Cuma, Nisan 21, 2017

Ciddi Planlarım Var

Her geçen yıl biraz daha az yazıyla blogumu hayatta tutmaya çalışıyorum. Ama böyle giderse bir kaç sene sonra hiç yazmadığım bir tam yılı yaşamak çok uzak değil gibi.

En büyük düşman instagram diye kandırıyorum kendimi aslında, çünkü insta fotolarıma da öyle aman aman yorumlar yazmıyorum.

Anlatmak istediğimi sadece bir iki resimle bırakıp ortaya kaçıyorum.

Ama muhtemelen insanlar da eskisi gibi okumuyor uzun uzun yazıları...

Mesela ben,

Eskiden blog okuma listelerimi takip ederdim, ne var ne yok diye. Ama artık hiç bakmıyorum bile.

Yani, evet ben de artık blog okumuyorum :(

İnstagram ve twitterla tatmin ediyorum kendimi...

Yani, evet ben bir kez daha günah çıkarıyorum :)

Biraz yaşla da ilgisi var benim için bu yazma işlerinin...

Eskiden daha çok sorgular, daha çok konuşurdum kendimle...

Büyüdükçe her şeyi daha çok kabullenip, daha az sorgulamaya, daha az düşünmeye başlayınca oturup yazacak da çok bir şey kalmıyor.

İki hafta önce bir akşam vakti aklıma gelen ani bir kararla, sırf zevkim için yazdıklarımı internetten çıkartıp elle tutulur yapmaya karar verdim.

Ama önce bütün blog arşivini kopyalamak, yazıların üstünden geçmek, onları sınıflandırmak gruplandırmak gerekiyor. Kafamda bu planda yapıldı.

Ama gel gör ki planın hiç bir tarafından giriş yapılamadı.

İş hayatında tüm projelerimizde yaptığımız gibi proje planı, business case'i hazırlayıp, -Gantt şeması mıydı o?- takvim mi çıkarsam.

Hatta bi proje yöneticisi mi atasam kendime.

Evet aslında diğer bir neden de iş hayatındaki bitip tükenmeyen projelerin, takılıp kalan işlerin ilerleyemeyişinden gelen bıkkınlıkla sermek her şeyi.

Bu akşam yazıp bırakalım buraya, bu blogda yazan cümleler ele avuca gelmek ister. Sen de bir el at ta yapalım.

Aslında bu blog temasından da çok sıkıldım. Kaç senedir aynı :(

Temalara bakıyorum öyle çok çeken bir şey yok beni. Bunda resimleri renkleri değiştirsem aslında. Düşünsene tema resmimde ben henüz siyah saçlıyım. Kaç yıl oldu sarışın olalı :)


Cumartesi, Şubat 18, 2017

Aralık'ta Paris II

Paris - 10 Aralık 2016

Bugünü yazmaktı niyetim.

Ama otele dönerken internetten öğrendiğimiz İstanbul Dolmabahçe'de Vodafone Arena yakınlarında patlama olduğu haberiyle o an dizlerimin gücünün bittiğini hissettim.

Tamam bütün gün 30 bin adım atmıştım. Ama hala otele gidecek dinçliğe ve enerjiye sahiptim.

Evet insan ülkeisnden uzaktayken böyle haberleri alınca daha bi çaresiz hissediyor sanki :(

Dünkü keyifle yazamasam da;

Paris'in cumartesi sabahına bilmediğimiz sokaklarında hatta sıradan -turistlerin pek gezmedikleri- dolaşarak başladık.

Santier; bir zamanlar tekstil toptancılarının olduğu yer.

İstanbul tekstil piyasasından pek bir farkı kalmamış. Boş, kapalı dükkanlar...

Ama hala sokaklarında uzun kırmızı çizmesi, mini deri eteği ve jartiyeri ile salınan bir hayat kadını ve kürklü oldukça yaşlı başka bir kadın. -acaba hayat kadını olmayabilir mi ki?-

Saint Paris ve Saint Martin kapılarının ardından Notre Dame'a gitmek için caddeler boyu yürüdüğümüz.

Seyahatlerde plansız gezmeyi, yolunda önüne çıkan sürpriz mekanları görmek daha çok mutlu ediyor beni.

