Salı, Kasım 29, 2005

Oyuncak Müzesi


23 Nisan 2005’te açılan İstanbul Oyuncak Müzesi gerçekten görülmeye değer…

Yazının sonunda yazılması gereken bir cümleyi ben en başında kullandım ama bu müzeyi gezdikten sonra düşündüğüm iki şeyden biri buydu. Diğeri de mutlaka çocuklarla gidin ama bir kez de sadece kendiniz için gidin. Çünkü onların sizin çocukluğunuzdaki veya çok daha eski, yüzyıllar öncesine ait oyuncakları görünce verdikleri tepkileri seyretmek farklı; kendi çocukluk anılarınıza dönmek çok daha farklı bir deneyim. Bu demek oluyor ki, ilk fırsatta ben yine oyuncak müzesine uğrayacağım.

İstanbul Göztepe’de yüksek apartmanların arasında ismi gibi –oyuncak- duran küçük beyaz bir köşkte, çocukluğunuza ve çok daha gerilere giden bir oyun dünyasına dalıyorsunuz.

Yüzlerce parçadan oluşan ve konularına göre özel tasarlanmış odalarda toplam üç katta sergilenen oyuncakları gördükçe; bundan benim de vardı, bunu da teyzemin oyuncakları arasında görmüştüm, aaa bunları da hatırlıyorum, benim tahta kalem kutum hala duruyor gibi yorumlar farkında olmadan ağzınızdan çıkıyor.

Kırmızı duvarları ve tavanlara doğru is görüntüsü vermek için siyah rengin ağırlık kazandığı, itfaiye oyuncaklarının sergilendiği odadaki camekanların birinde yanmış kağıtlardan oluşan bir fon ve üzerinde siyah beyaz çocuk fotoğrafları vardı. Acaba kibritle oynarken yangına neden olan çocukları mı hatırlatmak istemişti?

Bütün odaların aksine karanlık olan odaya adım attığınızda yavaş yavaş aydınlanan vitrinlerde uzay oyuncaklarını keşfetmek, deniz yaşamı, Kızılderililer, kurşun askerler, kuklalar, sirk oyuncakları ve savaş oyuncakları.

Her oyuncak kendine özgü bir kompozisyonla ustaca sergileniyor. Sonçuta oyuncak da olsa, sütunlar üzerine konulmuş ruhsuz objeler yerine elinize alıp oynamak için can attığınız bir eğlence dünyası olmuş.

Bu arada en alt katta bulunan tuvaletlere gitmek için bir denizaltının içinden geçiyorsunuz, lombozlardan size gülümseyen balıklara selam vererek.

Sunay Akın’ın cümlesinde olduğu gibi “her akşamüstü oyuncakçı camekanından çocuk ellerinin izlerini siler”. 2,5 yaşındaki Yağız’ın da bütün camekanlarda parmak izlerini görmek mümkündü. Vitrinlerin içindekilere dokunamayacağını anladıktan sonra eğilip birkaç vitrin kilidini küçük parmaklarıyla çevirmeyi denediyse de her seferinde bir kez daha yüzünü cama dayayıp seyretmeye devam etti.

Cumartesi, Kasım 26, 2005

Çarşamba, Kasım 23, 2005

24 Kasım

Herkesin hayatının bir döneminde mutlaka kendisinde özel bir iz bırakmış öğretmenleri olmuştur. Belki çok sevdiği, belki de mutlu anılarla hatırlamadığı ama mutlaka bir izi olan...

Bugün ben de küçük yada büyük hayatımda izleri olanları yazmak istedim. Kimbilir belki farklı şehirlerde farklı zamanlarda aynı insanlar geçmiştir hayatımızdan.

Fatih Kız Lisesi’ndeki türkçe öğretmenim Cihat İnan. Konusunun sadece kendisi olduğu bir yazı yazabileceğim kadar özel bir insandı. Aynı zamanda benim onu tanımamdan yıllar önce şimdi hakim olan kuzenimin de öğretmeni olması; farklı zamanlarda aynı insanların hayatımıza girmesinin hoş bir kanıtı.

En yeteneksiz olduğum derslerden biri resim olmasına rağmen öğretmenimiz Selma İzmirlioğlu zarafeti ve başlı başına kişiliğiyle asla unutmayacaklarımdan biridir.

Matematiği hiç sevmesem de babacan tavırları ve bıyıklarıyla kendisini çok sevdiğim Niyazi Özmen.

