dağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Mart 19, 2018

Luzern'den Pilatus'a




Bu kez Zürih’den 50 dakikalık bir tren yolculuğuyla Luzern’e gidiyoruz. Dünkü saatler süren tren yolculuğunda  sonra çok kısa gelen bir seyahat.

Şehrin içinden giderken bir tünelden geçiyorsunuz ve sonra bir daha tünelden çıktığınızda kendinizi dereler akan devasa çam ağaçlarının olduğu bir ormanda buluyorsunuz. Üstelik sabah sisi etrafınızı sarmışken.

Tren yol alırken geniş düzlükler, hobi bahçeleri olduğunu tahmin ettiğim kare kare içinde küçük kulübelerin olduğu sınırlandırılmış alanlar. Sisten çok az şeyi seçebiliyoruz.


Ama göl kenarında yürüyüş yollarında köpeğiyle yürüyen, koşan insanlar görünüyor. Her şey çok huzurlu.

Ülkedeki pek çok su kaynağı gibi bu göl de yer yer donmuş. Gölün kıyısındaki ağaçların dalları buzun içinde güzel pozlar veriyor ama hava sisli olmasaydı, trenin camları yansımasaydı...

Tren demişken, trenler 1. ve 2. sınıf olarak bölümlere ayrılmış durumda, siz biletinizin olduğu bölümde seyahat ediyorsunuz. Ancak 2. sınıfı bile bizim ülkemizin standartlarına göre vip. Çocuklar için oyun köşesinden tutun, döner koltuklu oturma gruplarına kadar her şey düşünülmüş.


Haliyle fiyatları da bizim standartlarımızın üstünde ama kesinlikle değiyor.

Sisle seyahat etmek güzeldi ancak Luzern'e indiğimizde şehrin üzerinde dağılmayan sis bulutu biraz hayal kırıklığı yarattı. İndiğimiz yerde bir nehir, iskeleye yanaşmış bir gemi olduğunu ancak öğleden sonra anlayabildik.

Luzern'e sebebi ziyaretimiz Pilatus Dağı...




Trenden indiğiniz yerden kısa bir otobüs yolculuğuyla dağa çıkacağınız teleferiğe ulaşabiliyorsunuz. Neyse ki bu bölgede sis etkisini yitirmişti. Kısa bir bilet kuyruğundan sonra (3-4 kişi) -öğlen saatlerindeki dönüşümüz sırasında gördüğüm kuyruk fenaydı- yarım saatlik bir teleferik yolculuğunun ilk vagonuna biniyorsunuz. Oyun parkında işiniz yoksa ilk durduğu istasyonda inmeden devam edeceksiniz. Teleferikle çıkarken gördüğünüz manzara, aldığınız keyif tarif edilesi değil, resimlerden ne kadar anlaşılır bilmiyorum.

Ama burada eğlendiyseniz bir sonraki kabinde çok daha eğleneceksiniz garanti ediyorum.

4 kişilik teleferikten indiğinizde vardığınız istasyon kızakçıların, kaymak isteyenlerin istasyonu. Aynı zamanda 15 kişilik daha büyük bir teleferikle zirve yolculuğunuzun başladığı yer.

Sanırım 5 dakika süren dik bir tırmanışla 2000 metreye konduruyor sizi. Tırmanış sırasında küçük bir zirveyi adeta yalayarak geçen kabin insanın bi yüreğini hoplatıyor. Belki de aniden değişen yer çekimidir bu hissi yaratan. Aynı his dönüşte bir anda boşluğa düştüğünüzde de içinizi hop ettiriyor.


Zirve 2132 metrede ancak otellerin bulunduğu ve teleferikle ulaştığınız nokta 2000 metre civarıdır diye tahmin ediyorum. Zirveye de yürüyebileceğiniz güvenlikli patikalar var ancak mevsim itibariyle yüksek kardan dolayı uygun ayakkabılar ve deneyim olmadan pek gidilesi değil.

Ama inanın olduğunuz yer de yeter.

Aşağıdaki sise inat yukarda pırıl pırıl güneş ve açık bir hava var. Dağın etekleri sisli, Luzern Gölü görünmüyor. Ama tekrar gelinmeli o otelde kalınmalı hayalleri beyin kıvrımlarına işleniyor.

