Pazartesi, Haziran 16, 2014

NEFES

Bu aralar NEFES'e takığım...

Nevşah Fidan'la başladı, Cem Şen'le devam etti...

Belki de aslında pilatesle başlamıştı

Cem Şen'in kitabında karşıma çıkan kaplımbağa ve balina örneği, bugün Metin Hara'nın Yol kitabında...

"Kalbi hızlı atan her memeli az yaşar,
Kalbi yavaş atan her memeli uzun yaşar"

Doğru nefesi bulmaya çalışıyorum,
Ama kendi doğru mu...

Bazı kitapların onları satın almam için beni çektiklerini hissediyorum...

Bazen hiç neden yokken içimdeki o ses beni D&R'a götürüyor, amaçsızca rafların arasında dolaştırıyor işte o sırada "burdayım ben" diyor biri...

Erhan Öz'ün kitabı
Cem Şen'in kitabı
ve en son Metin Hara'nın kitabı...

Daha hakkında tek bir kelime okumadan varlığından bile haberdar di'ilken seslendi bana...

Beyin dalgalarından bahsediyor...

Beta'da her şeyin bir savaş gibi algılandığını

Alfa'da huzur ve güven ortamı...

Kendimle ilgili çözümlemeler yapıyorum, farkındalıklarımı yazıyorum; ilk defa bir kitabı okurken...

Aslında pek çok kitapta yapmak istediğim ama kitabı elimden bıraktıktan sonra bir daha aynı frekansı yakalayamadığım ve hiç yazamadığım...

Sol elimle dizimdeki kitabın sayfasını tutarken, sağ elimde dolma kalemimle yazıyorum.


Ve anlıyorum ki ben yazarken ALFA'dayım.

Huzurluyum, güvendeyim, dökülüyorum...

Kendi kendime ilaç oluyorum ruhuma...

Evet bu kitabın neden beni çağırdığını anladım...

NEFES...

77. sayfada bu gecelik okuma biter

Cuma, Mayıs 16, 2014

Allah Unutturmasin

neler oluyor boyle???

bir seyleri hazmedememisken daha baska bir sey oluyor ve bir oncekinden daha cok yakiyor insanin icini...

cenazenin ardindan allah bu acinizi unutturmasin diyenin aslinda ne kadar guzel bir dua ettigini, bir kac ay sonra ani ve cok daha genc bir cenazede bir araya gelince anlamisti herkes...

yasadigimiz aynen bu 

allah bu aciyi unutturmasin...

unutturmasin ki ayni ihmalleri, vurdumduymazliklari, bi'si olmazlari normal saymayalim...

herkes artik daha sesli, ne olup bittigini tek bir kaynaktan degil onlarca sesten duyup ogrenebiliyoruz, hic bir sey saklanmiyor saklanamiyor...

ama diger yandan da sirf birilerine saldirmak icin cirkin hakaretler ve beddualar insanliktan ciktigimizi da gosteriyor ne yazik ki...

binlerce takipcisi olan unlu biri olsaydim simdi bu yazdiklarim ayni muameleye maruz kalacakti...

niye mi???

ne iktidar yanlisi oldugum kalacakti ne sov yapmam...

halbuki ben bunu, ordaki acilari samimiyetiyle paylastigini dusundugum bir insanin paylastigi resmin altina cocuklarinin olusunu gor de empati kur gibi insanliktan uzak yapilan yorumlardan yola cikarak yazmistim

yani sonuc...

biz birbirimizi birak anlamayi konusmayi sevmeyi...

Perşembe, Mayıs 08, 2014

Hıdrellez 2014

bi hidrellezi daha eda ettik :-))

denizin yakinindaki evin bahcesindeki kirmizi gulun dalinda bekledi dileklerimiz Hizir'in ordan gecmesini...

ustelik yagmur da vardi bu sene, gokten rahmet inerken dua etmenin makbul oldugunu okumustum bi yerlerde...

sabah ezanindan bi saat sonra yakindaki denizle bulusarak tamamladi rituelini dileklerimiz...

Allah kabul etsin...

icime oyle sindi ki bu seneki hidrellez, verdigi huzur, mutluluk yeter...

zaten dileklerimizin nihai amaci bu degil mi???


gerceklesti benim dileklerim ;-))


Çarşamba, Nisan 30, 2014

Sihirli Çanta

Strong like a man, loyal like a dog, eco-friendly, reusable, chemical-free,
long-lasting, water-resistant, washable. And extremely good looking.