Misal Pompidou yani modern sanat müzesi. Klasik bir Paris müze kuyruğu...

Ucu bucağı yok...

Ve onun karşısındaki dükkanlarda güzel tasarımları görmek...


Bu sabah Paris'in havası pusluydu; son dönemde ki hava kirliliğinden...

Notre Dame -yine deli bir kuyruk- neredeyse kuleleri görünmüyor. Mesela Panteon'un kubbesi yoktu :)

Notre Dame'dan Lüksemburg Bahçeleri'ne...

Kış mevsiminin donukluğu ya da renksizliği diyelim; kirli puslu havasıyla birleşince pek etkileyemiyor insanı...

Bu kadar yakına gelmişken Panteon'u da ziyaret edelim deyince Sorbonne  Üniversitesi'ni de görüp geçtik.

Evet, Panteon kubbesi bu kirli havaya kurban gitmişti.


Paris metrosu vazgeçilmez; bir kaç aktarmayla ver elini Sacre Cour...

Sacre Cour'a  geçmeden önce yine yolumuza çıkan bir şato. Aslında müze, restorasyon da ama etrafını çevirdikleri tahta perdelerin surlara benzetilmiş olması , üzerine ortaçağ yazı karakteriyle yazılanlar ve minik komik işçileri :)



2020'de bitince görmek isterim doğrusu.

Telefonumdaki resimlere bakınca Musee de Cluny olduğunu öğreniyorum, hemen ön tarafında da Montaigne heykeli var.

Sacre Cour'a dönelim :)

Sacre Cour'a çıkan finiküler yerine 313 basamakla önündeyiz.


Yine kuyruk...

Neyseki bir önceki gelişimde ziyaret etmiştim. Girmesek de olur ;)

Monmarte'da sokak ressamlarında 60 euroya portreyi 45 euroya bağladık. Orjinal eserler yapan da var sıradan da, kendi ressamını seçmekte iş.


Bizim ki güzel iş çıkardı doğrusu.

Akşam olunca şehir ışıkları vazgeçilmez...

Bu sefer ki durak Printemps...

Fikir değiştirdim lüksün zirvesi La Fayette değil burasıymış :)


Akıl almaz bir yer...

Ve vitrinlerinden sonra kalbimi feth eden pembe pullu Jimmy Choo...


Gecenin devamı Zafer Takı, Şanzelize ve Noel Pazarı. Concorde Meydanı ve meydandan Eyfel'in ışıklı görüntüsü...

Neden Paris biliyor musun?

Ortasında yükselen gökdelenleri olmadığı için, geniş caddelerin kenarlarının birileri zengin olsun diye ParPark (İsPark'ın fransızcası) olmadığı için; eski binaları 10 senede bir bakıma almak zorunlu olduğu için...

Aralık'ta Paris I

Paris- 9 Aralık 2016

Defter "born to travel" olunca bana da bir seyahat hatırası olarak, bir gezginden gelince; gezi yazılarına ev sahipliği yapmasının doğru olacağını düşündüm.



Evet Paris'teyim, Hotel Pax Opera 22 nolu oda saat 23:30 

İnstagramda resimleri videoları paylaşıp duşumu aldıktan sonra soğuk bir Paris gecesinde, sıcaktan piştiğim kaloriferleri kapattığım odamdayım.

Paris'e bu ikinci gelişim. İlkinde Benelux turuyla uğradığımız kalabalık bir tur grubuylaydı. Şehrin banliyölerinden birinde bir otelde kaldığımız, Paris'in göbeğinde sürekli saatimize bakarak görmek istediğimiz yerler arasında mekik dokuduğumuz.

Belki ondan pek sevmedim.

Ama bu sefer kendi başımıza istediğimiz yerde istediğimiz kadar kalacak kadar özgür bir programla geldik. 

#kardeşkardeş


La Fayette

Lüksün kalbi, ilk başta bizdeki Harvey Nichols'la kıyaslasam da haksızlık yaptığımı çok kısa sürede anladım. İçindeki butiklerde sırayla müşteri almaları, markaların en son modelleriyle ve tabi marka karmasıyla olağanüstü bir yer.

Ve de o devasa kubbesiyle tarihi görüntüsüyle...

Tabi yeni yıl süslemeleriyle görüşmemiz daha etkileyici kılmış olabilir.


