstanbul Kültür Başkenti olması şerefine yıllardır süren restorasyonlar sona erip, tarihin önüne kurulan iskeleler bir bir kalkıyor.

Çemberlitaş'ı bugün gördüm tüm çıplaklığıyla...


Bir sonraki hedef Ayasoyfa.

Kubbesini gizleyen iskeleler törenle sökülmüştü, şimdiye kadar bir kaç kez Ayasofya'ya gitmiş olsam da kubbesini tam görememiştim. Gerçi şu an nasıl göründüğünden de çok emin değilim. Allah bilir bi yerden söküp öteki tarafa kurmuş da olabilirler ;)))

En büyük hayal kırıklığımı da Süleymaniye Camii diye diye gidip; ben başımı örtüp ayakkabılarımızı çıkarıp girdiğimiz yerde dar bir koridordan başka bir şey göremeyince yaşamıştım.

Hepsi bu kadar mı, nasıl yani dedik Yavuz'la birbirimize. Sonra tahta paravanların arkasında gerçek Süleymaniye'nin olduğunu anladık ama ne yazık ki onu keşfetmek için de biraz daha beklememiz gerekiyor.

Pazar, Ağustos 28, 2011

Doyurucu Bir Şeyler...

Biliyorum memnun değilsiniz son günlerdeki performansımdan, yeni bi'şey yok sayfada...

Ramazanın son günlerinin koşturmacasında durup da yazsam bi şey diyecek gücüm yok eh biraz da motivasyonum.

Oruç her ne kadar etkilemedi dese de insan, bazen eli kolu kalkmıyor hiç bi şey yapmak gelmiyor içinden.

Aslında bir kaç yazmak istediğim konu olsa da, işte o orucun bünyede yarattığı "aç ayı oynamaz", yemekten sonra "ağırlık çöktü" ye dönüşünce kalem yazmıyor, tuşlar basmıyor.

Bugün ne değişti?

Ramazan boyunca devam ettiğim ama ramazan bitmeden tamamlamam gereken bir görevimi tamamladım :))) onun mutluluğuyla gücüm yok ama motivasyonum var :))))
Yazmak istediklerime gelince...

Biri Sultanahmet'teki kitap ve kültür fuarı

Diğeri ayvalık tost ekmeği

Biri ruhu diğeri mideyi doyurur.

Ramazanda açılan kitap fuarı dini yayınlar satar düşüncesinde haklısınız ama yanısıra güncel kitapları -aşk romanları bile- piyasa fiyatından çok çok daha ucuza alabiliyorsunuz. Diğer bir taraftan popüler kültüre yakın olmayan çevrelerin araştırma ve eserlerini incelemenin faydalı olduğunu düşünüyorum. Farklı şeyler keşfediyorsunuz.

Mesela Kuran-ı Kerim'in çocuklar için pembe ve mavisinin var olduğunu biliyor muydunuz?

Sayfa ve kapağının böylesine canlı renklerde olduğunu görmek, yıllardır yeşil üstüne yaldızlı tek tip Kuran-ı Kerim ezberini bozdurduğu için hoşuma gitti.

Yine son yıllarda dikkatimi çeken, "satır arası Kuran" şeklinin, ayet ayet meal yerine cümlelerinin anlaşılmasını sağlamasının faydalı olduğunu düşünüyorum.

D&R'larda görmeye alışık olmadığımız yayın evlerinin kitapları arasında ilgi çekici eserler bulabiliyor insan.

Mesela Küre Yayınlarından İbrahim Zeyd Gerçik'in

Bir Yönetim Modeli Mimar Sinan -İnsan Kaynakları ve Proje Yönetimi-

Bir Yönetim Modeli Süleymaniye -Yönetim, Psikoloji ve Kurum Kültürü-

kitapları bu alanlardaki yabancı kaynaklara özümüzden bir alternatif olması bakımından hoşuma gitti.

