Ne konuşmak geliyor içimden ne de yazmak...
Hatta yazdığım bir kaç cümleyi yayınlamak bile...
Kendi bıkkınlığımdan bezginliğimden değil bu sefer...
Kocaman bir yalanın içinde yaşadığımız yalancı hayatlarımızdan yalancı bedenlerimizden
Salı, Mart 11, 2014
Pazar, Şubat 16, 2014
On Air
Yine yazılma tarihinin üzerinden çok geçmiş bir yazı...
Yazdığım kağıdın üzerindeki tarih Mart 2013...
Bir yıl, koca bir yıl...
Çok geçmiş olsa da yayınlamalıyım...
"Kendi kendine konuşamıyor insan, boş bir kamera odağına bakıp tıkır tıkır konuşmak tecrübe deneyim istiyor. Onu bir insan gibi algılıyor belki de bir süre sonra...
Bir ay içerisinde iki kamera tecrübem, üstelik biri de canlı yayın olunca anlamaya başlıyorsun"
İlk fotoğrafımız canlı yayından...
Bu da bant çekimimiz ilk kamera tecrübemin kamera arkası...
Ve yayında olan videom
Yazdığım kağıdın üzerindeki tarih Mart 2013...
Bir yıl, koca bir yıl...
Çok geçmiş olsa da yayınlamalıyım...
"Kendi kendine konuşamıyor insan, boş bir kamera odağına bakıp tıkır tıkır konuşmak tecrübe deneyim istiyor. Onu bir insan gibi algılıyor belki de bir süre sonra...
Bir ay içerisinde iki kamera tecrübem, üstelik biri de canlı yayın olunca anlamaya başlıyorsun"
İlk fotoğrafımız canlı yayından...
Bu da bant çekimimiz ilk kamera tecrübemin kamera arkası...
Ve yayında olan videom
Jung, Sembolleri ve Ben
Carl'la tanışmamız tam onun hayatına felsefesine uygun bir şekilde oldu...
Ruhlarımızın ortak noktası buluşturdu bizi,
O günden sonra eserlerini okumak ve onu anlamaya çalışmak benim için öncelik oldu...
Evet öncelik oldu olmasına da yazmak, paylaşmak nedense hep geride bıraktığım bir şey oldu...
Okuduğum ilk kitabı İnsanlar ve Sembolleri okuyup bitirmemin üzerinden yıl geçti, kitaptan aldığım notları yazıya dökmem bir yıl daha...
Ve nihayet...
Carl Gustav JUNG
Çağdaş bir çok insan ikiye bölünmüş bir kişilikten mustariptir.
Ruhumuz doğanın bir parçasıdır ve tıpkı onun gibi sınırsızdır
"Nietzche'nin dediği gibi, gurur yeterince inatçı oldupunda bellek boyun eğer"
Duygularımızın bazıları duygusal enerjilerini yitirerek bilinçdışına düşerler, yani onlara artık dikkat etmeyiz çünkü ya giderek ilginç ve önemli olmaktan çıkmışlardır yada onları gözümüzün önünden uzaklaştırmak için belirli nedenlerimiz vardır.
Bilinçli içerik bilinçdışı içerisinde kaybolabileceği gibi, o zamana kadar hiç de bilinçli olmayan yeni içerikler de bilince yükselebilir.
Bilinçdışı sadece geçmiş olayların hurdalığı olmayıp, gelecekteki ruhsal durumlarla düşüncelerin tohumlarıyla da doludur.
Rüyalar bazen bir olayı oluşundan çok daha önce haber verebilir. Bunun bir mucize sayılması gerekmez. Yaşamımızdakibir çok olayın gerçekte çok uzun bir geçmişi vardır. Adım adım yaklaştığı halde tehlikeyi fark etmeyiz. Gene de bilincimizle algılayamadığımızı çoğu zaman bilinçdışımız farkeder ve rüyalarımızla bildirir. Rüyalarımız çok zaman bizi bu yolla uyarırlar ancak en az bir o kadar da bunu yapmadıkları olur.
Uygarlaşma sürecinde bizler giderek bilincimizi, ruhumuzun dürtüsel katmanlarından uzaklaştırdık.
Hiç bir rüya simgesi, o rüyayı görmüş olan kimseden ayrı ele alınamaz. Durmadan yineleyen rüya dikkat edilmesi gereken bir olgudur. Rüyalarda semboller spontan olarak ortaya çıkarlar, çünkü rüyalar uydurulmaz sadece vuku bulurlar.
Bir şeyden haberi olmayan yalnız bilincimizdir. Bilinçdışının çoktan haberi olduğu bellidir ve vardığı sonuçlar rüyada ifade edilmiştir. Rüyalar sayesinde saptayabildiğimiz kadarıyla bilinçdışı kendi düşüncesini iç güdüsel olarak sürdürüyor.
İnsan kendi ruhuna egemen olduğunu sanmaktadır. Ama ruh hali ve duygularına egemen olamadığı, bilinçdışı faktörlerin sayısız gizli yollardan kararlarına sızdığını fark etmediği sürece muhakkak ki kendisinin egemeni değildir.