Güçlü bir adam gibi, sadık bir köpek gibi, çevre dostu, yeniden kullanılabilir, kimyasal madde içermeyen,
uzun süre kalıcı, suya dayanıklı, yıkanabilir. Ve son derece iyi görünüyor.

Şimdi kimin neyin tarifi bu???


Aslında basit, minik bir çanta..
.


El çantanızda cebinizde fazlalık etmeden her an yanınızda taşıyabileceğiniz, bi torbaya ihtiyaç duyduğunuzda kurtarıcınız olan üstelik de son derece güzel desenlere sahip çevre dostu bi minik kendisi...

http://www.loqistore.com/ orjinal kaynağı burası


ama ben Türkiye'de www.bonvagon.com'dan alıyorum.


Plastik poşet kullanımının azaltılması için başlatılan kampanyalar ve yasaklara destek vermek için bence herkesin çantasında bi tane olmalı.


Bizim evin tüm kadınlarının çantasında olduğu gibi ;)

Pazartesi, Nisan 28, 2014

Halı Çimler Sarı Çiçekler

yağmuru kim döküyor
ünzile kac koyun ediyor?

diyen Aysel Gurel'in sozleri Askin Nur Yengi sesiyle kulagimda

tem'de deli gibi yagmur yagiyor...

yol kenarlarindaki duzgun cimenler ve uzerine ciceklerden yapilan tablolar geliyor gozume...

goz oksuyor bir an...

sonra bakimsiz diz boyu otlarin oldugu yerlerde kendi halinde buyuyen sari cicekler degiyor gozume...

onlar gercek, sahici...

baharin geldigini, yagmurun yagdigini, gunesin actigini onlarla anliyorum...

artik o kadar az kaldilar ki bu sehirde...

yesili, ucsuz bucaksiz tarlalari seyretmek icin her haftasonu avrupa'da yapilan bisiklet yarislarini seyrediyorum...

duzgun koy yollari, planli yapilmis koy evleri sari cicekler acmis yemyesil tarlalari...

yok mu turkiye'de???

rize'de yesil var ama duzluk degil...

elbette vardir bir yerler ama nerde ve nasil???


Perşembe, Nisan 24, 2014

Minik Kedi Yuva Arıyor...


Ce eeeeee

İki gün önce akşam üzeri...

Minik bedeninin aksine 5. katın penceresine sesini duyurarak hayata tutunan bi yavru o

Bir saksıda tek başına,

Muhtemelen içsin diye yanına bırakılan süt tabağının içine düşerek kirlenmiş, ıslanmış, korkmuş ve annesiz

Bi çare...

Titrek ayakları üzerinde zar zor yürüyen bu miniği ancak bebek mamasıyla besleyebileceğimizi, çişini yapabilmesi için ıslak pamuklu poposunun silinmesi gerektiğini -annesi onu yalıyormuş hissi yaratmak için- yoksa kendi başlarına yapamayacaklarını bi çırpıda öğreniverdik.

Süt anne bulma çabalarımız, ilgisiz süt anne ve süt annenin çocuklarının miniği patileriyle saf dışı etme çabaları sonrasında sonuçsuz kaldı :((

Kendisini toparlayana biraz daha güçlenene kadar elimizden geldiğince bakmaya çalışacağız ama uzun vadede bizimle yaşaması mümkün olmayan bu miniğe sevgi verecek bir yuva arıyoruz.

Yattığı kutuya üşümesin diye koyduğumuz beze sarılmış sıcak su şişesine anne diye sarılarak emecek bir meme bulmaya çalışması yürek parçalıyor :((

Götürdüğümüz veteriner 1 aylıkdan biraz daha büyük olduğunu ve süt dışında püre tarzı mamalarla da beslenebileceğini söyledi. Sağlığı yerinde olan, iki günlük bakımla biraz daha toparlayan miniğe yuva olmak isterseniz instagram, twitter ve blog üzerinden benimle irtibata geçebilirsiniz.