Güler Yücel; unutmak mümkün değil. Türkiye haritası çizmeyi hepimize öğretmesi -hala bakmadan Türkiye haritası çizebiliyorum-;disiplini ve derslerde bacaklar bitişik, eller dizlerin üzerinde, sırt dimdik oturma zorunluluğumuz... 2 metreyi aşan boyu, tarih kitaplarında yazmayan ilginç olayları anlatması, o dönemlerde master yapması, jest ve mimikleri ve inanılmaz zor sınavları ile tarih öğretmeni Ercan Aköz. Sadece bir sene dersime giren tam bir İstanbul beyefendisi edebiyat öğretmeni Hilmi Serim. Okulun disiplin kurulu üyesi, sürekli kızgın ve kırmızı bir suratla gözlerini kocaman açarak dolaşan ve bağıran herkesin korkulu rüyası müdür yardımcısı ve sanat tarihi öğretmeni Sevil Balaban. Ta ki dersime girene kadar ben de kendisinden korkar ve hoşlanmazdım. Ancak tanıdıkça çok sevdiklerim arasına giren ve neden böylesine kızgın ve sinirli olduğunu anladığım bir insan. (Bir kız lisesinde yönetici olmak gerçekten zor)

Okulun tek müzik öğretmeni Sadi Korkmaz kemanıyla gelirdi derslere. Felsefe, mantık, psikoloji ve sosyoloji derslerimizin tek hocası Ayşe Ağazat. Sapsarı saçları, renkli gözleri ve biraz soğuk tavrıyla öğrencilerine uzak gelse de; ben sıcak ve samimi yönünü görebilecek kadar sevgi ve saygı dolu bir ilişki kurmayı başarmıştım kendisiyle.

Kendilerini emekli olduktan sonra tanıdığım hiç öğretmenim olmamış iki özel insan Recai ve Gülder Özer. Çocukları taparcasına seven gerçekten karıncayı incitmekten korkarcasına konuşan, hareket eden mükemmel insanlar. Son bir kaç senedir kendilerini ihmal ettiğim; ama bu yazıyı yazarken ara verip, seslerini duyup çok mutlu olduklarım.

Umarım bu yazımı okuduktan sonra siz de ihmal ettiklerinize ulaşmayı denersiniz. Eminim sizin kadar, belki de sizden çok mutlu olurlar.

Pazartesi, Kasım 21, 2005

İstanbul'a Kar Yağıyor


Daha önceki yazılarımı okuyanlar bilir; sonbaharla birlikte bende ki mutsuzluk sendromu ortaya çıkar. Ta ki kar yağmaya başlayana kadar. Soğukları ve sonbaharı sevmeyen birisi için kar yağışını sevmek pek çoğuna garip gelse de; kışın belki de tek sevdiğim tarafı... Kar

Çocukluğumdan beri kar demek; okulun tatil olması; araba giremeyen sokaklarda özgürce kartopu oynamak, kaymak, karlara yatmak ve camın önünde oturup lapa lapa yağan karı seyretmektir.

Ancak bir kaç sene önce bu saydıklarıma bir de; evimin olduğu şehirde geceyi otelde geçirmek eklendi.

Yaşadığınız şehir İstanbul olunca belki de çok şaşırmamak lazım. Şiddetli kar yağışı beklendiği dönemlerde ertesi sabah işinin başında olmak zorunda olan şanslı! bir kaç kişiden biri olunca, kar haberleriyle birlikte akşama yatağımda olabilecek miyim diye düşünmeye başlıyorum.

İlk maceramızda hazırlıksız yakalanmıştık. Şaka olduğunu düşünerek önce gülmüş sonra da geceyi olmayan pijamalarımız, makyaj yada lens temizleyicilerimizle nasıl geçireceğimizi kara kara düşünmeye başlamıştık.

2 sene önceki şiddetli kar yağışında önce Metro City' e gidip yemek yemiş, vakit geçirmek için mağazaları dolaşmıştık. Ancak sık sık kesilen elektrikler nedeniyle MetroCity de erken kapatmak zorunda kalmıştı. Buraya kadar her şey yolunda ancak Gayrettepe'de bir yokuş üzerinde bulunan Sürmeli Oteli'ne gitmek işin maceralı ve zor yanıydı. Karda yürümek üzere tasarlanmamış çizmelerimiz ve şiddetli tipi herşeyi biraz daha zorlaştırıyordu. Ayşegül ve ben birbirimizden destek alarak her kayma hareketinde birimiz diğerinin koluna daha sıkı yapışarak olası bir kazayı engellemeye çalışıyor, diğer yandan da geçirdiğimiz gülme krizinin her saniye biraz daha artmasını engellemeye çalışıyorduk. Ancak önümüzde yürüyen Ümit arada bir kayıp yere düşmeden kendini toparladıkça bu pek mümkün olmuyordu. Hiç birimiz düşmeden o gece otele vardık. Fakat ben ve Ayşegül'ün bir sonraki kar macerasında ben MetroCity'nin kapısında şiddetle yere oturmaktan kurtulamadım.

Bütün gece odamızdaki kalioriferin üstünde oturup; otelin önündeki yokuştan yukarı çıkmaya çalışan ancak başarılı olamayan arabaları; Boğaziçi Köprüsü'ne giden yolun tıkanıklığını ve sokak lambasının ışığında daha bir güzel görünen kar yağışını seyrettik. Ben, o zaman tamamını hatırlayamadığım ama yorganını silkeleyerek yeryüzüne kar yağdıran bir perinin masalını anlatmıştım.

İleride çocuklarımıza bu maceramızı nasıl gülerek anlatacağımızı; ben 2004 kışında kar yağarken otelde gecelemişken diye başlayan cümleler kuracağımızı düşünmüş; kestane ve diğer sevdiklerimiz olmadan bir kış gecesi geçirmiştik.

İstanbul'a yine kar yağıyor ve ben bu gece yatağımda uyuyabilir miyim bilmiyorum...