Saatler yetmez gezmeye. Ayrıca en üst katında benim gibi kırtasiye ve diğer ilginç eşyalara düşkünler için inanılmaz güzel. La Fayette'e bütün servetimi bırakıp çıkabilirim.

Ve terası...

Gün batımında Eyfel, Opera binası, Roue de Paris yani Concorde Meydanı'ndaki dönme dolap müthiş bir manzara.



Sonra sokaklar...

Printemps'ın vitrinleri; o kuklalar, hareketli vitrinler hele Jimmy Choo ayakkabılı tahta bacaklar...


Başka birinde masallar...

Kukla orkestrası...

Bi de çılgınca dans edenler...




Saatlerce izleyebilirim :)

Özgürüz dedik ya ;) canımız nereye isterse oraya

Concorde Meydanı'na yürürken  Madlen Kilisesi gecenin heybetli yapısı

Meydandaki müthiş manzara

Roue de Paris (dönme dolap daha önce geldiğimde yoktu) dikilitaş, çeşme ve uzaktan görünen Eiffel...


Ve dönme dolabın tepesindeyken gece ve Paris...


Böyle bir tanışmayla kim sevmez ki bu şehri?

Ve Şanzelize'de ki Noel Pazarı...


Odun ateşinde somon...

Gökte ren geyikleri ile uçan Noel baba. 

Noel baba gerçek, geyikler ve araba maket :) İki direk arasına gerilen telin üzerinde kayan bir kızak.

Ve çılgınca süslenmiş Şanzelize...

Yarın akşam da kalanını gezeriz artık




Perşembe, Şubat 09, 2017

Her şerden bir hayır umalım...



Geçen hafta Levent'ten Fatih'e gitmek için bindiğim taksiyle Piyale Paşa'dan geçerken gördüğüm tarihi bir eser dikkatimi çekti.

O kadar kötü ve harabe bir haldeydi ki, etrafını sarmış inşaat şantiyeleri tarafından yutulması an meselesi.

Aklımda kaldı, google mapten ne olduğunu bulmaya çalıştım ama tam konumunu kestiremediğim için bulamadım.

Bir kaç gün önce yine aynı yolu kullanmam gerekti, bu kez geceydi. Yakınlarında işaret alabileceğim bir şeyler aradım. Hilton Tree otelin önünden geçtik bir süre sonra, bu sefer aldım işareti ama koşturmadan bakmayı unuttum.

Ve twittera düşen haberiyle öğrendim ne olduğunu, neresi olduğunu...

Ne yazık ki twittera  düşme nedeni bir gecekondunun helasıydı :(



Yüreğim daralıyor, yazamıyorum...

Kuzey Avrupa ülkelerinin medeniyet düzeyinde yaşıyor sanıyoruz belki de kendimizi ondan bu isyanımız.

Belki bu tuvalet sebep olur, bu eserin korunmasına restore edilmesine...

Yine bir Türk yaklaşımıyla her şerde bir hayır vardır deyip, ümit edelim.


Çarşamba, Şubat 08, 2017

Blog Sahibi Olmak, Arada bir Yazmak

Her geçen yıl daha az yazmaya, iki yazımdan birinde günah çıkarmaya -şimdi olduğu gibi- başladığım görülüyor tarihçemde...

Oturup yazdıklarımı okuyunca, yaaa ne yazmışım kesinlikle yazmaya devam etmeliyim dediğim...

Yazmak, iz bırakmak güzel aslında kimse okumasa bile kendi kendine kendini hatırlatmak için en çok da...

Çok di'il Kasım'da yazdığım bir yazıyı unutmuşum...

Belli ki yoğun bir duyguda yazmışım her kelime yerine öyle bir oturmuş ki; bugün okuduğumda o her taş hissettirdi yerini...

Dün gece bu notu aldım telefonuma belki yazarım bloguma diye...

Bu sabah posta kutumda çok eski bir yazıma gelen şu yorumu buldum...

byKush "Can Dündar yazıları" kaydınıza yeni bir yorum yaptı:

Yıllar sonra yeniden merhaba,
Öncelikle bloğunuzda yayınlamış olduğunuz düzeltme yazısı ve yönlendirme için teşekkür ederim. Geçen 11 yıl sonunda görüyorum ki internette halen aynı yazı aynı imzayla dolanıyor. Ve ben bir kez daha kendimi ispat turlarına başlamışım. Bu sefer işim daha da zor; candundar.com.tr kapanmış. Dolayısı ile insanlar arama motorlarında sizin tekzip yazınıza değil ama benim gibi bu sayfanıza ulaşıyor.