Salı, Nisan 22, 2014

Kelimelerim, Cumlelerim

yazmak aslinda dunyadaki en guzel sey...

o bilinmeyen gizemli beynin, ruhun bir olup; bi el vasitasiyla fiziksel dunyaya akabildigi bi sey...

tabi ozgurse, kisitlari yasaklari yoksa...

gerci olsa bile ne farkeder ki, bi sure sonra durup dusunup kurdugun cumleler ozgurlugunu ilan edip yazana sormadan dusuyor kagida -artik cogu zaman ekrana-

ruh sagligi uzmanlari, parapiskolojik uzmanlar, melek terapistleri, kuantum uzmanlari hepsi ama hepsi yazmalarini istiyor peslerine takilanlardan...

istediginizi yazin, gordugunuz ruyayi yazin, ofkenizi yazin, hayalinizi yazin....

yazinda neyi yazarsaniz yazin...

ben simdi neden yaziyorum bunu???

cunku yazmayi ne kadar ozledigimi, eski blog yazilarimin arasinda bi seyler ararken gelisi guzel bi kac yaziyi okuyunca anladim...

sevgiliyi ozler gibi, kaleme sarilip kagida dokulmeyi; gozlerim dolarak ozledigimi anladim...

Asikmisim aslinda ben yazmaya...

Ama o da pesime dusmek yerine, sessizce yoklugunun farkedilmesini bekleyen alingan bi sevgiliymis...

anladim...

Sevgiliye aglamisligim vardir da bi gun icimde yazilmayi bekleyen kelimelere aglayacagim gelmezdi aklima...

Salı, Nisan 08, 2014

P Harfi

Bugünlerde hayatımda P'lerin yeri bir ayrı...

İlk P- Pilates

İkinci P- Pinterest

Pinterest, yıllarca instagram tarzı bir şey olduğunu düşündüğüm, tanıyınca yıllardır aradığım şey olduğunu anladığım harika bir uygulama.

Henüz internet hayatımıza girmemişken; yemek tarifleri, faydalı bilgiler, beğendiğimiz bi elbise yada saç modeli, evde yapılacak pratik egzersizler, ilginç şeyler, bigün işime yarar diyerekten dergi ve gazetelerden kestiğimiz küpürler, koparttığımız sayfaları saklardık.

İşte pinterest tam da bu ;))

Beğendiğiniz resim ve videoları pinleyip kendi oluşturduğunuz panoya kaydediyorsunuz. Lazım oldukça da açıp bakıyorsunuz. Yani gazeteden kestiğiniz küpürleri mantar panoya asıyorsunuz.

Pinterest hakkında biraz daha detay isterseniz >>buraya>>

Gelelim ikinci P'mize

Pilates...

Ama reformer aletli pilates...

Pilatese başlamak için doğru adım doğru teknik bence...

Daha önce gittiğim spor salonunda da pilates derslerine katılmıştım ama çok tatmin edici gelmediği gibi egzersiz sonrası ağrılar fenaydı.

Anladım ki ben bir şeyleri yanlış yapıyorum. Son zamanlarda artan sırt ve boyun ağrılarım, daha önce yapabildiğim hareketleri artık daha kısıtlı olarak yapabildiğimi farketmek benim için bir uyanış oldu. Amacım incelmek değil esneklik kazanmaktı. Hatta abartıp bacaklarını ortadan ikiye ayırarak oturabilmek ;)) -tamam bu biraz abartı gelebilir ama 1-2 yıl sonunda bence mümkün-

Aletli pilates olduğu için mutlaka hoca eşliğinde yapılması gerekiyor, hem makinelerin doğru kullanımı hem de vücudunuzu hareket sırasında doğru şekilde tutmanız yönünde sürekli müdahale ediyorlar.

Karnı sık, omuzları serbest bırak, bilekleri bükme, nefes ver, nefes al, kalçayı düşürme...

Bunları yapmaya çalışırken hareketi  kaçıncıya yaptığını da saymak gerekiyor...

Bi de hareketi yaparken böyle çalışmaya alışkın olmayan vücudunun beynine yolladığı sinyaller, kesinlikle bu iş hocasız olmaz dedirtiyor.

Hayatımda ilk kez yaptığım bir spora konsantre olup dünyayı unuttum, spor sonrasıysa inanılmaz keyifli ve enerjik olmak hiç beklediğim bir sonuç değildi. Üstelik yeme alışkanlıklarımda hiç  bir değişiklik yapmadan herkesin beni daha zayıf ve fit bulması, olsa olsa daha sıkı kasların sonucu olabilirdi.

Evet aletli pilates bire bir ders şeklinde olduğu için maliyet konusu en büyük handikapı ama tüm hareketleri aletlerde yapmadığınız, mat de olduğu için; 20-30 ders sonra bi kaç küçük aletle evde kendi egzersiz rutininizi oluşturabilirsiniz. Çünkü nefesinizi, vücudunuzu nasıl kullanmanız gerektiğini artık öğrenmiş ve hareketleri mükemmele yakın yapıyor duruma gelmiş oluyorsunuz.

