Pazartesi, Nisan 07, 2014

Fener-Balat Sokaklarında

Çocukluğunu evinin karşısındaki kırmızı tuğladan görkemli bir şatoya bakarak geçiren bir insanın en büyük hayali, bir gün o şatonun içine girebilmektir...

Halen o duvarların içine girebilmiş olmasam da en azından bahçesine adım atma şansını bulmak da kayda değer bir hatıra...

Hayalini kurduğunuz uzaktan bütününü gördüğünüz o muhteşem yapının bahçesinde olmak ona uzaktan baktığınızdaki hazzı vermiyor...

Vermiyormuş...

Tıpkı Leyla ile Mecnun kavuşsaydı, aşkları destan olmazdı gibi...

Kırmızı Kilise olarak bilinen aslında Fener Rum Lisesi olan görkemli yapıyı da kapsayan, profesyonel turist rehberi arkadaşlarımla ;-) sevgili Sezai Gülşen hocamızla Fener Balat turu yaptık Kasım ayının bir pazar günü...

Profesyonellerle olunca gezi açılmayan kapılar, girilmeyen yerler açılınca size heyecanlanmamak mümkün değil...

Ama bu yerlerde resim çekilmediği için paylaşamıyorum sizinle...

Mesela Kadir Has Müzesi...

Bi zamanların Tekel Fabrikası...

İyi ki Has ailesi'nde...

İyi ki bu şehre kazandırılmış...

Öyle bir yeraltı hazinesinin üzerine kurulmuş ki, altında bambaşka bir dünya var...

Oralarda dolaşmak, yolun sonunda başka bir sokağa yeniden gün ışığına çıkmak ne hissettirebilir ki başka insana...


http://www.istanbulkulturenvanteri.gov.tr/kentsel-anit/detay/envanter_id/60843
http://www.angelobucarelli.com/immagini/saveTheDate/kucuk/Ku%C3%A7ukMustafaPasaHamam_TR.pdf


Yukarıda Aya Nikola Rum Ortodoks Kilisesi'nin giriş kapısını ve girişte gemi şeklinde avizesini görüyorsunuz.


İncebel sokaklarında ahşap evler...


Fener Rum Patrikhanesi'nin kilise bölümünün mütevazi binası...


iki sokağın köşesinde yer alan binanın detayı ve üzerindne geçen kablolar...


Şimdilerde Siirt'li bir ailenin yaşadığı dönemin iddialı evlerinden...


Kanlı Kilise lakabıyla anılan Moğolların Meryem'i kilisesinin altındaki ayazmaya inemesek de küçük bir delikten çektiğimiz gizemli fotomuz


Kırmızı Kilise yazmama gerek bile yok...



Azizlerin kemiklerinin olduğu cam bir sandık...





İstanbul'un fethinde Fatih'in Patrikliğe verdi fermanı gösteren bir mozaik, Patrikhane'nin yönetim binasının duvarını süslüyor...


Fener Rum Patrikhanesi'nin şatafatlı içi...








http://hagiabyzantion.blogspot.com/2011/11/panagia-vlaherna-ayazmas-kilisesi.html

İtiraf

Bu aralar kafası kuma gömülü bir devekuşu gibi hissediyorum kendimi...

Bile isteye soksam da kafamı o kuma, orda da çok mutlu değilim...

Nispeten olan biteni daha az duyduğum ve gördüğüm, kendi hayal dünyamda yaşadığım, olan bitene kayıtsız kaldığım için suçluluk da duymuyor değilim...

Ama ruh sağlığımı korumak için bu yolu tercih ediyorum...

İtirafımdır...


Salı, Mart 11, 2014

Anlamsız

Ne konuşmak geliyor içimden ne de yazmak...

Hatta yazdığım bir kaç cümleyi yayınlamak bile...

Kendi bıkkınlığımdan bezginliğimden değil bu sefer...

Kocaman bir yalanın içinde yaşadığımız yalancı hayatlarımızdan yalancı bedenlerimizden




Pazar, Şubat 16, 2014

On Air

Yine yazılma tarihinin üzerinden çok geçmiş bir yazı...

Yazdığım kağıdın üzerindeki tarih Mart 2013...

Bir yıl, koca bir yıl...

Çok geçmiş olsa da yayınlamalıyım...