Emeğe saygınızı bildiğim için son bir rica ile bu sayfadaki yazının altındaki Can Dündar imzasını, içeriğindeki "oo Can bey kapmışsınız çıtırı" satırındaki Can / Ömer deformasyonunu bir de yazının girizgahındaki "Can Dündar yazıları
Can Dündar'ın yazılarını çok beğenerek okuduğumu; sık sık siteme koyduğum yazılarından anlamışsınızdır. Bugün de evlilikle ilgili çok güzel bir yazısını daha okudum. Onu da paylaşıyim istedim. Can Dündar'ın kendi sitesi olduğunu duymuştum ama bugüne kadar ziyaret etmemiştim. Ama artık isterseniz siz de ziyaret edebilesiniz diye linklerime ekliyorum." bölümlerini düzeltmenizi isteyebilir miyim?

ışık ve sevgi ile kalın.


Ve yazmalıyım dedim :)

11 sene önceki yazı ve düzeltilmiş hali...

Salı, Kasım 22, 2016

Mutlu Yorumlar

Cheese cakelerim meşhur...

Ben de severek yapıyorum, beğenilince de çok mutlu oluyorum haliyle...

Ama sonuçta cheese cakelerim benim küçük dünyamda yakınlarımla dostlarımla ve onların arkadaşlarıyla tanışabiliyor en fazla.

Ancak bloguma "Dört Yapraklı Yonca'dan Tarifler"e koyduğum tarifler hiç tanımadığım insanların benim tarifimi kullanmasını ve bu tarifle gönülleri feth etmesine fırsat veriyor.

Sağolsun tarifimi yapıp mutlu olanlar, mutlu edenler teşekkürlerini yazıyorlar.

Az önce bir yorum daha bırakılmış

Meltem Erer yazmış

Beni de bu yazıyı yazmak için tetiklemiş oldu.

Mutluluklar paylaştıkça çoğalmız mı zaten :)

İşte bizim meşhur Sinderalla...


Salı, Kasım 08, 2016

Defterler

Artık ne kadar az kalem kağıtla yazar olduk...

Dün gece yattığımda eskiden uzun uzun yazmalarım geldi aklıma...

Başlanmış ama bitmemiş defterlerim...

Bitmiş de sonradan benim yok ettiklerim...

Bitiremediklerimi, açıp okusam...

Kendime kızacağımı bildiğim, hala mı aynı yerdeyim ben deyip kendime nasihat çekeceğim, yaaa bunu da mı işaret saymışım, gerçekten böyle demiş miyim, pes onu da yapmış mıyım ve hala bi'şey olmamış mı diyeceğim.

Öyle sandıklarda derinlerde falan da değiller halbuki...

Ama açıp okumaya yüzüm yok sanırım

Yıllardır hala aynı nehirde yüzdüğüm için

Kurulanıp çıkamadığım için

Ya da denize varamadığım için

Salı, Ekim 18, 2016

Roskilde'den Kalanlar (Danimarka devam)

Bu sefer ki rotamız Kopenhag’tan yarım saatlik tren yolculuğuyla ulaşabileceğiniz Roskilde...

Tren yolculukları hariç 24.797 adım atacağınız keyifli bir yolculuk.

Seyahatimin en güzel noktalarından biriydi.

Sebebi Roskilde ziyaretimiz, burada yer alan Viking müzesi...


Sevimli,sakin küçük bir kasaba, çarşısında en çok optikçilerin oluşu ise dikkatimi çekti :)

Sahilde yer alan Viking müzesine gitmek için tren istasyonundan sahile doğru yürümeye başlıyorsunuz.

İlk karşılaştığınız gösterişli yapı  Roskilde Katedrali...


Küçük bir kasaba ama iddialı bir yapı. Çünkü Roskilde geçmiş yüzyıllarda Vikinglere başkentlik yapmış bir yerleşim yeri...