-henüz okumadım kitapları, umarım okudukça haklı çıkarım memnuniyetimde-


Ruhumuzu doyurduktan sonra karnımızı doyurmaya gelince, İstanbul Halk Ekmeğin Ayvalık Tost ekmeği derim :)))

İlk kez Sultanahmet'teki Halk Ekmek standından aldım, o kadar güzeldi ki -uzun zamandır bu kadar güzel tost yememiştim- biter bitmez en yakın halk ekmek bayisine koştum.

Yok öyle bi'şey demesin mi :((

internet sitelerine de baktım orda da,  yok öyle bi'şey :(((

Tekrar yolumu Sultanahmet'e denk düşürdüm.

Evet orda var :)))

Yeni çıkarmışlar bu ekmeği ve sadece Sultanahmet'te satıyorlarmış şimdilik, ama bayramdan sonra bayiler de satacakmış.

Şiddetle tavsiye ederim :)))


Perşembe, Nisan 05, 2007

Sergi- "Bir Kul, Bir Resul"


Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri kapsamında “Bir Kul, Bir Resul” adıyla Sultanahmet'te ki Türk İslam Eserleri müzesinde bir sergi açılmış. 1-15 Nisan tarihleri arasında 9:00-16:30 arasında görmenizi öneririm.

Sergide yer alan eserlerin önemli bir bölümünü müzelerde korunan ancak teşhir edilemeyen eserler oluşturuyor. Sergi için Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi, Konya Müzesi, İstanbul Türbeler Müzesi Müdürlüğü koleksiyonları, Süleymaniye Kütüphanesi ile İstanbul Hırka-i Şerif Camii Hizmet Vakfı’ndan seçilen 130 eser bir araya getirildi. Hz. Muhammed’in gömleği, sandaleti, sakal-ı şeriflerinin yanı sıra, Kur’an-ı Kerim’lerin 8.-19. yüzyıla ait örnekleri ve hat levhalarının yer alacağı sergide, bugüne kadar sergilenmemiş olan Hz. Muhammed’in hadislerinin Müslimi, Tahavi, Buhari ve Tırmizi’nin kaleme aldığı Hadis şerhlerinin 14.-15. yüzyıla ait örnekleri gün ışığına çıkacak.

Okuduğumda beni oldukça heyecanlandıran sergiye maalesef bu hafta sonu şehir dışında eğitimim olduğu için gidemiyeceğim. Tek şansım gelecek haftasonu, umarım bir aksilik çıkmaz.

Nerede okuduğumu tam olarak hatırlamıyorum ama bir ara müzelerin akşamları da açık olması ile ilgili bir proje vardı. Umarım yakında uygulamaya geçer

Cuma, Ağustos 26, 2011

Kadir Gecesi


Ramazan başladı derken, şimdi de bitiyor.

Sayılı gün nasıl da geçti?

Öncesindeki kavurucu sıcaklara rağmen, Allah'ın bir lütfu olsa gerek öyle güzel geçti ki ramazan...

Bir kaç gün işe ara verdiğim güzel ramazan günlerinde Selatin camileri olarak nitelendirilen "Sultan Camileri- Osmanlı sultanları adına yapılan camiler" ziyaret ettim.

Yani Sultanahmet, Fatih, Süleymaniye, Sultan Selim camileri; bir de Eyüp Sultan...

Bu fotoğrafı da Sultan Selim Cami'nde çektim.

Mübarek Kadir gecesine eriştiğimiz bu akşam n'apmalı nasıl dua etmeli diye düşünenlere Kadir gecesini anlatan Kuran-ı Kerim'den bir ayeti ve yine bu gece Yaradan'dan af dilemek için kısa bir duayı paylaşmak istiyorum.

Kadir Suresi:
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla.
1. Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik.
2. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin?
3. Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.
4. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar
5. O gece, esenlik doludur. Ta fecrin doğuşuna kadar.

Kadir Gecesi Duası:

- Allahümme inneke afüvvün kerîmün tuhibbül afve fa'fü anni.
   (Allah'ım sen affedicisin, affı seversin, beni affet.)