İç güdüler bilincimizle ilişkisini yitirse de dolaylı yollardan kendilerini gösteriyorlar. Anlaşılmayan keyifsizlikler, unutkanlıklar, konuşmada yanlışlar gibi...
Yaşam bir savaş alanıdır öyle de kalacaktır, öyle olmasaydı hiç bir şey varlığını sürdüremezdi.
Hiç bir ders kitabı psikolojiyi sahiden öğretmeyi başaramaz, bu ancak gerçek deneyimle öğrenilebilir.
Bilimsel anlayışımız geliştikçe dünyamız insnalıktan uzaklaştı. İnsanın doğayla bağlantısı kaybolup gitmiş ve onunla birlikte bu simgesel bağın ortaya çıkarttığı güçlü duygusal enerji de gitmiş.
Bütün cesetler aynı kimyasal bileşimi gösterir ama canlı insanlar öyle değildir.
Aklımız doğaya egemen olan yeni bir dünya yaratmış ve onu ucube makinelerle donatmıştır.
Rüyalar, rüya sembollerini anlama zahmetine katlanana son derece ilginç bilgiler sunmaktadır. Ne düşündüğümüz sorusuyla o denli meşguluz ki bilinçdışı ruhumuzun bizim hakkımızda ne düşündüğünü sormayı unuttuk.
********
M.L.Von FRANZ
Bir yerlerde var oluşun en dibinde, nereye gidilmesi ne yapılması gerektiği sorularının yanıtı aslında durur. Ama çoğunlukla bizim "ben" adını verdiğimiz soytarı öyle bir gürültü çıkarır ki içimizdeki sesi duymayız.
Jung düşlerin uygar insanlara gerek iç gerekse dış dünyadaki sorunları arasından yolunu bulmada rehberlik ettiğini bulmuştur. Soğuk ve kişisellikten uzak, anlamı olmayan rastlantılar dünyasında yaşamak yerine düşelrimize önem verirsek kendimize ait olan gizemle düzenlenmiş önemli şeylerle dolu bir dünyaya geçebiliriz.
Self'le İlişki
İşleri nedeniyle kentlere yazgılı olanlar, can sıkıcı bir boşluğun sıkıntısını çekiyorlar. Sanki bir türlü gelmek bilmeyen bir şey bekleniyor.
Çağdaş insan için yaşanmaya değer tek serüven ancak kendi içinde bulunabilir. Bunun böyle olduğu sezgisiyle bugün bir çok kimse yoga ve benzeri doğu öğretilerine yönleniyorlar. Self''in gerçekliğine gündelik olarak bir parça dikkat edildiğinde iki ayrı düzeyde ya da iki ayrı dünyada yaşanıyor gibi bir durum ortaya çıkar.
Kişi çoğunlukla iki nedenden kendi ruhunun yöneten merkeziyle teması yitirir, tek yönlülüğe gider. İkinci neden, ego bilincinin aşırı sağlamlaşmasındandır.
Bilinçli bir insan olarak mükemmel olmadığımın bilincinde kalabilirsem biliçdışının önemli içerik ve süreçlerini algılayabilirim.
Bilinçdışını ciddiye almak eninde sonunda bir kişisel cesaret ve sağlamlık işidir.
Ruhlarımızın ortak noktası buluşturdu bizi,
O günden sonra eserlerini okumak ve onu anlamaya çalışmak benim için öncelik oldu...
Evet öncelik oldu olmasına da yazmak, paylaşmak nedense hep geride bıraktığım bir şey oldu...
Okuduğum ilk kitabı İnsanlar ve Sembolleri okuyup bitirmemin üzerinden yıl geçti, kitaptan aldığım notları yazıya dökmem bir yıl daha...
Ve nihayet...
Carl Gustav JUNG
Çağdaş bir çok insan ikiye bölünmüş bir kişilikten mustariptir.
Ruhumuz doğanın bir parçasıdır ve tıpkı onun gibi sınırsızdır
"Nietzche'nin dediği gibi, gurur yeterince inatçı oldupunda bellek boyun eğer"
Duygularımızın bazıları duygusal enerjilerini yitirerek bilinçdışına düşerler, yani onlara artık dikkat etmeyiz çünkü ya giderek ilginç ve önemli olmaktan çıkmışlardır yada onları gözümüzün önünden uzaklaştırmak için belirli nedenlerimiz vardır.
Bilinçli içerik bilinçdışı içerisinde kaybolabileceği gibi, o zamana kadar hiç de bilinçli olmayan yeni içerikler de bilince yükselebilir.
Bilinçdışı sadece geçmiş olayların hurdalığı olmayıp, gelecekteki ruhsal durumlarla düşüncelerin tohumlarıyla da doludur.