Yaklaşık 1000 yıl önce Viking kralı Harold Bluetooth tarafından ahşap bir kilise olarak yaptırılan bugünkü katedral, zaman içerisinde Kuzey Avrupa’nın ilk gotik mimari örneklerinden biri olacak eklemelerle, 1170 yılında tuğladan yapılmaya başlanmış. 40’tan fazla kral mezarının yer aldığı katedral  1995 yılında Unesco Dünya mirası listesine alınmış.


İlk hedefimiz Viking Gemi Müzesi  olduğundan içini gezmedik ama gezilesi bir yer olduğu şüphe götürmez.
Katedralden sahile doğru gitmek istediğinizde bir parktan geçmeniz gerekiyor.  İşte burası durup bakmadan, çimenlere yatmadan, fotoğraflamadan geçebileceğiniz bir yer değil.


Parktan ayrılmayı başabilirseniz, park bitimindeki caddeyi karşıya geçtiğinizde Viking Gemileri Müze’sindesiniz.
Bu müzede İ.S. 1000 yılına ait beş viking gemisini görebilir, Viking gemilerinin nasıl yapıldığını dışardaki atölyelerde deneyimleyebilir, bir Viking gemisiyle denize açılıp Viking gemisinde kürek çekmeyi öğrenebilirsiniz. Ama hiç olmadı, müze içinde yaratılan Viking gemi kesitleri ve günlük Viking kostümlerini giyerek kendinizi bir Viking gibi hissedebilirsiniz.




Ayrıca müze mağazası güzel hediyelikler alabileceğiniz hoş ürünlere sahip.

Yeri gelmişken Danimarka müzelerindeki genel teamülden bahsedeyim. Müzelerde çantayla, montlarla gezmenize hoş bakılmıyor. Bu nedenle bileti alırken çanta ve üzerinizdekileri bırakabileceğiniz şifreli dolaplara yönlendiriyorlar sizi. Kimi yerde 5, kimi yerde 10 danimarka kronunu atarak kilitleyebildiğiniz dolaplar için yanınızda bozuk para bulundurmanızı öneririm. Şifrenizi girip dolabı açtığınızda bozukluğunuz kilit yuvasından avucunuza düşüyor.

Güzel bir sistem, rahat rahat müzeyi dolaşıyorsunuz.

Dolaştığımız yerlere bakılırsa henüz 24.797adım olmadı :)

Viking Gemi Müzesi'nden sonra kasabanın çarşısında biraz daha dolanıp trenle Kopenhag'a dönerek eksik kalan müze ve mekanları gezmeye devam ediyoruz.

Danimarka Milli Müzesi, Kraliyet Kütüphanesi Bahçesi, Christianborg Sarayı Bahçesi, Kraliyet Askeri Müzesi, vs. vs. (yani gezerseniz kraliyet ahırları bile var :)

Sonrasında Stroget alışveriş caddesindeki mağazaları gezmek, CopenhagenCard'ın hakkını vermek için bi kez daha kanal turuna çıkmak bu sefer de fotoğraf çekmeden etrafı seyretmek güne dair aktivitelerdi.



Pazar, Ekim 02, 2016

Kopenhag'da Nereler Gidelim? (Bölüm 2)

23.462 adımlık yeni rotamızla devam ediyor programımız :)


Bugün gezeceğimiz yerler kuş uçuşu yakın mesafeler de olsa, geze dolana bir hayli yorucu geçecek başından uyarıyım.

Önce her sabah olduğu gibi trenimize biniyoruz ama bu kez central station'da değil Osterport'ta iniyoruz. Tren istasyonundan kısa bir yürüyüşle ulaşacağınız Kastellet belki de sabahın erken saatlerinin verdiği dinginlikle olağanüstü bir yer gibi gelebilir size. Ki pek de haksız sayılmaz...



Ki Kastellet'i çevreleyen parkta sizi karşılayan benim adını "bi daha mı gelicez dünyaya, yan gel yat" heykeli olarak koyduğum heykel durumu iyi ifade ediyor bence.

Kastellet 1600'lü yıllarda yapılmış Kuzey Avrupa'nın en iyi korunmuş yıldız planlı kalesinden biri. Günümüzde de askeri amaçlı binaların bulunduğu kale halkın ve turistleri kullanımına açık. Koşanlar, yürüyenler, oturup yemeğini yiyenlerle gerçek bir huzur bahçesi.