Cuma, Kasım 18, 2005

30'larında

Andy Rooney der ki... " Yaşım ilerledikçe, en çok otuz yaşını aşmış bayanlara değer vermeye başladım."

İşte bunun sebeplerinden bir kaçı:

Otuz yaşını geçmiş bir kadın asla sizi gecenin bir yarısı uyandırıp "ne düşünüyorsun?" diye sormaz. Umurunda değildir çünkü ne düşündüğünüz.

Eğer otuzunu aşmış bir kadın TV'deki maçı seyretmek istemiyorsa, söylene söylene TV'nin karşısında yanınızda oturmaz. Yapmak istediği bir şeyi yapar. Ve bu genellikle daha enteresan bir şeydir.

Otuz yaşını aşmış bir kadın kendini yeterince iyi tanır ve kendinden emindir... Kim olduğunu, ne olduğunu, ne istediğini, ve kimden istediğini bilir.

Otuzunu aşmış çok az kadın onun hakkında ya da yaptıkları hakkında ne düşündüğünüzü önemser.

Otuz yaş üstü kadın çoğunlukla büyük aşklara, ömür boyu sürecek bağlılıklara doymuştur. Hayatında en son ihtiyacı olduğu şey bir başka mızmız, devamlı söylenen, ne yapacağına karışan, yapışkan bir aşıktır.

Otuzunu aşmış kadın, ağırbaşlıdır. Bir operanın ortasında ya da pahalı bir restoranda sizinle çığlık çığlığa kavga etmesi çok nadirdir. Ha tabi hak ettiyseniz, sizi vururken de hiç tereddüt etmez, sonuçlarına katlanmayı da planlayarak...

Otuzunu aşmış kadın övgüler yağdırmakta çok bonkördür, çoğu hak edilmemiş bile olsa... Çünkü takdir edilmemenin ne olduğunu iyi bilir.

Otuzunu aşmış kadın sizi bayan arkadaşlarıyla rahatlıkla tanıştıracak kadar kendine güvenir. Daha genç bir kadın, en iyi arkadaşını bile görmezlikten gelebilir, yanındaki adama güvenmediği için.

Otuz yaşın üstündeki kadın sizin onun arkadaşına ilgi duymanızı hiç önemsemez, arkadaşının onun aldatmayacağını bilir.

Kadınlar yaşları ilerledikçe medyumlaşırlar. Ona günah çıkarmanıza hiç gerek yoktur, onlar her bir haltınızı bilirler.

Otuz yaşını aşmış bir kadın kıpkırmızı bir ruj sürdüğünde bu ona çok yakışır. Ama daha genç kadınlarda böyle değildir.

Otuz üstü kadınlar açık sözlü, doğrucu ve dürüsttürler. Ne kadar geri zekalı olduğunuzu bir çırpıda açık açık söyleyiverir, eğer bir geri zekalı gibi davrandıysanız.

Onun için ne anlam taşıdığınızı merak etmenize gerek yoktur.

Evet, bir çok sebepten 30 yaşını aşmış kadınları beğeniyor ve takdir ediyoruz :)))

"Not 1: Henüz 30 olmadım ama az kaldı. Ayrıca tanımıyorum ama Andy Rooney her kimse doğru tespitler yapmış "
"Not 2:Bu aralar maillerden gelen hoş şeyleri paylaşıyorum farkındayım; belki işin kolayına kaçıyorum ama kafamı toplayana kadar geçiş süreci diyebiliriz."

Çarşamba, Kasım 16, 2005

Sokak Kedisi - Ev Kedisi

Geçen senelerde sokak kedisi ve ev kedisi arasındaki farkı anlatan bir e-mail okumuştum; bir kaç gün önce aynı mail tekrar geldi. Gülümseyerek bir kez daha okudum.

"Sokak kedileri sokakta yaşadıkları tehlikelere karşı her an tetikte oldukları için pençeleri hep saldırmak üzere açık bekler. Sevmeyi sevilmeyi değil; savaşmayı hayatlarını devam ettirmek için kendilerini korumayı bilirler.

Bir sokak kedisini severseniz onun zırhını deler; sevgiyi öğretirsiniz. Kendini korumak için hazır bekleyen pençelerini içeri çeker, bir daha çıkarmamak üzere. Ama o kediyi sevmekten vazgeçerseniz, o bir daha eskisi gibi olamaz. Onu sokaklara sevgisizliğe bıraktığınızda kendini koruyamaz ölür"

Bugün de evli bir arkadaşım; evliliğin erkekler için yorumunu aynı hikayeyle bağdaştırınca paylaşmak istedim.

"Bekar erkekler sokak kedisi gibidir. Sokakta mutlu mesut yaşarlar. Ama bir gün gelip sevip evlendiklerinde ev kedisine dönerler. Tekrar sokak kedisi olmak zorunda kalırlarsa yani boşanırlarsa ne yapacaklarını bilemez ya depresyona girer yada en kısa sürede ev kedisi olabilmek için onları sevecek yeni birisini bulup evlenirler. "

Bu yorumu yapan bir kadın değil; yani erkek tarafının görüşleri. Gerçekten hak vermemek mümkün değil; çünkü tanıdığım boşanan erkek arkadaşlarım en fazla iki sene içerisinde tekrar ev kedisi oldular.