Rüyalar bazen bir olayı oluşundan çok daha önce haber verebilir. Bunun bir mucize sayılması gerekmez. Yaşamımızdakibir çok olayın gerçekte çok uzun bir geçmişi vardır. Adım adım yaklaştığı halde tehlikeyi fark etmeyiz. Gene de bilincimizle algılayamadığımızı çoğu zaman bilinçdışımız farkeder ve rüyalarımızla bildirir. Rüyalarımız çok zaman bizi bu yolla uyarırlar ancak en az bir o kadar da bunu yapmadıkları olur.
Uygarlaşma sürecinde bizler giderek bilincimizi, ruhumuzun dürtüsel katmanlarından uzaklaştırdık.
Hiç bir rüya simgesi, o rüyayı görmüş olan kimseden ayrı ele alınamaz. Durmadan yineleyen rüya dikkat edilmesi gereken bir olgudur. Rüyalarda semboller spontan olarak ortaya çıkarlar, çünkü rüyalar uydurulmaz sadece vuku bulurlar.
Bir şeyden haberi olmayan yalnız bilincimizdir. Bilinçdışının çoktan haberi olduğu bellidir ve vardığı sonuçlar rüyada ifade edilmiştir. Rüyalar sayesinde saptayabildiğimiz kadarıyla bilinçdışı kendi düşüncesini iç güdüsel olarak sürdürüyor.
İnsan kendi ruhuna egemen olduğunu sanmaktadır. Ama ruh hali ve duygularına egemen olamadığı, bilinçdışı faktörlerin sayısız gizli yollardan kararlarına sızdığını fark etmediği sürece muhakkak ki kendisinin egemeni değildir.
İç güdüler bilincimizle ilişkisini yitirse de dolaylı yollardan kendilerini gösteriyorlar. Anlaşılmayan keyifsizlikler, unutkanlıklar, konuşmada yanlışlar gibi...
Yaşam bir savaş alanıdır öyle de kalacaktır, öyle olmasaydı hiç bir şey varlığını sürdüremezdi.
Hiç bir ders kitabı psikolojiyi sahiden öğretmeyi başaramaz, bu ancak gerçek deneyimle öğrenilebilir.
Bilimsel anlayışımız geliştikçe dünyamız insnalıktan uzaklaştı. İnsanın doğayla bağlantısı kaybolup gitmiş ve onunla birlikte bu simgesel bağın ortaya çıkarttığı güçlü duygusal enerji de gitmiş.
Bütün cesetler aynı kimyasal bileşimi gösterir ama canlı insanlar öyle değildir.
Aklımız doğaya egemen olan yeni bir dünya yaratmış ve onu ucube makinelerle donatmıştır.
Rüyalar, rüya sembollerini anlama zahmetine katlanana son derece ilginç bilgiler sunmaktadır. Ne düşündüğümüz sorusuyla o denli meşguluz ki bilinçdışı ruhumuzun bizim hakkımızda ne düşündüğünü sormayı unuttuk.
********
M.L.Von FRANZ
Bir yerlerde var oluşun en dibinde, nereye gidilmesi ne yapılması gerektiği sorularının yanıtı aslında durur. Ama çoğunlukla bizim "ben" adını verdiğimiz soytarı öyle bir gürültü çıkarır ki içimizdeki sesi duymayız.
Jung düşlerin uygar insanlara gerek iç gerekse dış dünyadaki sorunları arasından yolunu bulmada rehberlik ettiğini bulmuştur. Soğuk ve kişisellikten uzak, anlamı olmayan rastlantılar dünyasında yaşamak yerine düşelrimize önem verirsek kendimize ait olan gizemle düzenlenmiş önemli şeylerle dolu bir dünyaya geçebiliriz.
Self'le İlişki
İşleri nedeniyle kentlere yazgılı olanlar, can sıkıcı bir boşluğun sıkıntısını çekiyorlar. Sanki bir türlü gelmek bilmeyen bir şey bekleniyor.
Çağdaş insan için yaşanmaya değer tek serüven ancak kendi içinde bulunabilir. Bunun böyle olduğu sezgisiyle bugün bir çok kimse yoga ve benzeri doğu öğretilerine yönleniyorlar. Self''in gerçekliğine gündelik olarak bir parça dikkat edildiğinde iki ayrı düzeyde ya da iki ayrı dünyada yaşanıyor gibi bir durum ortaya çıkar.
Kişi çoğunlukla iki nedenden kendi ruhunun yöneten merkeziyle teması yitirir, tek yönlülüğe gider. İkinci neden, ego bilincinin aşırı sağlamlaşmasındandır.
Bilinçli bir insan olarak mükemmel olmadığımın bilincinde kalabilirsem biliçdışının önemli içerik ve süreçlerini algılayabilirim.
Bilinçdışını ciddiye almak eninde sonunda bir kişisel cesaret ve sağlamlık işidir.
37+001
Hayatımıza akıllı telefonlar ve onlarla birlikte gelen uygulamalar, kişisel hayatımızda bilgisayarların yerini azalttı. Bi çırpıda söylemek istediklerini 140 kelimede twitterda, sevdiğin fotoğrafları instagramda yayınlamak sadece bir kaç saniye sürüyor artık...