Bir üst seyir terasına çıktığımızda kar tünelleri, karın içine gömülmüş buzdan heykeller görüyoruz. Ancak sonrasında instagram fotoğraflarından baktığımda o heykellerin karın içinde değil Kasım ayında orada açılan bir sergiden kalma olduğunu; bulunduğumuz terasın Ocak sonunda 3 metre karla kaplı olduğunu görüyorum. İnanılmaz.

Isıtan güneş, sessizlik, mükemmel manzara, bulutların üstünde hissi garip bir duygu ayrılmak istemiyor insan.

Gecesini düşünüyorum.

Yıldızlar ne kadar güzel görünür, ya güneşin doğuşu, batışı, ya dolunay.

Çıldırtıcı

Pilatus'la ilgili çok planım var.

Bir de Ejderha yolu var.


Yüzüklerinin Efendisi filmiyle bir alakası var ama seriyi takip etmeyen biri olarak, Yavuz'un  anlattığı bilgiler bi kulağımdan giriyor ötekinden çıkıyor :)


Bir de buranın insan canlısı kargaları var. Alp kargası olarak anılan bedeni simsiyah gagası sapsarı. Güvercinlere vermek üzere sakladığım galeta kırıntıları alp kargalarının kısmetiymiş. Yavuz'un elinden biraz ürkek de olsa yiyorlar.


Bizim teleferikle çıktığımız yolu kayaklarıyla yürüyerek çıkan insanlar da yok değil. Otelin lobisinden dışarda kar yamaçları üzerinde yürüyenleri seyretmek, evinizde 5. katta otururken camın önünden yürüyerek geçen birini seyretmek gibi.


Öğlen saatlerinde şehre indiğimizde sis kalkmıştı ancak günlerden pazar ve her yer kapalıyken, bir de Pilatus dağının etkileyici havasından buralara inince pek bi eğlenceli gelmedi. Tekrar trenle Zürih'e dönüp, dönüş uçağımız için yola koyulmamız gerekiyordu.

Pilatus hakkında merak ettiğiniz her şey için canlı kameraların da olduğu http://www.pilatus.ch sitesini mutlaka ziyaret etmenizi öneririm.

Zira ben hala ara ara açıp bakıyorum. O gün sisten göremediğim Luzern gölünü tepeden seyrediyorum.














Çarşamba, Ekim 21, 2015

Bayburt'ta Başka Bir Dünya - Baksı Müzesi

Baksı Müzesi, 2014 Avrupa Konseyi müze ödülünü aldığında gazete ve dergilere haber oluşundan ben de haberdar oldum varlığından... 

Sonrasında instagramda takip etttiğim kişilerin paylaşımlarından...
Etkilendim...
Görülesi bir yer olduğu kesindi. İstanbul’da pek çok sergi ve sanatın kalbinde doğru dürüst birine bile gidemezken Bayburt’a gitmek hayal ötesiydi.
Ama bazı anlar vardır ki çok üstünde durmadan olsun diye ısrar etmediğiniz ama gerçekten istediğiniz şeyler öyle kolayca sizin olur ki...
Şaşar kalırsınız, şükredersiniz sadece ilahi düzene...
Sacred 7 turun ilk defa düzenlediği Baksı Müzesi ve Rize yaylalarını kapsayan Erzurum’dan Trabzon’a Bir Derin Nefes programı beni de çekti içine...
Ve 16 Ekim sabaha karşı Erzurum’a giden uçakta buluverdim kendimi...

Baksı öyle kolay ulaşılası bir yer değil. (kırmızı daire içinde) Erzurum’dan Bayburt merkezine ulaştıktan sonra 45 dakika daha köy yollarında Baksı Müzesi ve İspir tabelalarını takip ederek uçsuz bucaksız coğrafyada yol aldıktan sonra bir tepenin üstünde kurulu, yer aldığı coğrafyada uzaylıların yaşadığını düşünebileceğiniz kadar farklı mimarisiyle karşınıza çıkıyor.

Gün doğarken ana müze binası
Kendi nefes alışınızdan başka hiç bir sesin olmadığı -öten kuşları ve mutfak bölümünün önündeki terasta rüzgarla sallanan çanın sesi dışında-


Müzenin kurucusu, bir hayali-rüyayı gerçek kılan Hüsamettin Koçan hoca...

Bu köyde doğmuş, gurbete giden babasının yolunu beklemiş, aba'sına bir ev yapma sözünü artık o yaşayamayacak göremiyecek de olsa yerine getirmiş hayırlı bir evlat, vatansever, doğduğu topraklara varını yoğunu veren biri.