İş çıkışı günün stresi ve yorgunluğunu bırakmak için tercih ettiğim stüdyo Akın Saatçi'nin - namı diğer Survivor Akın ;)- Levent'teki Masc Pilates oldu.




Özür

Evet hayatımın en sallama yazısını yazdım :(((

bana yakışmıyor biliyorum...

Ama onu mükemmel hale getirmek güzel notlarla birleştirip yayınlamak, Kasım'dan bugüne tam 5 aydır taslaklarda beklemesine neden oldu.

Hayalimdeki hale getirmeyi beklesem belki bir 5 ay daha belki de bir ömür taslaklarda kalmasına neden olabilecekti...

O yüzden bu sefer mükemmeli zorlamak yerine olduğu gibi bıraktım...

Bazen mükemmeli kovalarken hayatı kaçırıyoruz,

Halbuki her şey dakikalar içinde tüketilip atılıyor hayatımızdan...

Her ne kadar yazı kalıcı da olsa; kelimelerin havada uçuştuğu mesajların, tweetlerin, haberlerin bazen havada çarpışıp hedefine ulaşamadan yok olup gittiği bir dönemde yaşıyoruz...

Şartları zorlamak yerine biraz daha serbest bırakmalıyım kendimi diyerekten affınıza sığınıyorum Fener-Balat Sokaklarında...

Pazartesi, Nisan 07, 2014

Fener-Balat Sokaklarında

Çocukluğunu evinin karşısındaki kırmızı tuğladan görkemli bir şatoya bakarak geçiren bir insanın en büyük hayali, bir gün o şatonun içine girebilmektir...

Halen o duvarların içine girebilmiş olmasam da en azından bahçesine adım atma şansını bulmak da kayda değer bir hatıra...

Hayalini kurduğunuz uzaktan bütününü gördüğünüz o muhteşem yapının bahçesinde olmak ona uzaktan baktığınızdaki hazzı vermiyor...

Vermiyormuş...

Tıpkı Leyla ile Mecnun kavuşsaydı, aşkları destan olmazdı gibi...

Kırmızı Kilise olarak bilinen aslında Fener Rum Lisesi olan görkemli yapıyı da kapsayan, profesyonel turist rehberi arkadaşlarımla ;-) sevgili Sezai Gülşen hocamızla Fener Balat turu yaptık Kasım ayının bir pazar günü...

Profesyonellerle olunca gezi açılmayan kapılar, girilmeyen yerler açılınca size heyecanlanmamak mümkün değil...

Ama bu yerlerde resim çekilmediği için paylaşamıyorum sizinle...

Mesela Kadir Has Müzesi...

Bi zamanların Tekel Fabrikası...

İyi ki Has ailesi'nde...

İyi ki bu şehre kazandırılmış...

Öyle bir yeraltı hazinesinin üzerine kurulmuş ki, altında bambaşka bir dünya var...

Oralarda dolaşmak, yolun sonunda başka bir sokağa yeniden gün ışığına çıkmak ne hissettirebilir ki başka insana...


http://www.istanbulkulturenvanteri.gov.tr/kentsel-anit/detay/envanter_id/60843
http://www.angelobucarelli.com/immagini/saveTheDate/kucuk/Ku%C3%A7ukMustafaPasaHamam_TR.pdf


Yukarıda Aya Nikola Rum Ortodoks Kilisesi'nin giriş kapısını ve girişte gemi şeklinde avizesini görüyorsunuz.


İncebel sokaklarında ahşap evler...


Fener Rum Patrikhanesi'nin kilise bölümünün mütevazi binası...


iki sokağın köşesinde yer alan binanın detayı ve üzerindne geçen kablolar...


Şimdilerde Siirt'li bir ailenin yaşadığı dönemin iddialı evlerinden...


Kanlı Kilise lakabıyla anılan Moğolların Meryem'i kilisesinin altındaki ayazmaya inemesek de küçük bir delikten çektiğimiz gizemli fotomuz


Kırmızı Kilise yazmama gerek bile yok...



Azizlerin kemiklerinin olduğu cam bir sandık...





İstanbul'un fethinde Fatih'in Patrikliğe verdi fermanı gösteren bir mozaik, Patrikhane'nin yönetim binasının duvarını süslüyor...