St. Alban Church
Kastellet sonrasında hemen dışında bulunan St. Alban Kilisesi ve bir İskandinav tanrıçasının hayvan figürleriyle canlandırdığı çeşme de güzel fotoğraflar için ziyaret edebilirsiniz.

Gefion Fountain

Devamında Amelienborg Sarayı'nda nöbet tutan askerleri izleyebilir, saray müzesinde Kraliyet yaşantısını deneyimleyebilirsiniz.

Ardından hemen yakınlardaki Marmor Kirken yani Mermer Kilise'yi görebilirsiniz.


Biz yolumuza Danimarka Design Müzesi'yle devam ettik. Daha uzun vakit geçirmeyi istediğim ancak planladığımız diğer müzeleri de 4'ten önce gezebilmek adına kısa bir tur attığımız içindekiler kadar bahçesiyle de keyif alınacak harika bir mekan. Görmeden dönmeyin ;)



Burdan da çıkıp yeniden sahile doğru yürüyüp kanal boyunca yürüyerek meşhur Nyhavn bölgesini bu kez de karadan görelim dedik. -daha önce kanal turu ile tekneyle gelmiştik buraya-

Nyhavn en klasik Danimarka resimlerinin çekildiği bir kanal boyu...


Yazarken yoruldum ama daha çooook gidecek yer var...

Nyhavn'dan Rosenborg kalesinin  de içinde bulunduğu Rosenborg bahçelerine doğru yürüyüşe geçiyoruz.

Ve burda idealimdeki öğle tatili konseptini buluyorum. Yemeklerini, içeceklerini alan insanlar yanlarında getirdikleri örtüyü çimenlere serip keyifle yemeklerini yiyorlar, üstüne biraz da şekerleme yapıp yada güneşlenip ofise dönüş. 


O gün biz de bir ağaç altına örtümüzü serip dinlendikten sonra önce Round Tower'a sonra da Rosenborg Kalesi'ne çevirdik rotayı.

Round Tower şehri kuş bakışı görebileceğimizin söylendiği aynı zamanda içinde bir rasathane de barındıran bir kule. Round Tower denmesinin nedenin kulenin tepesine Ayasofya'nın üst katına çıktığınız gibi dönen bir rampada ilerleyerek en tepeye varıyorsunuz. Biraz baş döndürücü olduğunu inkar edemiycem.



Round Tower'dan başı dönmüş biri olarak Rosenborg Kalesi'ne gidip kasvetli bir kale ziyaret edince...

Aslında haksızlık etmiyim kaleye, eğlenceli tavanları, duvarı, tavanı, zemini aynalarla kaplı odası, taht odası ve bronz aslanlarıyla aslında ilginç bir kaleydi.

Ama geçmiş yüzyıllarda orda yaşayanların hayaletleri o resimler süslemeler belki boğdu beni. E bide haliylen klima yok şatolarda :) Danimarka dediğin yer Eylül ayında 30 derece olursa böyle fazla gelir işte insana.

Tavan olur kendileri
Eee artık yeter bu kadar gezmek dese de bünye, hayır daha bitmedi.

Sırada Statens Museum of  Kunst yani National Museum of  Denmark var.

14. yüzyıldan yakın dönem sanatçılarına kadar 9.000 resim ve heykelin yanısıra sanata dair 240.000 parçayı barındıran mutlaka gidilmesi gereken bir müze.

En gösterişli tablolarının olduğu salonda yer alan oturma ve oyun grubu bu müzenin en sevdiğim bölümlerinden biriydi.


Yine bu müzedeki eserlerden instagramdan yaptığım bir paylaşımı da buraya ekliyorum.


Müzeden sonra tükenen ben, güne noktayı koydum ama kardeşim yine aynı bölgede bulunan Botanik Parkı'nı da gezdi.

Her ne kadar ben bütün bir rotayı bir günde yaşadıysam da tavsiyem tek günde yapmamanız yönünde.

Bir sonraki gün Roskilde'de görüşmek üzere...

Kopenhag'ı Gezelim (Bölüm 1)

Kopenhag’a inip otelimize yerleştikten sonra ilk hedefimiz Københavns Hovedbanegår yani Copenhagen Central Station...