Pazartesi, Kasım 14, 2005

...

Yerdeki yumuşak minderde oturmuş masa lambasının loş ışığında bugünlerde tekrar tekrar dinlemekten zevk aldığım "Aşkları en güzeli" kulağımda, yazmak; kendime yaptığım bir terapi aslında.

Huzuru bulmak için çıktığım yolu bulmak için kelimeler önde ben arkada ilerliyoruz. Gecenin sonunda kim yolunu bulup çıkar kim yolunu kaybeder kaybolup gider... Bilinmez.

Düşünceler, duygular bazen o kadar çabuk birinden diğerine geçiyor ki sahibi sen olmana rağmen yakalamakta zorlanıyorsun. Bu akşam her zamankinden çok şey var.Yolunu bulup kağıda dökülebilseler onlar da ben de rahatlayacağız ama içeride birbirlerine karışmakta ısrarcılar.

Bu akşam eve gelirken bir sevdiğimi düşünüyordum, sonra bir diğerini düşünmeye başladım. Onunla hesaplaşamadıklarımı kendimle hesaplaşmaya, ona söyleyemediklerimi kendime söylemeye çalıştım; okuduğum kitabın arasında boş küçük bir sayfaya... Kaybolmasınlar diye. Bundan sonra yanımda daha çok kağıt bulundurmak konusunda bir hatırlatma yaptım kendime; böyle acil durumlar için.

Sonra çok sevdiğim ve saygı duyduğum ama şimdi hayatta olmayan başka birisi geldi aklıma. Ortaokul yıllarıma etkisi, sonraki yıllarda süren diyaloğumuz, hastalığı ve ölümü. Şimdi olsa yorumları, yazılarım, bloğum için düşünceleri. Ve mutlaka bu sayfalarda onun hakkında yazacağım yazının cümleleri...

Karanlık sokakta yağmur yağarken şemsiyenin korumasında olduğum için şükrettim. Sarı yapraklara ve su birikintilerine basmamak için sağlı sollu kaldırımda yürürken; önümdeki köpek ve sahibini gördüm. Nasıl bir özveridir yağmurda onunla yollarda olmak.

Köpeği olan bir arkadaşım geldi aklıma ve nedense birlikte çapkınlığa çıktıkları (yok öyle bi'şey aslında hayalgücümün oyunu)

Ve yağmurda biraz daha yürümek istedim sadece...

Can Dündar'dan... Bir Sarı Lira Gibi

Bizi yaşam değil bu telaş öldürecek.

Bırakın Paris’te ılık rüzgarlarla saçımızı taratmayı,

Sevgilimizle doyasıya sohbet bile edemedik biz

Gözümüz saatte söyleştik hep,

Koşar gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık

Hep yetişilecek bir yerler vardı

Aranacak adamlar, yapılacak işler

Bir sonraki günün telaşına

Bir öncekinin teri bulaştı.

Başkalarının hayatı bizimkini aştı.

20’lerde 30’lara kurduk saatin alarmını

30’larda 40’lara sonra 50’lere

Kör karanlıkta çalar saat sesiyle uyanma terine

Kuşluk vakti kızarmış ekmek kokusu

Ya da yavuklu öpücüğüyle uyanma düşlerini hababam erteledik

Öyle yanlış kurgulanmış ki hayat

Kuşluk vakti uyanma özgürlüğü verdiğinde size

Artık uyku girmez oluyor gözlerinize

Sevgilinizle doyasıya sevişmek, söyleşmek imkanına kavuştuğunuzda

Sevişecek söyleşecek kimse kalmıyor yakınınızda

Bir sarı lira gibi sakladığınız ömrünüz

Vakti gelip sandıktan çıkardığınızda bir de bakıyorsunuz ki

Tedavülden kalkmış

Can DÜNDAR

Cumartesi, Kasım 12, 2005

Küçük Bir Alışveriş

Bugün küçük bir alışveriş yaptım...

Rusya'dan matruşka, porselen rus bebekler; Sibirya ormanlarında yetişen huş ağacı ile yapılmış ilginç kutu ve eşyalar; Safranbolu'dan ahşap bir müzik kutusu; Gaziantep ve Maraş'tan bakırlar, sedef işlemeli ayna ve kutular; Trabzon'dan ve Beypazarı'ndan telkari, Afrika'dan ahşap masklar, Kütahya'dan çiniler, Türkmenistan'dan el dokuması şallar, Eskişehir'den lületaşı ile yapılmış pipo ve ağızlıklar, Van'dan el dokuma kilimler, Erzurum'dan oltu taşıyla yapılmış aksesuarlar ve Mısır'dan üfleme tekniğiyle yapılmış el işi cam parfüm şişeleri ve kandiller...

Aldıklarım ve alabileceklerim...




Kısa zamanda bunların hepsini ve daha fazlasını bulabileceğiniz tek bir yer var. İstanbul CNR Dünya Ticaret Merkezi'nde bugün açılan Sanat ve El Sanatları fuarı. 20 Kasım'a kadar 10:00-20:00 saatleri arasında gidebilirsiniz.