Ben de haliyle alıyorum nasibi bu yeni dünya düzeninden tabiki blogum da...
Son yazım 5 Ocak'ta, bugün Şubat'ın 16'sı...
Üstelik pek çok sene yaptığım gibi doğum günü yazısı yazmamışım 15 Şubat'a...
Aslında bloguma has bir durum değil bu, bu sene doğum günümü pek kutladım denemez...
Nedense yılbaşları gibi anlamsız umutların hayallerin yüklendiği gergin bir gün gibi geldi bu sene...
O gün eğlenmek, illa ki kutlamak sevgi böceği olmak şart mıdır???
Sakin sakin geçirmeyi tercih ettim
Kimbilir belki 30'ları tüketmemek için pas geçmek isteğimdendir, bu sitemim...
Ben de haliyle alıyorum nasibi bu yeni dünya düzeninden tabiki blogum da...
Son yazım 5 Ocak'ta, bugün Şubat'ın 16'sı...
Üstelik pek çok sene yaptığım gibi doğum günü yazısı yazmamışım 15 Şubat'a...
Aslında bloguma has bir durum değil bu, bu sene doğum günümü pek kutladım denemez...
Nedense yılbaşları gibi anlamsız umutların hayallerin yüklendiği gergin bir gün gibi geldi bu sene...
O gün eğlenmek, illa ki kutlamak sevgi böceği olmak şart mıdır???
Sakin sakin geçirmeyi tercih ettim
Kimbilir belki 30'ları tüketmemek için pas geçmek isteğimdendir, bu sitemim...
Pazar, Ocak 05, 2014
Kestaneli Cheesecake
Balkabaklı cheesecake'imin rüştünü ispatlamasının ardından aynı özellik ve güzellikte ama farklı bir cheesecake yapmanın araştırmalarındaydım.
Bolu seyahatimizden dönüşte uğradığım kestane şekercisinde bir anda "işte bu" dedim...
Kestane şekeri ve kestane püresi, ihtiyacım olan şeydi.
Aldım geldim
Ama bu sefer de kestane neye yakışır kimle iyi bir çift olur diye düşünmeye başladım.
Evet kestane-çikolata aşkı
Mükemmel çift
Ve taban; klasik kepekli bisküvi eşlik edemezdi bu aşka
Kakaolu bisküvi yetişti imdadıma
İşte buyrun tarifi :))
Test edildi, onaylandı, Maria'ya cheesecake de rakip olabilirim ;-)) o kadar yani
Taban İçin
1,5 paket Eti kakaolu biskuvi
70 gr tereyağ
2 yemek kaşığı dr.oetker choco chips (parça çikolata)
Rondoda un haline getirdiğimiz biskuvileri erimiş tereyağıyla iyice harmanladıktan sonra parça çikolatayı da ekleyerek biraz da harmanlıyoruz. (bu işlemi altı çok kısık ocakta teflon tavada yapıyorum)
Kelepçeli kalıba iyice sıkıştırdığımız taban malzemesinin üzerine parça çikolatalardan biraz daha serpebilirsiniz. Çikolata tadını arttırmaktan zarar gelmez ;-)
İç Malzeme
Klasik cheesecake karışımım aslında ama kestane şekerli olduğu için toz şekerini bir parmak kadar az koydum
400 gr labne
150 gr süzme yoğurt
1 su bardağı toz şeker (1 parmak az)
3 yumurta
1 limon kabuğu rendesi
1 çorba kaşığı (tepeleme) un
250 gr kestane şekeri (bütün değil 2 yada 3 parçaya bölünmüş)
Ve fırına vermeden önce kestane şekerlerini hamurun içine eşit miktarda dağıtıyoruz. (8 tanesini üzerinde kullanmak üzere ayırmayı unutmayın)
Fırından çıktıktan sonra soğuyana kadar dışarda devamında buzdolabında 2 saat bekletmemiz gerekiyor.
Servis etmeden önce hazır aldığımız kestane püresiyle üzerini kaplıyor, ayırdığımız kestaneleri eritilmiş çikolataya batırarak üzerine yerleştiriyoruz.
Veee huzurlarınızda...
Salı, Aralık 31, 2013
Yeni Yıl Dileklerim...
Umud etmek için nedenlerimizin
Gerçekleştirmek için hayallerimizin
Dans etmek için içimizdeki müziğin
Keyfe harcamak için paramızın
Elini tutmak için sevdiklerimizin
Paylaşmak için dostlarımızın
Zevkle yorulmak için işimizin
Gülmek için kahkahalarımızın
Yemek için çikolatalarımızın
Oynamak için oyuncaklarımızın
Yaşamak için ruhumuzun
Her şeyin güzel olacağına inancımızın
Kainatın mükemmel işlediğine güvenimizin
En çok kendimizi sevecek ama
herkese de verecek kadar çok sevgimizin
herkese de verecek kadar çok sevgimizin
Sağlığımızın, huzurumuzun hep olması dileğiyle...
