Cuma, Haziran 09, 2017

Scrum Günlüğü - 3. bölüm

Grooming toplantısı gündemiyle toplandık

Groom sadıç, grooming tımar etmek çağrıştıramadım.

Toplantıda anlarım ne olduğunu dedim.

Önceliklendirdiğim epiclerin üzerinden geçiyoruz.

Bu ilk sprintte yapılır bu olmaz gibi

Eee peki bi de planlama toplantısı yapıcaz o zaman bu ne dedim?

İki tane ekip var

2 saatlik bi oturum da onlarla planlanmış

Eeee şimdi bi ekiple geçiyosak epiclerin üzerinden, onlarla napıcaz?

O zaman onların da burda olması gerekmez mi?

Haaa bölüştük biz epicleri bi yarısının üstünden biz geçicez, diğerlerinden ötekiler diyorsanız ona da tamam.

Fakat gel gör ki "Grooming"de naptığımızdan kimse tam olarak emin değil

Heee şunu şunu yapıyoruz diyor biri, öteki yok hayır onu planlamada yapıcaz

Eeee o zaman bunu bunu yapıyoruz, öteki diyor ki hayır öyle değil.

Biz ortada tenis topu

Epiclerin mevcut imkanlarla ne kadarının yapılabilir sprint planlamaya müsait olduğunu anlamaya çalışıyoruz fikrinde herkes mutabık oldu gibi sonunda.

Eeee o zaman benim burda ne işim var. İşin teknik, yazılım yapılabilirliği benim haddim değil. Ben en detaylısından bir analizi de teslim etmişim -ki scrum'cıların gözünde analizin bir değeri yok biliyorum ama acayip işlerini kolaylaştırıyor-

Benim bu toplantıda ne işim var?

Bana müsade

Yani "grooming"in ne olduğunu anlayamadan çıktım toplantıdan.

Şimdilerde ajandama deli gibi sprint, sprint review, sprint retrospective ve günlük scrum toplantı davetleri düşüyor.

Ne olduğunu anlayamadığım "grooming"den sonra umarım diğerleriyle daha iyi anılarım olur.

Cuma, Haziran 02, 2017

Scrum Günlüğü - 2. Bölüm

Scrum'ın ayak sesleri, product owner'ın sorumlulukları duyulmaya başladı.

User story ve epicleri önceliklendirme aşamasındayım.


Şimdi normalde user story ve epicleri  de product owner'ın yazması gerekiyormuş. Ancak bizim elimizde çok detaylı bir analiz dosyası var.

Scrum'da analiz olmazmış.

Nerdeyse yazılması bir yıl süren her satırına emek verdiğim analizi yok sayamayacağımıza göre, ekip user story ve epicleri analize göre oluşturup koydu önüme hadi önceliklendir diye?

Bu ikili analize göre oluşturulduğu için kafalar karışıyor bazen, hatta bi noktada "yakalım analizi" dedim. tabiki şaka.

Önceliklendirmeye başlayınca sprintlere göre gruplandırıyım dedim, o iş bunla birlikte yapılırsa iyi olur, o onla olmaz, o iş çok zaman alır bunu da koyarsam yanına bitmez dedim. (ben burda sprint planlamaya kaymışım, hadi çöp)

User story'leri önceliklendiriyordum ki, sadece epicleri önceliklendirmem gerektiği yazan bir mesaj aldım.

Ve şimdi epicleri sıraladım.

Ama onlarca epic arasından en önemlileri seçmek bile hassas bir denge




Agile Scrum-Scrum Günlüğü - 1.Bölüm

Agile Scrum nedirden başlayalım önce,

Bir proje yönetim metodolojisidir.

Bloguma neden malzeme olmuştur?

Sayesinde yeni bir kimliğim "Product owner" olduğundan


Uzun zamandır üzerinde çalıştığım bir projenin "üzerinde çalıştığımın ötesinde fikirden üretime her şeyinde olmazsa olmazı olduğum" üretimi için bu yöntem seçildi.