Bu farklı ürünleri bir arada bulmak için fuara gitmek isterseniz www.artsistanbul.com adresinden online davetiye temin edebilirsiniz.

Salı, Kasım 08, 2005

Yaşamın Zevkleri / Koku Almak

Nefes almak ilkel yaşamımızı sürdürebilmemiz için nasıl temel ihtiyaçsa, koku almak ta sürdürdüğümüz hayattan zevk alabilmek için temel bir ihtiyaç aslında.

Kokusunu sevmediğiniz yemeği yemez; ama uzaklardan gelen en sevdiğimiz yemeğin kokusunun peşine takılıp gidebiliriz.

Ten uyuşmazlığı denir; farkında değilsinizdir ama kokusunu sevmemişsinizdir belki de.

Her evin, her eşyanın kendine has bir kokusu vardır. Uzaklarda bile, duyduğunda sana onu hatırlatan.

Geçenlerde gazetede kokuyla ilgili bir yazı okumuştum. Koku alma duyusu olmayan insanların aşık olamayacağına dair. İlginç ama doğru.

Bebekler yeni doğduklarında annelerini kokularıyla tanırlarmış.Nezle olduğunuzda yediğiniz yemeğin tadını alamaz; tanıdık kokular sizi geçmiş hatıralara götüremez. Kısacası koku almıyorsanız gerçekten büyük bir parçanız eksiktir.

Bir kaç hafta önce akşam saatlerinde; soluduğum plaza havasından çıkıp gerçek havayı solumaya başladığımda arkadaşıma "kış kokuyor" dedim. Güldü.

Benim hayatımda kokuların çok net karşılıkları vardır; hissettiğim diğer şeyler gibi tesadüfe yer vermeyecek kadar gerçeklerdir.

Gül kokusu, hanımeli kokusu, annemin yemeklerinin kokusu, kışın, yazın, baharın, gecenin, sabahın, kitabımın, ilkokulumun kokusu; sevdiklerimin kokusu, güzel yaz akşamlarının kokusu; tenin kokusu, yağmur sonrası doğanın kokusu, yanmakta olan odunun kokusu ve bebek kokusu...

Uzayıp sonsuza kadar gidebilecek bir liste benim için... Ama bu kadar çok kokuyu ayırtedebilmenin ve hatırlayabilmenin temel nedeni olsa gerek; yapay kokuları yani parfümleri sık kullanmamak.

İşin içine bir de aşk girince; sürdüğün parfümü değil senin kokunu sevmeli seven...

Perşembe, Kasım 03, 2005

İyi Bayramlar


Elektronik posta kutunuza, cep telefonunuza gelen yüzlerce bayram kutlamasından farklı bir dilekte bulunabilmeyi isterdim...

Yapmak isteyip de bir türlü vakit bulamadığınız şeylerin çoğunu yapabileceğiniz, sevdiklerinizle birlikte keyifli bir bayram geçirmenizi dilerim.

Pazartesi, Ekim 31, 2005

Müziğim

Müzik ruhun gıdasıdır sözü çok kalıplaşmış gibi gelse de insana; gerçekliği tartışılmaz. Bazen kafanızda binlerce düşünce parçacığı birbirine çarparak kendine yol bulmaya çalışırken; siz trafiği nasıl idare edeceğinizi bilemezken duyulan bir müzik sesi herkesin yerini bulmasını sağlar. Soluksuz kaldıktan sonra derin bir nefesle rahatlamak gibi, tüm hücrelerin tazelendiğini hissedersin.

Herkes için farklı bir müzik, farklı bir beste vardır içindeki ritmle denk düşen. Bazen hüzünlü, bazen de çılgınca dans ettiren coşkulu bir şarkı olur.

Tüm haftasonu benim ritmimle buluşan bir albüm dinledim. Her ne kadar tümünü beğendiysem de; programlayıp üst üste defalarca dinlemekten keyif aldığım bir kaç şarkı var. Aşkların en güzeli, Dön diyemedim, Caruso...

Cumartesi, Ekim 29, 2005

Gökkuşağı

Bugün yine yağmur var İstanbul'da. Bir süre daha da buralardaymış gibi görünüyor üstelik. Bütün gün bir açıp bir kapadı hava. Akşam saatlerinde güneş iyice batıya yaklaşmışken güzel bir sağanak yağmur başladı. Mutlaka gökkuşağı çıkmış olmalı dedim. Yanılmadım.

Son zamanlarda hiç bir gökkuşağını kaçırmaz oldum, o da beni yanıltmaz oldu. Her aradığımda onu gökyüzünde beni beklerken buluyorum. Onun orada olduğunu düşündüğüm an her ne yapıyorsam, olduğu gibi bırakıp balkona koşuyorum. Mesela bugün; mutfakta yemek yaparken.

Nadir bulunan güzellikleri bulduğunuzda kaybolmalarına fırsat vermeden tadını çıkarın...