İstasyonlarda turnike yok sadece küçük bir kioks var yerli halkın kart okuttuğu, Kopenhag kartı okutsanız da tepki vermediği. Ama napalım kartımız var bilet sorarlarsa buyrun kart diycez. Yani elimizi kolumuzu sallayarak Oresundtag trenine bindik Tarnby’den.


Ve Central Station kapısından çıktığınızda Tivoli karşınızda, eğer Tivoli’yi görmüyorsanız içeri girin diğer yönden tekrar dışarı çıkın. Bu sefer kesin görürsünüz.



Göletiyle, ördekleriyle, cafeleriyle, birbirinden heyecanlı oyuncaklarıyla bir lunapark burası...

Tivoli’nin bir sürü kapısından birinden H.C. Andersen Bulvarına çıktığınızda şehir meydanı ve Andersen’in heykeli karşılıyor sizi. Japon turistlerden boş bulabilirseniz Andersen’le bir fotoğraf çekebilirsiniz.


Yok bana yetmez biraz daha samimi olalım kendisiyle derseniz meydanın hemen yanıbaşında yer alan H.C. Andersen Fairy Tale House’a gidebilirsiniz. Ünlü masalların canlandırıldığı küçük ve sevimli bir oyun evi, Andersen’in eşyalarının sergilendiği bir müze.

Kralin Yeni Elbiseleri Masalı

Ve en önemli not şehirdeki müzeler çoğunlukla 4’te kapanıyor. Ziyaret planlarken buna dikkat etmek lazım.


Masal Evi’nden çıktıktan sonra sağa doğru dönüp biraz yürüdükten sonra yine sağa saparsanız şehrin popüler alışveriş caddesindesiniz.


Strøget. Pek çok ünlü marka da caddenin sonuna doğru karşılıyor sizi.




Ama mağazalara dalmadan önce küçük bir uyarı!!!


Pahalı bir şehir. Danimarka markası olan Pandora’nın ürünleri bile Türkiye’den 40-50 TL daha pahalı. Alışveriş yapmanın pek bir cazibesi yok.

Ama söz konusu İskandinav tasarımı dekorasyon ürünleriyse pahalı olsa bile başka yerde bulamayacağınız için mani olmam size :) İnsanın bir sürü şey alası geliyor ama bi de bunu nasıl götürürüm kısmını düşününce aklınızı orda bırakıp çıkıyorsunuz mağazadan :)


Caddeden aşağı doğru yürürken meydandaki çeşmeye geliyorsunuz. Çeşmede biraz dinlenip sırtınızı LV mağazasına verip aşağı yürürseniz kanal turu yapabileceğiniz iskeleye ulaşıyorsunuz. Ve yine sihirli kartınızı çıkartıp hiç para vermeden 50 dakikalık bir kanal turuna bilet alıyorsunuz.

Okun işaret etiği yer tekne turu iskelesi
İyi seferler ;)



Şehrin önemli eserlerini tekneden görüp fotoğraflayabiliyorsunuz.

En popüler “Küçük Deniz Kızı Heykeli” ki, küçük deniz kızı derken deniz kızının değil heykelin küçüklüğünden bahsediliyor aslında :)


Kanal turunun en eğlenceli yanı kanal boyunca duvarların üzerine, iskelelere, banklara oturmuş içkilerini içen yemek yiyen sohbet eden ve size el sallayan insanları seyretmekti bence. Hatta kocaman karnıyla hamile bir kadının elinde örgüsüyle kanal kenarına oturduğu hali en hoşuma gidendi.




Şehir akşam saatlerinde yani iş çıkışı olan 4-5’ten sonra açık hava partisi tadında. Herkes her yerde elinde kadehleriyle keyifte. İnstagram paylaşımım...

https://www.instagram.com/p/BKWErCYA1ah/?taken-by=dortyaprakliyonca

Kanal kenarındaki (denize açılan büyük kanalların kıyısındaki) ofisler, eğlence yerleri önündeki geniş alanlarda sandalyelerde, şezlonglarda iş çıkışı sohbet eden takım elbiseli insanlar, diğer tarafta yüzenler güneşlenenler...


Mutlu insanlar ülkesi :)

Bu tur 15.148 adım ;)