Geçmiş 31 Aralık'lar Böyle Geçmiş...
İnsanın yazılı bir tarihi olması güzel...
Geriye dönüp neler olup bitmiş, kimler gelmiş kimler geçmiş...
Her yılın sonunda ne düşünmüşüm ne yazmışım, blogumu yazmaya başladığım 2005 yılından beri
http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2012/12/2013e-1-kala.html
http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2011/12/nasl-gecti-2011.html
http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2010/12/365in-365i-son-3-saat.html
http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2009/12/yln-son-gun-batm-muhtesem-bir-renk.html
http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2008/12/mutluluk-2009da-bizimle.html
http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2007/01/yeni-yln-ilk-gn.html
http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2005/12/yeni-yl-dilekleri.html
Geriye dönüp neler olup bitmiş, kimler gelmiş kimler geçmiş...
Her yılın sonunda ne düşünmüşüm ne yazmışım, blogumu yazmaya başladığım 2005 yılından beri
http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2012/12/2013e-1-kala.html
http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2011/12/nasl-gecti-2011.html
http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2010/12/365in-365i-son-3-saat.html
http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2009/12/yln-son-gun-batm-muhtesem-bir-renk.html
http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2008/12/mutluluk-2009da-bizimle.html
http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2007/01/yeni-yln-ilk-gn.html
http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2005/12/yeni-yl-dilekleri.html
Perşembe, Aralık 26, 2013
Hediye Alternatifleri
Yeni yil hediyesi vermek isteyen ancak henuz ne alacagina karar verememisler icin alternetifler...
kucuk ama ozel, ucuz ama zarif...
Pasabahce,
Her zaman icin en gozde magazamdir. Secenek tabi ki cok ama suya damlatacaginiz bir kac damla aromatik yagla odanin havasini degistirebilecek huzur vaad eden bi hediye...
7,95 tl
Harbiye Askeri Muze Hediye Fuari
Biri İzmir'den Karya Seramik'ten siradan nazarliklara cok hos bi alternatif, baska modelleri de var...
25 Tl
İstanbul Ortakoy'den Sani Grand Bazaar'dan...
zeytin cekirdegi yagindan sabun ama sabundan cok kutularina vuruldum...
6 Tl
Mudo...
Audrey Hepburn'culuk oynamak isteyen tum kadinlar icin dirsege uzanan siyah kece eldiven...
24,95 Tl
Pazartesi, Aralık 23, 2013
Gölcük Donmuş
Yine bir seyahat sonrası resimler yazılar kafamda bloguma akmak için beklerken, daha iki ay öncekileri bile yayımlayamadığım gerçeği arka fonda çığlıklar atarken...
Kısa ve öz küçük yazılar yazmaya karar verdim...
İlk haberimiz karın sadece İstanbul'a yağdığını zannettiğimiz, kar yağdı kar bitti diye Türkiye gündemini belirlediğimiz yalancı şehrin bizi yıllarca nasıl kandırdığı gerçeği...
Evet İstanbul'da kar geçen hafta yağdı geçti, gitti, bitti...
Amaaaaaaa....
İstanbul Bolu yolunda Düzce'ye kadar günlük güneşli olan hayat bir anda Buz Devri filminin içine düşmüş gibi hissettiriyor size.
Herkes Bolu Dağı tüneli diye korkuturken esas film Düzce'deymiş haberimiz yok...
Öğlen vakti arabanın gösterdiği derece hızla düşmekte...
2, 1, 0, -1, -2, -3, -4, -5....
Elektrik telleri bile beyaz bir çizgi halinde...
Düzce bitince buzdan ağaçlar, direkler sona erse de kar varlığını sürdürmeye devam ediyor.
Ana yolların açık olduğu Bolu'da aslında her yer kar...
Ama o kara rağmen Gölcük yolu gayet temiz ve açık, tecrübeli bir şoförle güvenle çıkılabilir...
Park içersindeki tuvaletlerde akan su bulmanız çok zor, zira bütün musluklar, iyi niyetli insanların bıraktığı su dolu pet şişeler bile buz tutmuş...
Sadece onlar mı???
Koskocaman göl buz tutmuş :)))
Ortada göl falan yok çocukluğumda okuduğum Gümüş Patenler'i hatırlatan buzdan bir alan...
Gölün üzerinde yürümek tehlike arz etse de, uyarı tabelaları olsa da kimsenin pek umursadığı söylenemez, ben bile kıyıdan bi iki metre açıldım yürüyerek inkar edemem :))
Hayatında ilk defa kar gören çocuklar gibi, hayret nidalarıyla her yeri kaplayan karın güneş ışığı altında elmas gibi parıldayan haline çimensi görüntüsüne, akarken donan suyun haline şaşarak gölün etrafını turlamak...
Paha biçilmez, inanılmaz bir keyif ...
Koskoca göl donar da havuz donmaz mı???