Aslında bu yöntemi seçmeye zorlandık da diyebiliriz. Product owner'lığı gözünüz yiyorsa bununla çalışalım dediler.

Önce Scrum anlatıldı. Product owner olmazsa olmazıdır, sorumlulukları diğer yöntemlere göre daha fazladır falan.

Projede birlikte çalışacak ekipte daha önce bu yöntemle bir iş çıkarmamış aslında.

Ve diyorlar ki siz ok derseniz "scrum" yapıcaz.

İnsanın aklına şu söz geliyor.

"kimsenin fikir sahibi olmadığı bir konuda fikrin soruluyorsa, bil ki kahraman aramıyorlardır"

Teorik olarak bakıldığında, kesinlikle çok dinamik bir proje yönetim modeli "Scrum"

Ben de olsam onu seçerdim.

Ama product owner'lıktan biraz tırstığımı inkar edemem. Çünkü gerçekten başıma geleceklerden korkmuyor değilim :)))

Ben de Google'a sordum nedir bu product owner'ın görevleri diye...

http://www.agileturkey.org/product-ownerin-37-gorevi/

Proje yönetimi sertifikasını yeni alan bir bilene sordum. Ne güzel dedi, herkes product owner ben oliyim diye kendini paraladığı bir ortamda kıymetini bil dedi.

Sağolsun kaynaklar, kitaplar, referanslar, görüşebileceğim kişiler önerdi.

Ama gel gör ki gerçekler, sadece benim yaşadıklarım olacağı için etki altında kalmak istemedim.

Ve hatta kendi scrum günlüğümü yazmaya karar verdim.

Salı, Mayıs 30, 2017

Ara Güler ve Ben

Yazarken farkettim de bugünlerde hayatımda umulmadık karşılaşmalar yaşıyorum :)))

Bir toplantı için bütün bir günü geçirdiğim Hasköy'de ki Rahmi Koç Müzesi'nden ayrılırken Halat restoranda masada oturan üç kişiden yürüdüğüm yöne yüzü dönük olan yaşlı adamın Ara Güler olduğunu anlamam bir andı. Yanına gidip tanışmak için elimi uzatmam sadece bir kaç saniye...



Normalde ünlü kişilerin yanına gidip kendini tanıtan, onlara sarılıp fotoğraf çeken bir insan değilimdir.

Ama Ara Güler öyle biri değil benim için...

Yani sadece ünlü oluşuyla değil, sanatıyla hayatıyla görüp geçirdikleriyle tanışmak için can atılası biri.

Yaşayan efsane gibi klişe bi kelime kullanıcam ama Picasso'dan, Dali'ye yüzlerce önemli insanı fotoğraflamış. Hele ki şu an henüz bitirmediğim okuduğum kitabıyla son haftalarda kendisini daha yakınen tanımaya başlamışken karşılaşmak inanılmaz bir şeydi.

Kitap canlanmış karşımda duruyordu.

Tanıştık. Birlikte fotoğraf çektirme isteğimi dile getirdim. Yanına oturdum, elini tuttum.

Bana "kocan var mı dedi?" :))) Hala çapkın

Kitaplarındaki o kimseye eyvallahı olmayan duruşuyla ölümsüzleştirdik kısacık bir anı



Hayatın Karşılaştırmaları



Bazen öyle anlamsız şeyler yaparsın ki, ne işim var benim dediğin bi yerde hayatın sana bir şeyler söylemeye çalıştığını hissedersin.

Cumartesi günü, tamamen algı yanılması sonucu daha önce inmem gerekirken son durakta indim. tabi ki son durağa gelince durumu anladığım için, mecburen uzun bir yol yürümek ve normal şartlarda hiç olmayacağım bir yerde buluverdim kendimi.

Tam ışıklara geldiğimde kırmızı yanmak üzereydi acele etmedim durdum ve bekledim.

Yolun karşısından ışıklarda karşıya geçmeyi beklemek üzere başka biri bana doğru yürüyordu.