Fener Rum Patrikhanesi'nin şatafatlı içi...








http://hagiabyzantion.blogspot.com/2011/11/panagia-vlaherna-ayazmas-kilisesi.html

İtiraf

Bu aralar kafası kuma gömülü bir devekuşu gibi hissediyorum kendimi...

Bile isteye soksam da kafamı o kuma, orda da çok mutlu değilim...

Nispeten olan biteni daha az duyduğum ve gördüğüm, kendi hayal dünyamda yaşadığım, olan bitene kayıtsız kaldığım için suçluluk da duymuyor değilim...

Ama ruh sağlığımı korumak için bu yolu tercih ediyorum...

İtirafımdır...


Salı, Mart 11, 2014

Anlamsız

Ne konuşmak geliyor içimden ne de yazmak...

Hatta yazdığım bir kaç cümleyi yayınlamak bile...

Kendi bıkkınlığımdan bezginliğimden değil bu sefer...

Kocaman bir yalanın içinde yaşadığımız yalancı hayatlarımızdan yalancı bedenlerimizden




Pazar, Şubat 16, 2014

On Air

Yine yazılma tarihinin üzerinden çok geçmiş bir yazı...

Yazdığım kağıdın üzerindeki tarih Mart 2013...

Bir yıl, koca bir yıl...

Çok geçmiş olsa da yayınlamalıyım...

"Kendi kendine konuşamıyor insan, boş bir kamera odağına bakıp tıkır tıkır konuşmak tecrübe deneyim istiyor. Onu bir insan gibi algılıyor belki de bir süre sonra...

Bir ay içerisinde iki kamera tecrübem, üstelik biri de canlı yayın olunca anlamaya başlıyorsun"

İlk fotoğrafımız canlı yayından...


Bu da bant  çekimimiz ilk kamera tecrübemin kamera arkası...



Ve yayında olan videom

Jung, Sembolleri ve Ben

Carl'la tanışmamız tam onun hayatına felsefesine uygun bir şekilde oldu...

Ruhlarımızın ortak noktası buluşturdu bizi,

O günden sonra eserlerini okumak ve onu anlamaya çalışmak benim için öncelik oldu...

Evet öncelik oldu olmasına da yazmak, paylaşmak nedense hep geride bıraktığım bir şey oldu...

Okuduğum ilk kitabı İnsanlar ve Sembolleri okuyup bitirmemin üzerinden yıl geçti, kitaptan aldığım notları  yazıya dökmem bir yıl daha...

Ve nihayet...

Carl Gustav JUNG

Çağdaş bir çok insan ikiye bölünmüş bir kişilikten mustariptir.
Ruhumuz doğanın bir parçasıdır ve tıpkı onun gibi sınırsızdır
"Nietzche'nin dediği gibi, gurur yeterince inatçı oldupunda bellek boyun eğer"

Duygularımızın bazıları duygusal enerjilerini yitirerek bilinçdışına düşerler, yani onlara artık dikkat etmeyiz çünkü ya giderek ilginç ve önemli olmaktan çıkmışlardır yada onları gözümüzün önünden uzaklaştırmak için belirli nedenlerimiz vardır.

Bilinçli içerik bilinçdışı içerisinde kaybolabileceği gibi, o zamana kadar hiç de bilinçli olmayan yeni içerikler de bilince yükselebilir.

Bilinçdışı sadece geçmiş olayların hurdalığı olmayıp, gelecekteki ruhsal durumlarla düşüncelerin tohumlarıyla da doludur.

Rüyalar bazen bir olayı oluşundan çok daha önce haber verebilir. Bunun bir mucize sayılması gerekmez. Yaşamımızdakibir çok olayın gerçekte çok uzun bir geçmişi vardır. Adım adım yaklaştığı halde tehlikeyi fark etmeyiz. Gene de bilincimizle algılayamadığımızı çoğu zaman bilinçdışımız farkeder ve rüyalarımızla bildirir. Rüyalarımız çok zaman bizi bu yolla uyarırlar ancak en az bir o kadar da bunu yapmadıkları olur.

Uygarlaşma sürecinde bizler giderek bilincimizi, ruhumuzun dürtüsel katmanlarından uzaklaştırdık.

Hiç bir rüya simgesi, o rüyayı görmüş olan kimseden ayrı ele alınamaz. Durmadan yineleyen rüya dikkat edilmesi gereken bir olgudur. Rüyalarda semboller spontan olarak ortaya çıkarlar, çünkü rüyalar uydurulmaz sadece vuku bulurlar.