Cuma, Ekim 28, 2005

Kitaplarım

Blog dostları arasında bu sobeleme oyunları; insanın aklında hiç yokken bazı şeyleri durup düşünmesini sağlıyor. Daha önce küçük mutluluklardı, şimdi de kitaplar. Hayatta en sevdiklerim. Kitaplarım benim için gerçekten çok değerli, çizmem, sayfalarını katlamam, kıyamam onlara. Okul dönemlerimde aldığım pazarlama ve ekonomi kitapları tüm dolaplarımı işgal etmiş durumda, diğer kitaplar ise evin muhtelif yerlerinde gruplar halinde hayatlarını sürdürüyorlar. Kitap alma işini özellikle fuarlarda abarttığım için son iki yıldır kitap fuarına gitmiyorum.

En son aldığım kitaplar

Gördüğüme Sevindim (İclal Aydın)
Olmak yada Olmamak (Haldun Dormen)
Oktay Usta’dan Yemek Tarifleri (Annem’e aldım)
Dali/Büyük Paranoyak
Leonarda Da Vinci/Evren Bilimi ve Sanatı
Kırılgan Kadınlar, Kızgın Erkekler ve Hayat (Jülide Sevim)

Kaç kitabım var

Daha önce de söylediğim gibi hiçte az sayılmaz. Bir gün taşınırsam evde ciddi bir boşluk olacağını garanti edebilirim.

En son okumakta olduğum kitap

Bazen aynı anda bir kaç kitap okurum, bazen de sırayla gider birini bitirmeden diğerine başlamam. Sanırım o dönemki konsantrasyonuma bağlı olarak tek bir şeye odaklanamıyorum.

Olmak yada Olmamak (Haldun Dormen)
Hayatla Mücadeleden Yaşama Geçiş (Elvan Demirkan)
Biz İstanbul’lular Böyleyiz/Fener’den Anılar 1906-1922 (Haris Spataris)

En çok etkilendiğim 4 kitap

Satış Teknikleri (Prof. Dr.F. Asuman Yalçın)
–En sevdiğim pazarlama hocalarımdan biri. Kitap hazırlığı sırasında birlikte çalışmış, kitabın pek çok detayıyla ilgilenmiştim. Ayrıca önsözünde bana da bir teşekkür olduğundan benim için çok değerli-

Küçük Şeyler (Üstün Dökmen)

Diana: Portrait of a Princess (Jayne Fincher, Judy Wade)
-Kraliyet fotoğrafçısının objektifinden; bir kadının prenses de olsa yaşadığı mutsuzluğun fotoğrafları. Özellikle de bir davette ağlamaktan şişmiş gözlerle kraliyet görevlerini yerine getirdiği fotoğraf beni çok etkilemişti-

Her kitapta bir şeyler buluyorum kendime göre; beni çok etkileyen yada az etkileyen diye sınıflandırmam bu yüzden pek mümkün değil. Sadece benim için anlamı olanlar desem...

Şimdi sobeleme sırası bende. Adaşım olan yeni blog sahibi huysuz ve tatlı, yorumlarıyla sitemi ihmal etmeyen Ufuk İlter ve blog sahibi olmasa da kitaplarını sizinle paylaşmasını istediğim birisi.

Yusuf'un Kitapları

En son aldığı ve okuduğu kitap
Ermeni Dünyası

Kaç kitabı var
O da sayamayacak kadar çok kitabı olanlardan

En çok etkilendiği 4 kitap

Kızıl Kadırga (Abdullah Ziya Kozanoğlu) "çocuk kitabı, 10 yasında falan okumustum herhalde ama hala etkisini hissederim"

Lanetli Mozaik (Robert Ludlum)

Sevgi Yolu (Leo Buscaglia)

Simyacı

Çarşamba, Ekim 26, 2005

Kişisel Posta Pulu

Hem yaratıcı fikirler üretmek, hem de tanıtım faaliyetlerinde kurumların etkin bir şekilde yararlanabileceği bir hizmet keşfettim. Aslında keşfetmek denemez; haberi okudum ve kendi düşüncelerimle harmanlayıp paylaşmak istedim.

PTT kuruluşunun 165.yılı nedeniyle kişisel pul basım hizmeti vermeye başlamış. Yani artık postada yol alan pullarda resminizin olması için tarihe mal olmanız yada kral, prenses gibi kraliyet ünvanınız olması gerekmiyor. Belirlenen ebatlara ve görüntü kalitesine uygun istediğiniz resmi PTT sizin için basıyor.

Xerox firmasıyla işbirliği yapılarak en az 250 tane pulun dijital baskı ile hazırlanması sağlanıyor. İnternet sitesindeki açıklamalara göre 1 ay içerisinde pullarınız teslim ediliyormuş –kamu kurumuyla iş yaptığınızı unutmamanız için süre bu kadar kısa! tutulmuş olsa gerek-
250-1.000 adet baskı için br fiyat 1,5 ytl ödemeniz gerekiyor.

Hemen pazarlama duyularım harekete geçti. Kampanya görsellerini yada kurumsal kimliğinizi gönderdiğiniz her postaya pul olarak yapıştırabilirsiniz. Fatura ve ekstrelerden başka bir şeyin çıkmadığı posta kutuları da bu bahaneyle şenlenir. Artık posta gönderilerinde pul nadiren kullanılıyor. Ya otomatik damga sistemi yada (P.P.) önceden ödeme sistemine göre basılmış zarflar kullanılıyor. Maliyet açısından özel pul basımı sürekli kullanım için değilse bile; özel dönemler için farklılık yaratmayı sağlayabilir.