Gerçek bir sanatçı...

Gözlerinde dahilikle, deliliğin pırıltıları dolaşan 69 yaşında genç bir adam...

Hüsamettin Koçan kendi eserleri önünde

Deli... Çünkü böyle bir hayali gerçeği dönüştürmek akıllı birinin yapabileceği, karşısına çıkan imkansızlıklardan pes etmeyerek durmadan devam edebileceği bir iş değil.

Dahi... Çünkü kimsenin bir araya getirmeyi düşünemeyeceği muhteşem bir karışımla bambaşka bir dünya yaratmış.

Bu ülkenin Hüsamettin Hoca gibi insanlara o kadar çok ihtiyacı var ki aslında...

Baksi'yi yaratıcısıyla dolaşmak, her bir eserin nerden nasıl geldiğini, hikayesini ondan dinlemek müthiş bir deneyimdi.

Yani müze ayrı, Hüsamettin hoca ayrı, bulunduğunuz coğrafya ayrı etkiliyor sizi.

Çoruh Nehri ayaklarınızın altında kıvrıla kıvrıla akarken, karşınızda dumanlı dağlar...

Gece olunca çıkan sonsuz yıldızlar, mevsim sonbahar olmasa gece çökünce soğuk kendini hissettirmese bütün geceyi yıldızları izleyerek geçirebilirdim.

sabah 6:30'da Baksı'da doğan gün...

Müzenin "ON" sergisini görmek nasipti bize... Kuratörü Marcus Graf'a teşekkürler

Gelenekselle modernin müthiş bir uyumla bir araya geldiği bu yer, insana aslında ben nerdeyim ne yapıyorum, rakamlardan hedeflerden, birbirinin aynı tekrarlayan günlerden hayata, sanata, tutkuya, inanca dair neler kaçırdığını sorgulatan...


Dünyanın dışında başka bir gezegende küçük prens gibi hissediyorsun kendini...

Sanatı seven ama öyle sergi, etkinlik, bienal gezen biri olmadığım için bu kadar çok etkilendim belki de... 

Depo Müze'de sergilenen "Kadınlık Halleri" eseri
Belki de mekanın, coğrafyanın farklı enerjisi... 

Belki de ruhu, misyonu, taşıdığı yüce değerleri...



Hoca'nin müze maketi üzerinde mekanları anlatırken, "aba'm için -anneye aba denirmis yörede- yaptığımm ev. Göremedi ama hemen karşı tepede yattığı mezarından görüyordur" sözleri...

Ruhu, gördükleri karşısında karmakarışık olan biri için öldürücü darbeydi. 

Dağıldım...

Hatırladıkça, halen dağılıyorum...

Müzeyi, konferans salonunu, kütüphaneyi, müze depoyu gezdik...

Her bir eserin hikayesini tek tek anlattı, kendi deyimiyle ne kadar parası olduğunu bilmeyen ama satın aldığı her bir parçanın fiyatını çok net hatırlayan çok özel bir insan Hüsamettin Koçan...

Aynı zamanda karısına, Oya Koçan'a aşık... 

Müze dediğime bakmayın, dört duvar bir bina içerisindeki eserler değil kastettiğim çok daha geniş. Soluduğum hava, karşıda sıralanan dağlar, aşağıda akan Çoruh Nehri, konuk evi binaları, gurbete bakan çocuklar, bastığım toprak...

Atölyeler...

Kök boyaların hazırlanıp ipliklerin  boyandığı, tezgahta kumaşların kilimlerin dokunduğu...

Çocukların yaratıcı çalışmaları...

Ve hocanın çalışma atölyesi...

Aslında Baksı'yı anlatmanın bir yolu gerçekten var mı bilmiyorum. 

Anlatılmaz yaşanır klişe bir cümle gibi gelse de, Baksı'nın tam karşılığı bu...

Ancak yaşarsanız gerçekten ne kaçırdığınızı anlayabilirsiniz.

Uzun lafın kısası, bu Baksı adamı umutlandırır, gururlandırır, duygulandırır, ağlatır, aşık eder, hayatını sorgulatır, yaşama sevinci verir... 

Ve o makasla yüreğinizi ortadan ikiye böler bir parçasını orada bırakır gidersiniz...