Her hali başka güzel otelimiz Gazelle Resort SPA'nın sıcak havuzunun dışarıda kalan bir kısmında yüzerken buz havuzuna komşu olmak herhalde ender yaşanabilecek bir zevk olsa gerek :))
Ekim'de sıcak havuzdan şimdilerde buz tutmuş havuza atlamışlığım vardır da, bu sefer komple buz olduğu için yapamadım ;)))
Kısacası Bolu'da hava buz...
Hayat sıcacık...
Bolu maceralarım
İstanbul'a yağan kar ise, Bolu'da ki beyaz şey neydi?
yazımla devam edicek :))
Kısa ve öz küçük yazılar yazmaya karar verdim...
İlk haberimiz karın sadece İstanbul'a yağdığını zannettiğimiz, kar yağdı kar bitti diye Türkiye gündemini belirlediğimiz yalancı şehrin bizi yıllarca nasıl kandırdığı gerçeği...
Evet İstanbul'da kar geçen hafta yağdı geçti, gitti, bitti...
Amaaaaaaa....
İstanbul Bolu yolunda Düzce'ye kadar günlük güneşli olan hayat bir anda Buz Devri filminin içine düşmüş gibi hissettiriyor size.
Herkes Bolu Dağı tüneli diye korkuturken esas film Düzce'deymiş haberimiz yok...
Öğlen vakti arabanın gösterdiği derece hızla düşmekte...
2, 1, 0, -1, -2, -3, -4, -5....
Elektrik telleri bile beyaz bir çizgi halinde...
Düzce bitince buzdan ağaçlar, direkler sona erse de kar varlığını sürdürmeye devam ediyor.
Ana yolların açık olduğu Bolu'da aslında her yer kar...
Ama o kara rağmen Gölcük yolu gayet temiz ve açık, tecrübeli bir şoförle güvenle çıkılabilir...
Park içersindeki tuvaletlerde akan su bulmanız çok zor, zira bütün musluklar, iyi niyetli insanların bıraktığı su dolu pet şişeler bile buz tutmuş...
Sadece onlar mı???
Koskocaman göl buz tutmuş :)))
Ortada göl falan yok çocukluğumda okuduğum Gümüş Patenler'i hatırlatan buzdan bir alan...
Gölün üzerinde yürümek tehlike arz etse de, uyarı tabelaları olsa da kimsenin pek umursadığı söylenemez, ben bile kıyıdan bi iki metre açıldım yürüyerek inkar edemem :))
Hayatında ilk defa kar gören çocuklar gibi, hayret nidalarıyla her yeri kaplayan karın güneş ışığı altında elmas gibi parıldayan haline çimensi görüntüsüne, akarken donan suyun haline şaşarak gölün etrafını turlamak...
Paha biçilmez, inanılmaz bir keyif ...
Koskoca göl donar da havuz donmaz mı???
Her hali başka güzel otelimiz Gazelle Resort SPA'nın sıcak havuzunun dışarıda kalan bir kısmında yüzerken buz havuzuna komşu olmak herhalde ender yaşanabilecek bir zevk olsa gerek :))
Ekim'de sıcak havuzdan şimdilerde buz tutmuş havuza atlamışlığım vardır da, bu sefer komple buz olduğu için yapamadım ;)))
Kısacası Bolu'da hava buz...
Hayat sıcacık...
Bolu maceralarım
İstanbul'a yağan kar ise, Bolu'da ki beyaz şey neydi?
yazımla devam edicek :))
Pazartesi, Aralık 16, 2013
Çikolatayla Portakalın Aşkı
Birbirine çok yakışan bu çifti geçen seneden beri farklı miktarla bir araya getirip duruyorum.
Hatalar yapıyorum...
Kekin bir kısmı kalıpta diğer yarısı tabakta ya da çikolataların tek bi yer toplandığı, pişme süresinin uzadığı zorlu bir aşk süreci yaşadık...
En sonunda dün akşam bütün hatalarımdan ders alarak, doğru oranlarda yazılıp yayınlanabilir bir sonuca ulaştım.
Önce hatalarım...
Neyi asla yapmayın???
Kek kalıbınız yuvarlak yada kare yani geniş bir yüzeye sahip olsun. Baton kalıp, ortası delikli kek kalıbı kullanmayın
Çikolatayı hamura katmayın kalıba döktükten sonra üzerine serpiştirin,
Tabi ki hamurunuz da çok akışkan olmasın ki üstüne serpiştirdiğiniz çikolatalar hemen dibine inmesin ama çok da katı olmasın çikolatalar üstüne yapışıp kalmasın
Ve önceden ısıtılmış fırına koyun kekinizi
Malzemeler
3 yumurta
2 su bardağı toz şeker'den bir parmak az (yüksek devirde 5 dakika çırpmak çok mühim)
1 su bardağı fındık yağı'ndan bir parmak az
2 orta boy portakalın suyu (1 su bardağından bir parmak az)
3 çorba kaşığı portakal kabuğu rendesi
2 su bardağı un
3 çorba kaşığı kakao
1 paket kabartma tozu
1 paket Dr.Oetker parça çikolatası
150 derecede 45-50 dakika pişirin gerekirse süreyi uzatabilirsiniz, uzun pişen bir kek :)
Cuma, Aralık 13, 2013
Eskiyi Güncelleme- Uçan Mevleviler Yeniden
Konya demişken, 2011'deki ziyaretimi hatırladım...