Bir şeyden haberi olmayan yalnız bilincimizdir. Bilinçdışının çoktan haberi olduğu bellidir ve vardığı sonuçlar rüyada ifade edilmiştir. Rüyalar sayesinde saptayabildiğimiz kadarıyla bilinçdışı kendi düşüncesini iç güdüsel olarak sürdürüyor.

İnsan kendi ruhuna egemen olduğunu sanmaktadır. Ama ruh hali ve duygularına egemen olamadığı, bilinçdışı faktörlerin sayısız gizli yollardan kararlarına sızdığını fark etmediği sürece muhakkak ki kendisinin egemeni değildir.

İç güdüler bilincimizle ilişkisini yitirse de dolaylı yollardan kendilerini gösteriyorlar. Anlaşılmayan keyifsizlikler, unutkanlıklar, konuşmada yanlışlar gibi...

Yaşam bir savaş alanıdır öyle de kalacaktır, öyle olmasaydı hiç bir şey varlığını sürdüremezdi.

Hiç bir ders kitabı psikolojiyi sahiden öğretmeyi başaramaz, bu ancak gerçek deneyimle öğrenilebilir.

Bilimsel anlayışımız geliştikçe dünyamız insnalıktan uzaklaştı. İnsanın doğayla bağlantısı kaybolup gitmiş ve onunla birlikte bu simgesel bağın ortaya çıkarttığı güçlü duygusal enerji de gitmiş.

Bütün cesetler aynı kimyasal bileşimi gösterir ama canlı insanlar öyle değildir.

Aklımız doğaya egemen olan yeni bir dünya yaratmış ve onu ucube makinelerle donatmıştır.

Rüyalar, rüya sembollerini anlama zahmetine katlanana son derece ilginç bilgiler sunmaktadır. Ne düşündüğümüz sorusuyla o denli meşguluz ki bilinçdışı ruhumuzun bizim hakkımızda ne düşündüğünü sormayı unuttuk.

********

M.L.Von FRANZ

Bir yerlerde var oluşun en dibinde, nereye gidilmesi ne yapılması gerektiği sorularının yanıtı aslında durur. Ama çoğunlukla bizim "ben" adını verdiğimiz soytarı öyle bir gürültü çıkarır ki içimizdeki sesi duymayız.

Jung düşlerin uygar insanlara gerek iç gerekse dış dünyadaki sorunları arasından yolunu bulmada rehberlik ettiğini bulmuştur. Soğuk ve kişisellikten uzak, anlamı olmayan rastlantılar dünyasında yaşamak yerine düşelrimize önem verirsek kendimize ait olan gizemle düzenlenmiş önemli şeylerle dolu bir dünyaya geçebiliriz.

Self'le İlişki

İşleri nedeniyle kentlere yazgılı olanlar, can sıkıcı bir boşluğun sıkıntısını çekiyorlar. Sanki bir türlü gelmek bilmeyen bir şey bekleniyor.

Çağdaş insan için yaşanmaya değer tek serüven ancak kendi içinde bulunabilir. Bunun böyle olduğu sezgisiyle bugün bir çok kimse yoga ve benzeri doğu öğretilerine yönleniyorlar. Self''in gerçekliğine gündelik olarak bir parça  dikkat edildiğinde iki ayrı düzeyde ya da iki ayrı dünyada yaşanıyor gibi bir durum ortaya çıkar.

Kişi çoğunlukla iki nedenden kendi ruhunun yöneten merkeziyle teması yitirir, tek yönlülüğe gider. İkinci neden, ego bilincinin aşırı sağlamlaşmasındandır.

Bilinçli bir insan olarak mükemmel olmadığımın bilincinde kalabilirsem biliçdışının önemli içerik ve süreçlerini algılayabilirim.

Bilinçdışını ciddiye almak eninde sonunda bir kişisel cesaret ve sağlamlık işidir.


37+001

Hayatımıza akıllı telefonlar ve onlarla birlikte gelen uygulamalar, kişisel hayatımızda bilgisayarların yerini azalttı. Bi çırpıda söylemek istediklerini 140 kelimede twitterda, sevdiğin fotoğrafları instagramda yayınlamak sadece bir kaç saniye sürüyor artık...

Ben de haliyle alıyorum nasibi bu yeni dünya düzeninden tabiki blogum da...

Son yazım 5 Ocak'ta, bugün Şubat'ın 16'sı...