Bu pul basma haberi aklıma hoş sürpriz fikirleri de getirdi. Çocuğunuzun doğum haberini dostlara şık bir mektupla ilan edebilir ve pul olarak onun resimlerini kullanabilirsiniz. Aynı şeyi düğün davetiyeleri için düşünüyorum ve ilk yapan olmak isterim. Ama fikrimi beğenip benden önce yapan olursa bir davetiye de bana gönderir umarım. Hem hoş bir anı hem de size özel olması değerli bence.

(Kişiye özel not: Niyetim yoktu ama fotoğraf geciktikçe pul yaptırmak iyi bir fikirmiş gibi geliyor)

Salı, Ekim 25, 2005

Pazarlama

Üniversite eğitimim sırasında hocalarımızın bize ilk öğrettiği şey pazarlama ile satışın asla aynı şey olmadığı ve doğru kelimeyi doğru yerde kullanmamızın ne kadar önemli olduğuydu. Hatta pek çok iş görüşmem sırasında hedeflerimi belirtirken bu farkı vurgulayarak yaptığım açıklamalar; olumsuz sonuçlar almama yol açtıysa da ben pazarlamayı seviyorum.

Bugünlerde medyada “Türkiye’yi pazarlamak” cümlesinin taşıdığı kötü anlamlar!! tartışılıyor. Politika, üzerine yorum yapmayacağım bir alan olduğu için bu konuda bir şey yazmıycam. Ama pazarlama konusunda naçizane bilgilerimle küçük bir şeyler yazmak istiyorum.

Yüzlerce tanımı olan pazarlamanın bence en basit ve kapsamlısı olduğunu düşündüğüm; üretim öncesinden başlayıp satış sonrasına kadar olan tüm faaliyetleri kapsayan bir süreç olduğudur. Dikkat ettiyseniz cümlede pazarlananın ne olduğu geçmiyor. Ürün ve hizmet diye genellenebilir ama dünyaca ünlü bir starın star olması da, sosyal bir hareketin, düşüncenin yada felsefenin taraftar bulup yayılması da göz önüne alındığında –herşey- demek belki daha doğru olur.

Satışa ise bu sürecin takas tarafı diyebiliriz, karşılığında elde edilmek istenenin alındığı. Pazarlama yıllardır ülkemizde kapı kapı gezip satış yapanlara, pazarcılara kısacası gerçek pazarlama dışında herşeye mal edildi.

Günlük yaşantımızın her anında pazarlamaya ilişkin bir şeyler yapıyoruz farkında olmadan. İşe alınmak için yaşadığımız başvuru sürecinde pazarlama olmadığını kim iddia edebilir. Ülkemize daha çok turist çekebilmek için yapılanlar da pazarlama değil mi yoksa?

Pek çoğuna göre bir tek cümle için bu kadar yazmam saçma gelebilir. Ancak herşeyin doğru şekliyle, hak ettiği biçimde kullanılması gerektiğini düşünüyorum. Adım Yonca ve bana Yaprak denmesinin benim için hiç bir anlamı olmadığı gibi.

Pazartesi, Ekim 24, 2005

Dost Karga

Güneşli bir İstanbul gününde öğlen saatlerimi kırmızı, yeşil ve sarı yapraklara bürünmüş ağaçlar arasında yürüyüş yaparak değerlendirmek istedim. Günlerden pazartesi olmasına rağmen, yemyeşil çam ağaçlarına ya da bahçelerin duvarlarına sarılmış kırmızı sarmaşıklar, sımsıcak güneş, masmavi gökyüzünde beyaz dalgalı bulutlar herşeyi unutturmaya yetiyor insana.

Dönüş yolumda, arkadaşımla birlikte etraftaki renk cümbüşü ve ağaçları incelerken çığlık çığlığa bağıran karga sesleriyle irkildik. Onlarca karga daireler çizerek ve çığlık atarak uçuyorlardı. Anlam veremedim. -Hayırdır inşallah- deyip, anayola indiğimizde taksinin bir kargaya çarptığını ve başka birisi tarafından da yolun kenarına kaldırıldığını öğrendik ve gördük.

Öylece kaldım. Hani şu aptal karga, kara karga, çirkin karga, hırsız karga ama kimsenin söylemediği kaybettikleri arkadaşları için ortalığı birbirine katan dost karga.

Cumartesi, Ekim 22, 2005

Hayatı Kısaltan ve Uzatanlar

Yapacak bir işi olmamak,
Can sıkıntısı,
Agresif-yıkıcı-olumsuz yaklaşımı sürdürmek,
Kazanç ve servet odaklı olmak,
Talihsizlik hallerinde geri çekilmek küsmek,
Depresyonda, içe dönük ve yalnız bir yaşam sürmek,
Doğaya ilgisizlik,
Sağlık bakımına özensiz olmak,
Hırçın, kızgın ve agresif bir ruhsal örgütlenme,
Uykusuzluk; tabi ki yaşam kalitesini düşürüp hayatı kısaltan şeyler.