O zamanlar neler yapmışız hatırlıyım derken, onlarca fotoğraftan hazırladığım photo peach denen canavara yükleyip müzikle canlandırdığım "Uçan Mevleviler" videomu serverlarını güncellerken nasıl yok ettiklerini hatırladım. (bi de paralı bi site videolarımı saklasın diye para ödüyoduk, düşünün o kadar yani)
Bi de sorry dediler üstüne :-(((
Neyse, bu vesileyle o zamanki yazımın bu talihsiz olay nedeniyle fotoğrafsız olduğunu farkettim ve güncellemeye karar verdim.
Fotoğraflarla güncellenmiş 2011 Mayıs'ında anneler gününde annelerimizle yaptığımız Konya gezisine buyrun...
http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2011/05/sehr-i-konya.html
O zamanlar neler yapmışız hatırlıyım derken, onlarca fotoğraftan hazırladığım photo peach denen canavara yükleyip müzikle canlandırdığım "Uçan Mevleviler" videomu serverlarını güncellerken nasıl yok ettiklerini hatırladım. (bi de paralı bi site videolarımı saklasın diye para ödüyoduk, düşünün o kadar yani)
Bi de sorry dediler üstüne :-(((
Neyse, bu vesileyle o zamanki yazımın bu talihsiz olay nedeniyle fotoğrafsız olduğunu farkettim ve güncellemeye karar verdim.
Fotoğraflarla güncellenmiş 2011 Mayıs'ında anneler gününde annelerimizle yaptığımız Konya gezisine buyrun...
http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2011/05/sehr-i-konya.html
Perşembe, Aralık 12, 2013
Gezi- Konya
Bir kez daha Konya dedim...
Daha önce gidip görmüş te olsam bir kez daha gitmek güzeldi...
Bi daha da giderim...
Biraz daha yakından tanıdım Konya'yı...
Günübirlik Konya turu yapmak isteyenlere rehber olsun gezip gördüklerimiz,biz de hatırlamak istediğimizde dönüp bakalım diye not düşelim günlüğümüze...
Sabah 6:35 uçağıyla İstanbul'dan havalanıp erkenden Konya'ya inince uyuyan bir şehir karşılıyor sizi...
İlk olarak Meram'a doğru yol alıp camlarına tuz dökerek medet bulmayı umanların da ziyaret ettiği Tavus baba türbesini ve yanı başındaki ahşaptan yapılma 15. yy'dan kalma bir camiyi ziyaret ettik. Meram çayına yukardan bakan kuş sesleri suyun şırıltısıyla sabah saatlerinde huzur içerisinde vakit geçirilebilecek bir yer olduğunu düşünüyorum.
15. yüyıldan kalma ahşap caminin abanoz direkleri ve çatısı bildiğimiz camilerden çok daha farklı hisler uyandırıyor insanda. Yaradanla zihinsel iletişime geçilen ibadette ahşabın iletkenliği belki de burayı daha özel kılıyor.
Meram Çayı üzerindeki köprü sonbaharın sarı yapraklarıyla hüzünlü bir huzur veriyor...
Dümdüz bildiğimiz Konya'nın bi yükseltisi varmış...
Akyokuş...
Akyokuş Tabiat Parkı'nda mükellef bir kahvaltıyla güne başlamak harikaydı...
Konya'yı kuşbakışı seyredebileceğiniz güzel bir yer...
http://www.akyokuskonya.com
Kahvaltı'dan sonra 6000 yıllık geçmişi olan Sille Köyü'ne uğruyoruz.
MS.371'de inşa edilen Aya Elenia Kilisesi'ni ziyaret ediyoruz.
Son zamanlarda sevgili turist rehberi arkadaşlarımla İstanbul kiliselerinde yaptığım ziyaretlerden bi hayli tecrübe kazansam da...
Ziyaretçiler için konulmuş açıklayıcı tabelalar hoşuma gitti...
Tavanlardaki abartılı renklendirilmiş resimler yerine perdelerin arkasında kalan duvardaki gerçek resimler daha çok ilgimi çekiyor....
Otantik bir Sille evi, sahibi bir mimar daha doğrusu kapıda asılı tabeladan öyle olduğu düşüncesine kapılıyorum...
Arnavut kaldırımı yolların atasının Sille sokakları olduğu söyleniyor
Bir kaç küçük çömlek dükkanında yarısı çin yarısı yörede yapılan seramiklerden oluşan hediye seçeneklerini keyifle değerlendirebilirsiniz.
Sille'den sonra tekrar şehre dönüyoruz, kahvelerimizi Japon Parkı'nda içiyoruz...
Japon mimarisinin hakim olduğu sevimli güzel bir park, kahvaltı ve yemek için bi kaç kişilik grup olarak kapatabileceğiniz şirin odaları var...