Yıllar yıllar önce olmasını çok istediğim, olmadığı için çok üzüldüğüm, uzun zaman aklımdan çıkaramadığım kişiydi.

Zaten çok uzun zaman önce iyi ki olmamış dedirtmişti bana hayat.

Ama bu sefer ki karşılaşmada babama ne kadar benzediğini farkettim. İlk defa...

Bedenen, yürüyüş ve tavırlar...

Iııy dedim.

Dakikalarca karşılıklı durduk kırmızı ışıkta.

Ben suratımda kocaman bir sırıtışla, -bu garip karşılaşmaya-...

Beni tanıması zaten imkansız, o yıllardan bu yıllara çok değiştim.

Üstelik gözümde güneş gözlüğü

Işık yeşil oldu ve geçip gittik yollarımıza

Bu kadar saçma bir seyahat sonrası böyle garip  bir karşılaşma olunca, dedim ki bunun olması gerekiyormuş bugün.

Peki bu karşılaşmadan nasıl bir ders almalıyım diye sordum kendime...

"çok istedim. ama olmadı çok üzüldüm. bugün baktığımdaysa her yönden iyi ki olmamış çok şükür diyorum.
Bugün de çok istediğim var, olmadığı için üzüldüğüm, olması için ümit etmekten vazgeçmediğim.

Ders: o çok istediklerin gün gelir iyi ki olmamış dedirtir sana, hiç bir şey için olmadı diye üzülmeye değmez. hayat seni daha mutlu olacağın şekilde taşır geleceğe"

Aldım mı dersimi?

Sanırım :)

Pazartesi, Nisan 24, 2017

Kediden Korkan

Çocukluğumu bilenler, kediden nasıl korktuğumu da bilirler...

Hatta (burada bir es verip kedilerle ilgili ne yazmışım daha önce baktım, bunu buldum :)

http://dortyaprakliyonca.blogspot.com.tr/2005/12/kedi.html 

Evet hatta da kalmıştık...

Kedi var diye apartmanın kapısından içeri giremezdim, biri gelecek de o kediyi çekecek ben öyle gireceğim ancak.

Ben de bu kedi travması yaratanın, çocukluğumun geçtiği Fatih Çarşamba'daki kasap olduğundan şüpheleniyorum.

Sürekli kedi olurdu dükkanın içinde, Allahım nasıl bir kabustu kasaba gitmek. Bir de sürekli evde kalacaksınız derdi. Acaba bi nesli böyle diye diye mi yaktı. Bilinçaltıma o günlerden mi işlendi, evlenememe :)

Kendi kendimi güldürdüm ya pazartesi pazartesi :))))

Tekrar kedilere dönersek, evet ben artık kedi besleyen, dokunan, okşayan biri oldum...

Hala öyle sarmaş dolaş olamıyoruz, kucaklaşma, el ele gibi aşırı yakın temasımız yok ama. O öyle sakin sakin durursa okşuyorum kafasını, karnını, sırtını, birlikte asansöre binebiliyoruz. Bacaklarıma sürtünmesinden rahatsız olmuyorum.

Sık sık instada fotoğraflarını paylaştığım apartmanımızı evi sayan, bizim kapının önünü de koyduğumuz kutuyla kendisine yatakhane olarak tahsis ettiğimiz asil kedimiz (kendisinin İrlanda kökenli Manx cinsi olduğundan şüphe ediyoruz-

Bir kaç yıl önce bahçemizde dolaşan pek çok kediden biriydi. Ama kuyruğu olmayan, onun yerine bir kaç santimlik kuyrukçuğu olan kendi halinde bi kedi. Herkes onu kuyruksuz diye çağırıyor.

Bir yaz boyu apartmanın girişinde merdivenin boşunda bütün gün pozdan poza girerek yatmalar, herkesin camdan kendisine salamla gösterdiği ilgi, apartmana girip çıkanı rahatsız etmeyen munis tavrı güvenoyu almasını sağladı.