Pazartesi, Eylül 10, 2007

İstanbul Turu - Şehzade Cami

Haftasonu malum açıköğretim sınavları vardı. Kardeşimin cumartesi öğleden sonra sınavı Vefa Lisesi'nde olunca, takılıp peşine tarihi ve turistik bir gezi yaptım. Aslında sabahın ilk saatlerindeki planım Sultanahmet'e gitmek ordan da Gülhane Parkı sonundaki Setüstü çay bahçesinde bulutlu İstanbul'u türk kahvesi eşliğinde seyretmekti. Ancak sınavdan ötürü yollar ve taşıtlar o kadar kalabalıktı ki vazgeçtim.

Vefa Lisesi yakınlarında Şehzadebaşı Camii, hemen yanındaki Burmalı Mescit, semte adını veren Şeyh Vefa'nın türbesinin bulunduğu cami ve çilehanesi, Molla Gürani Cami, Süleymaniye'ye giden yol üzerindeki eski ahşap evleri, Osmanlı mezarlıklarını, Bozdoğan kemerinin sokak aralarında sıkışıp kalmış parçalarını ve tabi ki tarihi Vefa Bozacısı'nı ziyaret ettim. Kısa zamanda çok şey gördüm. Yalnız cami ve türbeleri ziyaret edemediğim için biraz üzüldüm. Çünkü ikinci kez aynı hatayı yapıp yanıma eşarp almayı unutmuştum.

Fotoğraflar Şehzadebaşı yada esas adıyla Şehzade Mehmet Cami'ne ait. Eski Fatih Evlendirme dairesinin karşısında. Bahçesi ve avlusu gerçekten huzur verior. Dışarıda akan trafiğe ve onca gürültüye rağmen içinizi garip bir sessizlik kaplıyor ve o sesleri duymuyorsunuz.

Cami hakkında genel bilgiye bu linkten ulaşabilirsiniz.

Mimar Sinan'ın çıraklık eserim dediği yapı, ustası tarafından bu kadar basit görülse de tam bir şaheser.

Minareler ve üzerindeki işçilik insanı gerçekten etkiliyor. Ama kadraja sığdırmak gerçekten güç oluyor.


İç avlunun tamamı bu pencerelerle çevrilmiş durumda. Ben de bu pencerelerden birinin önüne oturup, Haldun Hürel'in kitabını -"İstanbul'u Geziyorum Gözlerim Açık"- açıp okumaya başladım.


İç avludan minare ve şadırvanın seyri.


Cami dış avlusundaki asırlık çınar ağacı. Ortasına beton dökülmüş ve çelik tellerle desteklenmiş.

Arka avlu. Sarı sonbahar yaprakları ve güneş.

Cuma, Ekim 12, 2007

Bayram

Bayram çocuklarındır en çok. Yeni ayakkabılar, elbiseler, çikolatalar, şekerler, harçlıklar, normal günlere göre büyüklerin daha toleranslı olduğu güzel zamanlar.

Büyüklere en çok tatil.

Hoşuna giden gitmeyen, sevdiğin sevmediğin pek çok kişiyle zoraki gülümseyerek iyi bayramlar dilediğin artık anlamını kaybetmeye başlayan bir şey biraz da. Kalabalık bir sülaleye sahipseniz odanın bir ucundan başlayıp diğer ucuna kadar aynı maskeyle yol aldığınız, bu kimin çocuğu bu kimin kocası diye kafanızda soru işaretlerinin dolaştığı garip bir seramoni. Ben artık çok sıkıldım bu seramoniden. 30 yaşına geldin, kır düzeni kendi programını yap diyebilirsiniz. Ama anne, baba ve aile büyüklerini üzmemek için katlanıyor insan.

Hep bayramların dostluk, samimiyet, kardeşlik güzellik mesajlarıyla kutlandığı pembe mesajlar gerçekten ne kadar samimi?