Ömür uzatan önerilere gelince; en sevdiğim bölüm başlıyor...

Aşık olmak
Yardım etmek
Gülmek, ağlamak
Yeni dostluklar kurmak
Evde hayvan beslemek
Evlenmek
Anne baba olmak, torun bakmak
Fıkra öğrenmek,dinlemek,anlatmak
Coşku ve neşe odaklı olmak
Tatil yapmak
Kendine önem vermek, iyi bakmak
Eğitim düzeyini arttırmak
Olumlu düşünmek, iyimser olmak
"Şimdiyi" yaşamak
Müzik dinlemek
Sevdiklerine daha fazla dokunmak, sarılmak
Daha sık seks yapmak
İç sesine kulak vermek

Yazmak bile keyif verdi...

(Bunları ben uydurmadım Osman Müftüoğlu'dan)

Perşembe, Ekim 20, 2005

Pollyanna'yı Gördünüz Mü?


Küçük yada büyük nedir mutluluk....

Hep büyük şeylerdeymiş aradığımız, çok çabalamak gerekirmiş gibi hırpalıyoruz kendimizi.

Yaşanan en kısa anda bile yüzlerce mutluluk saklı olduğunu farketmeden geçiyoruz ki yaşamdan. Alışkanlık olmuş gibi, sıradanlaşmış gibi yaşayıp geçiyoruz. Belki mutluluk oyunu oynamak benimkisi; oynamayı becerebiliyor muyum ondan da emin değilim ya. Denemeye çalışıyorum en azından, ahkam kesmek değil yapmaya çalıştığım. Kendi mutluluk hesabımın bilançosunda karda çıkmaya çalışıyorum aslında.

Mutluluğun peşinde koşmaktan ne zaman konu açılsa nerden okuduğumu yada duyduğumu hatırlamadığım şu hikaye gelir aklıma.

"Yavru bir kedi sürekli kuyruğunu yakalamaya çalışarak kendi etrafında dönüyormuş. Halini gören yaşlı kedi ne yaptığını sorduğunda; mutluluğun kuyruğunu yakalamakta olduğunu öğrendiğini bu yüzden kuyruğunu yakalamaya çalıştığını söylemiş.

Yaşlı kedi, kuyruğunu yani mutluluğu yakalamaya çalıştıkça kendisinden kaçacağını ama yoluna sakince devam ettiğinde kuyruğunun -mutluluğun- kendiliğinden peşinden geleceğini söylemiş"

Diğer bir hikayeyi de Yavuz anlatmıştı;

"Bi takım insanlar insanlığa kötülük etmek için bişey yapmaya karar vermişler. Ne yapalım ne yapalım diye düşünürken birisi buldum demiş. Mutluluğu saklayalım kimse bulamasın. Nereye saklayacaklarını düşünürken birisi yine buldum demiş: İnsanlarin içine saklayalım, oraya bakmak kimsenin aklına gelmez demiş..."

(Açıklama: Pollyanna bu yazının neresinde diye sorarsanız... YOK. Ama bu yazıyı yazarken omuzuma oturup kulağıma bir şeyler fısıldadığından şüpheleniyorum.)

Diplomasi Böyle Bi'şeymiş

Adamın biri Afrika'da safariye çıkarken yanına minik köpeğini de almış. Minik köpek bir gün ormanda dolaşıp, kelebekleri kovalar, çiçekleri koklarken kaybolduğunu fark etmiş. Ne yapacağını düşünürken bir de bakmış ki karşıdan bir leopar geliyor ve belli ki günlük yiyeceğini arıyor.

"Şimdi başım dertte" diye düşünmüş minik köpek. Etrafına bakmış yerde kemik parçalarını görmüş. Hemen arkasını leoparın geldiği yere dönerek kemikleri kemirmeye başlamış, bu arada da arkadaki hareketi kestirmeye çalışıyormuş. Leopar tam saldıracakken minik köpek kendi kendine konuşmuş;

"Ne kadar lezzetli bir leoparmış. Acaba etrafta bundan bir tane daha var mı?"

Bunu duyan leopar bir anda donmuş kalmış ve en yakındaki ağaca tırmanmış.

''Tam zamanında kurtardım yoksa bu köpeğe yem olacaktım"diye düşünmüş.

Bütün bunlar olup biterken bir başka ağacın üstündeki bir maymun olanları izliyormuş. Bildiklerini kullanarak bundan sonra leopardan kurtulabileceğini düşünmüş leoparın yanına giderek neler olduğunu anlatmış...

Leopar çok sinirlenmiş ve maymuna "Atla sırtıma, gidip şunu yakalayalım"demiş.

Ancak minik köpek neler olduğunu ve leoparın sırtında maymunla birlikte süratle kendisine yaklaştığını fark etmiş. "Şimdi ne yapacağım"diye düşünürken, kaçmaya teşebbüs etmemiş. Bunun yerine arkasını leoparın geldiği yöne dönerek, kemikleri kemirmeye devam etmiş.

Tam leopar saldıracakken yine kendi kendine konuşmuş;

" Bu aptal maymun nerede kaldı? Yarım saat önce bir leopar daha getirsin diye gönderdim hala haber yok ! "

(maille gelenlerden)