Üstelik pek çok sene yaptığım gibi  doğum günü yazısı yazmamışım 15 Şubat'a...

Aslında bloguma has bir durum değil bu, bu sene doğum günümü pek kutladım denemez...

Nedense yılbaşları gibi anlamsız umutların hayallerin yüklendiği gergin bir gün gibi geldi bu sene...

O gün eğlenmek, illa ki kutlamak sevgi böceği olmak şart mıdır???

Sakin sakin geçirmeyi tercih ettim

Kimbilir belki 30'ları tüketmemek için pas geçmek isteğimdendir, bu sitemim...






Pazar, Ocak 05, 2014

Kestaneli Cheesecake

Balkabaklı cheesecake'imin rüştünü ispatlamasının ardından aynı özellik ve güzellikte ama farklı bir cheesecake yapmanın araştırmalarındaydım.

Bolu seyahatimizden dönüşte uğradığım kestane şekercisinde bir anda "işte bu" dedim...

Kestane şekeri ve kestane püresi, ihtiyacım olan şeydi.

Aldım geldim

Ama bu sefer de kestane neye yakışır kimle iyi bir çift olur diye düşünmeye başladım.

Evet kestane-çikolata aşkı

Mükemmel çift

Ve taban; klasik kepekli bisküvi eşlik edemezdi bu aşka 

Kakaolu bisküvi yetişti imdadıma

İşte buyrun tarifi :))

Test edildi, onaylandı, Maria'ya cheesecake de rakip olabilirim ;-)) o kadar yani

Taban İçin

1,5 paket Eti kakaolu biskuvi
70 gr tereyağ
2 yemek kaşığı dr.oetker choco chips (parça çikolata)



Rondoda un haline getirdiğimiz biskuvileri erimiş tereyağıyla iyice harmanladıktan sonra parça çikolatayı da ekleyerek biraz da harmanlıyoruz. (bu işlemi altı çok kısık ocakta teflon tavada yapıyorum)

Kelepçeli kalıba iyice sıkıştırdığımız taban malzemesinin üzerine parça çikolatalardan biraz daha serpebilirsiniz. Çikolata tadını arttırmaktan zarar gelmez ;-)


İç Malzeme

Klasik cheesecake karışımım aslında ama kestane şekerli olduğu için toz şekerini bir parmak kadar az koydum

400 gr labne
150 gr süzme yoğurt
1 su bardağı toz şeker (1 parmak az)
3 yumurta
1 limon kabuğu rendesi
1 çorba kaşığı (tepeleme) un
250 gr kestane şekeri (bütün değil 2 yada 3 parçaya bölünmüş)

Ve fırına vermeden önce kestane şekerlerini hamurun içine eşit miktarda dağıtıyoruz. (8 tanesini üzerinde kullanmak üzere ayırmayı unutmayın)


Fırından çıktıktan sonra soğuyana kadar dışarda devamında buzdolabında 2 saat bekletmemiz gerekiyor.

Servis etmeden önce hazır aldığımız kestane püresiyle üzerini  kaplıyor, ayırdığımız kestaneleri eritilmiş çikolataya batırarak üzerine yerleştiriyoruz.

Veee huzurlarınızda...








Salı, Aralık 31, 2013

Yeni Yıl Dileklerim...



Umud etmek için nedenlerimizin

Gerçekleştirmek için hayallerimizin

Dans etmek için içimizdeki müziğin

Keyfe harcamak için paramızın

Elini tutmak için sevdiklerimizin

Paylaşmak için dostlarımızın

Zevkle yorulmak için işimizin

Gülmek için kahkahalarımızın

Yemek için çikolatalarımızın

Oynamak için oyuncaklarımızın

Yaşamak için ruhumuzun


Her şeyin güzel olacağına inancımızın
Kainatın mükemmel işlediğine güvenimizin

En çok kendimizi sevecek ama
herkese de verecek kadar çok sevgimizin

Sağlığımızın, huzurumuzun hep olması dileğiyle...

Geçmiş 31 Aralık'lar Böyle Geçmiş...

İnsanın yazılı bir tarihi olması güzel...

Geriye dönüp neler olup bitmiş, kimler gelmiş kimler geçmiş...