Ya onlarca kişiye birden gönderilen basmakalıp e-mailler ve smsler... Onlar ne kadar içten?

Yazımın başlığını "iyi bayramlar" diye koymuştum önce, ama yazdıklarıma şöyle bir bakınca karamsar bir yazıya uygun bir başlık olmadığına karar verdim.

Bayramlar güzeldir aslında; ama maneviyatını kaybetmeye başladığını düşünüyorum artık. Ve bu yüzden bana keyif vermiyor.

Oysa sabah 6:30'a kalkıp TRT 1'den yayınlanan Süleymaniye'de Bayram Namazı'nı seyredip huzur dolmuştu içim. Sarılıp kucaklaştık annemle teyzemle kardeşlerimle...

Bayram bayram kaçırmıyim keyfinizi. Ben pek keyif almasam da bu bayramdan siz keyif alırsınız dilerim.

(Bu kadar karamsar olmamın nedeni iznimin sona erip, bayram sonunda işe dönecek olmam da olabilir tabiki, endişelenmeyin benim için ;)

Salı, Eylül 13, 2005

Kırmızı Şato

Kaç kişi kırmızı tuğladan yapılmış gösterişli bir şatoyu seyrederek büyüme şansına sahip olmuştur dersiniz?

Belki İngiltere; İskoçya belki de Fransa’da olabilir.


Ama ben İstanbul’da böyle bir şatoyu seyrederek büyüdüm. İnanması zor ama böylesine görkemli ve güzel bir yapı var. Belki Tepebaşı’ndan Taksim’e çıkarken Haliç’in öteki kıyısında kırmızı kiremitli sıkışık binaların arasında kırmızı rengiyle doğal dokuya karışmış burçlarını farketmişsinizdir sonra tamamını. Belki de Haliç sahilinde yol alırken yüksek kulesini görmüşsünüzdür.


Haliç’te Fener semtinde bulunan belki de en dik yokuş olan Sancaktar Yokuşu’ndan yukarı çıkarken karşınıza çıkan okul 1454 yılında İstanbul’un fethinden sonra kurulmuş.

Osmanlı´nın Hristiyan azınlıklarının bulunduğu toprakları yöneten yüzlerce vali, mütercim, bilim insanı, sanatçı, besteci, yazar, Osmanlı İmparatorluğu´nun en yüksek mevkilerinde görev almış bulunan pek çok Fenerli Rum, baştercuman, Eflak ve Boğdan beyleri, patrik ve yüksek din görevliler bu okulda eğitim görmüş. Şimdilerde Fener Rum Lisesi ile eğitim hayatına devam ediyor. Geçen sene 550. yılını kutlayan okul en eski okul olma özelliğini koruyor.

Ancak beni büyüleyen okulun bugünkü gösterişli binasını; yine okulun mezunlarından ünlü mimar Dimadis yapmış. Şatonun döneminde Rasathane olarak kullanılan yüksek kulesinin kuzey yönünde rumca olduğunu tahmin ettiğim bazı yazılar bir pergel resmi ve latin alfabesiyle 1881 yazıyor. Binanın geçmişini araştırmadan once bu tarihin yapılış tarihinden daha farklı bir şey olduğunu düşünürdüm. Herhalde bu kadar gösterişli bir yapının sadece 100 yıl önce yapılmış olması hayallerime ihanet gibi geliyordu.

Haliç´in her iki yakasındaki yapılar içinde Süleymaniye´den sonraki en büyük bina olan eserin yapı malzemelerinin çoğu Marsilya´dan getirilmiş. Avrupa´nın çeşitli ülkelerinde özellikle İtalya ve İspanya´da da şatolar yapan Dimadis, eseri beş sene içinde bitirmiş. Fener sırtlarındaki yüksek tepe üstüne inşa edilen eser, geniş ve yüksek cephesi, kırmızı ateş tuğlaları ve ortasındaki kubbeli kalın bir kulesiyle dikkat çekiyor.