Bina kapısının önünde selamlaştığımız kediyi bir gün 4.katta kapımızda bulunca, zeki bir misafirle karşı karşıya olduğumuzu anladık.

Yazık açtır yemek verelim, taşta uyuyo üşümesin kutu koyalım, kutu sert gelir yastık koyalım derken derken temelli yatılı misafir oldu.

Sonuçta sokak kedisi, gezen kedi...

İstediği zaman gelir istediği zaman gider...

Ama gelince haber vermek zile basmak lazım di'mi.

Ona da çözüm buldu. Kapının eşiğinde duran nazar boncuğunu patisiyle itip yere düşürüyor.

Bir de ekürisi var bunun.

O da sitenin bahçesine yavruyken gelen, bütün kedileri annesiymiş gibi emmeye çalışan -pek de terslenmeyen- ufaklık diye çağırdığımız -artık ufaklık bir durumu kalmadı ama- diğer kedimiz.

Kuyruksuz bunu evladı gibi sahiplendi ve artık o kutuda, apartmanın kapısında hep birlikteler. Sarmaş dolaş yatışları, Kuyruksuz'un onu yalayarak temizlemesi her halleri bir film.

İşte ben bu kediler sayesinde artık kedilerden korkmuyor, onları okşayabiliyorum.




Daha fazla resim için instagram hesabıma beklerim ;)

Cuma, Nisan 21, 2017

Ciddi Planlarım Var

Her geçen yıl biraz daha az yazıyla blogumu hayatta tutmaya çalışıyorum. Ama böyle giderse bir kaç sene sonra hiç yazmadığım bir tam yılı yaşamak çok uzak değil gibi.

En büyük düşman instagram diye kandırıyorum kendimi aslında, çünkü insta fotolarıma da öyle aman aman yorumlar yazmıyorum.

Anlatmak istediğimi sadece bir iki resimle bırakıp ortaya kaçıyorum.

Ama muhtemelen insanlar da eskisi gibi okumuyor uzun uzun yazıları...

Mesela ben,

Eskiden blog okuma listelerimi takip ederdim, ne var ne yok diye. Ama artık hiç bakmıyorum bile.

Yani, evet ben de artık blog okumuyorum :(

İnstagram ve twitterla tatmin ediyorum kendimi...

Yani, evet ben bir kez daha günah çıkarıyorum :)

Biraz yaşla da ilgisi var benim için bu yazma işlerinin...

Eskiden daha çok sorgular, daha çok konuşurdum kendimle...

Büyüdükçe her şeyi daha çok kabullenip, daha az sorgulamaya, daha az düşünmeye başlayınca oturup yazacak da çok bir şey kalmıyor.

İki hafta önce bir akşam vakti aklıma gelen ani bir kararla, sırf zevkim için yazdıklarımı internetten çıkartıp elle tutulur yapmaya karar verdim.

Ama önce bütün blog arşivini kopyalamak, yazıların üstünden geçmek, onları sınıflandırmak gruplandırmak gerekiyor. Kafamda bu planda yapıldı.

Ama gel gör ki planın hiç bir tarafından giriş yapılamadı.

İş hayatında tüm projelerimizde yaptığımız gibi proje planı, business case'i hazırlayıp, -Gantt şeması mıydı o?- takvim mi çıkarsam.

Hatta bi proje yöneticisi mi atasam kendime.

Evet aslında diğer bir neden de iş hayatındaki bitip tükenmeyen projelerin, takılıp kalan işlerin ilerleyemeyişinden gelen bıkkınlıkla sermek her şeyi.

Bu akşam yazıp bırakalım buraya, bu blogda yazan cümleler ele avuca gelmek ister. Sen de bir el at ta yapalım.

Aslında bu blog temasından da çok sıkıldım. Kaç senedir aynı :(

Temalara bakıyorum öyle çok çeken bir şey yok beni. Bunda resimleri renkleri değiştirsem aslında. Düşünsene tema resmimde ben henüz siyah saçlıyım. Kaç yıl oldu sarışın olalı :)