Her yılın sonunda ne düşünmüşüm ne yazmışım, blogumu yazmaya başladığım 2005 yılından beri

http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2012/12/2013e-1-kala.html

http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2011/12/nasl-gecti-2011.html

http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2010/12/365in-365i-son-3-saat.html

http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2009/12/yln-son-gun-batm-muhtesem-bir-renk.html

http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2008/12/mutluluk-2009da-bizimle.html

http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2007/01/yeni-yln-ilk-gn.html

http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2005/12/yeni-yl-dilekleri.html

Perşembe, Aralık 26, 2013

Hediye Alternatifleri

Yeni yil hediyesi vermek isteyen ancak henuz ne alacagina karar verememisler icin alternetifler...

kucuk ama ozel, ucuz ama zarif...

Pasabahce,

Her zaman icin en gozde magazamdir. Secenek tabi ki cok ama suya damlatacaginiz bir kac damla aromatik yagla odanin havasini degistirebilecek huzur vaad eden bi hediye...

7,95 tl


Harbiye Askeri Muze Hediye Fuari

Biri İzmir'den Karya Seramik'ten siradan nazarliklara cok hos bi alternatif, baska modelleri de var...

25 Tl



İstanbul Ortakoy'den Sani Grand Bazaar'dan...

zeytin cekirdegi yagindan sabun ama sabundan cok kutularina vuruldum...

6 Tl


Mudo...

Audrey Hepburn'culuk oynamak isteyen tum kadinlar icin dirsege uzanan siyah kece eldiven...

24,95 Tl


Pazartesi, Aralık 23, 2013

Gölcük Donmuş

Yine bir seyahat sonrası resimler yazılar kafamda bloguma akmak için beklerken, daha iki ay öncekileri bile yayımlayamadığım gerçeği arka fonda çığlıklar atarken...

Kısa ve öz küçük yazılar yazmaya karar verdim...

İlk haberimiz karın sadece İstanbul'a yağdığını zannettiğimiz, kar yağdı kar bitti diye Türkiye gündemini belirlediğimiz yalancı şehrin bizi yıllarca nasıl kandırdığı gerçeği...

Evet İstanbul'da kar geçen hafta yağdı geçti, gitti, bitti...

Amaaaaaaa....

İstanbul Bolu yolunda Düzce'ye kadar günlük güneşli olan hayat bir anda Buz Devri filminin içine düşmüş gibi hissettiriyor size.

Herkes Bolu Dağı tüneli diye korkuturken esas film Düzce'deymiş haberimiz yok...

Öğlen vakti arabanın gösterdiği derece hızla düşmekte...

2, 1, 0, -1, -2, -3, -4, -5....


Elektrik telleri bile beyaz bir çizgi halinde...

Düzce bitince buzdan ağaçlar, direkler sona erse de kar varlığını sürdürmeye devam ediyor.

Ana yolların açık olduğu Bolu'da aslında her yer kar...

Ama o kara rağmen Gölcük yolu gayet temiz ve açık, tecrübeli bir şoförle güvenle çıkılabilir...

Park içersindeki tuvaletlerde akan su bulmanız çok zor, zira bütün musluklar, iyi niyetli insanların bıraktığı su dolu pet şişeler bile buz tutmuş...

Sadece onlar mı???

Koskocaman göl buz tutmuş :)))

Ortada göl falan yok çocukluğumda okuduğum Gümüş Patenler'i hatırlatan buzdan bir alan...



Gölün üzerinde yürümek tehlike arz etse de, uyarı tabelaları olsa da kimsenin pek umursadığı söylenemez, ben bile kıyıdan bi iki metre açıldım yürüyerek inkar edemem :))

Hayatında ilk defa kar gören çocuklar gibi, hayret nidalarıyla her yeri kaplayan karın güneş ışığı altında elmas gibi parıldayan haline çimensi görüntüsüne, akarken donan suyun haline şaşarak  gölün etrafını turlamak...

Paha biçilmez, inanılmaz bir keyif ...







Koskoca göl donar da havuz donmaz mı???




Her hali başka güzel otelimiz Gazelle Resort SPA'nın sıcak havuzunun dışarıda kalan bir kısmında yüzerken buz havuzuna komşu olmak herhalde ender yaşanabilecek bir zevk olsa gerek :))

Ekim'de sıcak havuzdan şimdilerde buz tutmuş havuza atlamışlığım vardır da, bu sefer komple buz olduğu için  yapamadım ;)))


Kısacası Bolu'da hava buz...

Hayat sıcacık...

Bolu maceralarım

İstanbul'a yağan kar ise, Bolu'da ki beyaz şey neydi?

yazımla devam edicek :))