Yapının Avrupa’daki 5. büyük şato olduğu söyleniyor. Karşı tepeden baktığınızda kanatlarını açmış kırmızı dev bir kartalın küçücük evlerin üzerine eğildiği izlenimine kapılıyorsunuz.


Yıllarca uzaktan seyrettiğim binanın içini hep merak ettim. Evimizden görülen taraf artık kullanılmayan rasathane ve okulun diğer odaları olduğu için; o bölümde bir ışık yanması yada pencerenin açılması bizim için acaba bir şeyler görebilir miyiz heyecanına neden oluyordu. Binanın yüksek duvarları ve sürekli kapalı duran büyük demir kapısı; her ne kadar macerayı sevsem de bu şatoyu keşfedecek kadar cesaretim olmadığı için hiç bir girişimim olmadı.

Ancak yazımı hazırlarken; resim arayışına girdiğimde binanın içine ait resimleri ilk defa görme şansına ulaştım. Siz de görmek isterseniz Fener Rum Lisesi olarak görebilirsiniz.-Bazen linkten gittiğinizde sayfa hata verebiliyor. www.moradam.com'da fotoğraf arşivinde "Mekan" larda görebilirsiniz-(İnternet gerçekten büyük bir hazine sandığı. Doğru yolu takip ederseniz inanılmaz şeylere ulaşabiliyorsunuz.)

Profilimde de belirttiğim gibi İstanbul tutkularımdan biri. Benim için yaşadığım şehir olmaktan öte; keşfedilecek görülecek yaşanacak birisi gibi. Metropol olarak bana pek bir şey ifade etmiyor ama tarihi ve kültürüyle geçmişinde yaşamayı; zaman tünelinden geçip bugün gezdiğim yerleri yıllar yüzyıllar öncesinde yaşamak istediğim bir masal.

Şu günlerde iki kitap okuyorum. Biri 1906-1922 yıllarında Fener’de yaşamış Haris Spataris’in anıları “Biz İstanbul’lular Böyleyiz – Fener’den Anılar”. Diğeri de Orhan Türker’in “Fenari’den Fener’e Bir Haliç Hikayesi”. Her ikisi de geçmişteki Fener ve çevresini anlatıyor. Spataris’in kitabında dönemin sigorta şirketlerine ait mahalle planları var; bugünle karşılaştırmak keyifli bir yolculuk gibi.

Fener’I keyifle anlatıyorum anlatmasına ama 15-20 senede belki de İstanbul’un en hızlı bozulan yerleşim yerlerinden biri oldu. Aslında bu değişim belki de Spataris’in kitabında söylediği gibi 1. dünya savaşı sonlarında başlamıştı. Ancak şüphesiz ki değişimin en önemli nedeni göç.

Bölgedeki pek çok ev tarihi değer taşıyor. Bu nedenle Unesco tarafından Fener-Balat Rehabilitasyon projesi destekleniyor. Dünya kültür mirası kapsamındaki bölgede tarihi değeri olan yapılanlar o değerli bölümleri depo haline getirilmiş, üzeri kapatılmış yada tahrip edilmiş durumda. Bir kaç yıl once kırmızı kilise’nin hemen arkasındaki bir ev yıkıldığında evin arka duvarlarının taş kemerlerle örülü olduğunu gördüm. Büyük olasılık eski bir kilise yada evin üzerine yapılmıştı.

Fener sahilinde eskiden pek çok kereste deposu vardı. Bunların çoğu tarihi yapılarda. Şimdilerde ise yavaş yavaş bunların yerini restoranlar almaya başladı. Mimar Sinan’ın hamamı olduğu söylenen bir yapıda ise bir akücü ticaret yapıyor.

İnsanların geçmişe ve tarihe bu kadar duyarsız olması; hoyratça hırpalaması bana hiç te adil gelmiyor.

(Yazıda kullandığım tüm resimler Ertuğrul Balıkçıoğlu'na ait. Kullanmama izin verdiği için teşekkür ederim.)