Ve tabiki Konya'yı bu kadar kıymetli kılan Hz. Mevlana Türbesi
Şehrin içindeki diğer türbeleri ve Alattin Tepesi'ni dolaştıktan sonra Şifa'da yemek molası ardından biraz daha alışveriş...
Tandır ekmeğini yerinden almak için Hanımeli'nin hanım ustalarının yanında aldık soluğu...
Keyifli bi sohbetle alıp ekmeklerimizi çıktık. bu arada facebook'a koyun resmimi diyen ablaya selam olsun facebook, twitter, blog neresi varsa koyduk merak etmesin :)))
Ve Mevlana Kültür Merkezi'nde her cumartesi 20:00'de başlayan sema töreni...
Harika bir salon, etkileyici ışıklandırma
Uçağa yetişmek için sonuna kadar kalamadığımız bir deneyim oldu...
Daha önce gidip görmüş te olsam bir kez daha gitmek güzeldi...
Bi daha da giderim...
Biraz daha yakından tanıdım Konya'yı...
Günübirlik Konya turu yapmak isteyenlere rehber olsun gezip gördüklerimiz,biz de hatırlamak istediğimizde dönüp bakalım diye not düşelim günlüğümüze...
Sabah 6:35 uçağıyla İstanbul'dan havalanıp erkenden Konya'ya inince uyuyan bir şehir karşılıyor sizi...
İlk olarak Meram'a doğru yol alıp camlarına tuz dökerek medet bulmayı umanların da ziyaret ettiği Tavus baba türbesini ve yanı başındaki ahşaptan yapılma 15. yy'dan kalma bir camiyi ziyaret ettik. Meram çayına yukardan bakan kuş sesleri suyun şırıltısıyla sabah saatlerinde huzur içerisinde vakit geçirilebilecek bir yer olduğunu düşünüyorum.
15. yüyıldan kalma ahşap caminin abanoz direkleri ve çatısı bildiğimiz camilerden çok daha farklı hisler uyandırıyor insanda. Yaradanla zihinsel iletişime geçilen ibadette ahşabın iletkenliği belki de burayı daha özel kılıyor.
Meram Çayı üzerindeki köprü sonbaharın sarı yapraklarıyla hüzünlü bir huzur veriyor...
Dümdüz bildiğimiz Konya'nın bi yükseltisi varmış...
Akyokuş...
Akyokuş Tabiat Parkı'nda mükellef bir kahvaltıyla güne başlamak harikaydı...
Konya'yı kuşbakışı seyredebileceğiniz güzel bir yer...
http://www.akyokuskonya.com
Kahvaltı'dan sonra 6000 yıllık geçmişi olan Sille Köyü'ne uğruyoruz.
MS.371'de inşa edilen Aya Elenia Kilisesi'ni ziyaret ediyoruz.
Son zamanlarda sevgili turist rehberi arkadaşlarımla İstanbul kiliselerinde yaptığım ziyaretlerden bi hayli tecrübe kazansam da...
Ziyaretçiler için konulmuş açıklayıcı tabelalar hoşuma gitti...
Tavanlardaki abartılı renklendirilmiş resimler yerine perdelerin arkasında kalan duvardaki gerçek resimler daha çok ilgimi çekiyor....
Otantik bir Sille evi, sahibi bir mimar daha doğrusu kapıda asılı tabeladan öyle olduğu düşüncesine kapılıyorum...
Arnavut kaldırımı yolların atasının Sille sokakları olduğu söyleniyor
Bir kaç küçük çömlek dükkanında yarısı çin yarısı yörede yapılan seramiklerden oluşan hediye seçeneklerini keyifle değerlendirebilirsiniz.
Sille'den sonra tekrar şehre dönüyoruz, kahvelerimizi Japon Parkı'nda içiyoruz...
Japon mimarisinin hakim olduğu sevimli güzel bir park, kahvaltı ve yemek için bi kaç kişilik grup olarak kapatabileceğiniz şirin odaları var...
Ve tabiki Konya'yı bu kadar kıymetli kılan Hz. Mevlana Türbesi
Şehrin içindeki diğer türbeleri ve Alattin Tepesi'ni dolaştıktan sonra Şifa'da yemek molası ardından biraz daha alışveriş...
Tandır ekmeğini yerinden almak için Hanımeli'nin hanım ustalarının yanında aldık soluğu...
Keyifli bi sohbetle alıp ekmeklerimizi çıktık. bu arada facebook'a koyun resmimi diyen ablaya selam olsun facebook, twitter, blog neresi varsa koyduk merak etmesin :)))
Ve Mevlana Kültür Merkezi'nde her cumartesi 20:00'de başlayan sema töreni...
Harika bir salon, etkileyici ışıklandırma
Uçağa yetişmek için sonuna kadar kalamadığımız bir deneyim oldu...
Yer:
42000 Konya, Türkiye
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



