"Kendi kendine konuşamıyor insan, boş bir kamera odağına bakıp tıkır tıkır konuşmak tecrübe deneyim istiyor. Onu bir insan gibi algılıyor belki de bir süre sonra...

Bir ay içerisinde iki kamera tecrübem, üstelik biri de canlı yayın olunca anlamaya başlıyorsun"

İlk fotoğrafımız canlı yayından...


Bu da bant  çekimimiz ilk kamera tecrübemin kamera arkası...



Ve yayında olan videom

Jung, Sembolleri ve Ben

Carl'la tanışmamız tam onun hayatına felsefesine uygun bir şekilde oldu...

Ruhlarımızın ortak noktası buluşturdu bizi,

O günden sonra eserlerini okumak ve onu anlamaya çalışmak benim için öncelik oldu...

Evet öncelik oldu olmasına da yazmak, paylaşmak nedense hep geride bıraktığım bir şey oldu...

Okuduğum ilk kitabı İnsanlar ve Sembolleri okuyup bitirmemin üzerinden yıl geçti, kitaptan aldığım notları  yazıya dökmem bir yıl daha...

Ve nihayet...

Carl Gustav JUNG

Çağdaş bir çok insan ikiye bölünmüş bir kişilikten mustariptir.
Ruhumuz doğanın bir parçasıdır ve tıpkı onun gibi sınırsızdır
"Nietzche'nin dediği gibi, gurur yeterince inatçı oldupunda bellek boyun eğer"

Duygularımızın bazıları duygusal enerjilerini yitirerek bilinçdışına düşerler, yani onlara artık dikkat etmeyiz çünkü ya giderek ilginç ve önemli olmaktan çıkmışlardır yada onları gözümüzün önünden uzaklaştırmak için belirli nedenlerimiz vardır.

Bilinçli içerik bilinçdışı içerisinde kaybolabileceği gibi, o zamana kadar hiç de bilinçli olmayan yeni içerikler de bilince yükselebilir.

Bilinçdışı sadece geçmiş olayların hurdalığı olmayıp, gelecekteki ruhsal durumlarla düşüncelerin tohumlarıyla da doludur.

Rüyalar bazen bir olayı oluşundan çok daha önce haber verebilir. Bunun bir mucize sayılması gerekmez. Yaşamımızdakibir çok olayın gerçekte çok uzun bir geçmişi vardır. Adım adım yaklaştığı halde tehlikeyi fark etmeyiz. Gene de bilincimizle algılayamadığımızı çoğu zaman bilinçdışımız farkeder ve rüyalarımızla bildirir. Rüyalarımız çok zaman bizi bu yolla uyarırlar ancak en az bir o kadar da bunu yapmadıkları olur.

Uygarlaşma sürecinde bizler giderek bilincimizi, ruhumuzun dürtüsel katmanlarından uzaklaştırdık.

Hiç bir rüya simgesi, o rüyayı görmüş olan kimseden ayrı ele alınamaz. Durmadan yineleyen rüya dikkat edilmesi gereken bir olgudur. Rüyalarda semboller spontan olarak ortaya çıkarlar, çünkü rüyalar uydurulmaz sadece vuku bulurlar.

Bir şeyden haberi olmayan yalnız bilincimizdir. Bilinçdışının çoktan haberi olduğu bellidir ve vardığı sonuçlar rüyada ifade edilmiştir. Rüyalar sayesinde saptayabildiğimiz kadarıyla bilinçdışı kendi düşüncesini iç güdüsel olarak sürdürüyor.

İnsan kendi ruhuna egemen olduğunu sanmaktadır. Ama ruh hali ve duygularına egemen olamadığı, bilinçdışı faktörlerin sayısız gizli yollardan kararlarına sızdığını fark etmediği sürece muhakkak ki kendisinin egemeni değildir.

İç güdüler bilincimizle ilişkisini yitirse de dolaylı yollardan kendilerini gösteriyorlar. Anlaşılmayan keyifsizlikler, unutkanlıklar, konuşmada yanlışlar gibi...

Yaşam bir savaş alanıdır öyle de kalacaktır, öyle olmasaydı hiç bir şey varlığını sürdüremezdi.

Hiç bir ders kitabı psikolojiyi sahiden öğretmeyi başaramaz, bu ancak gerçek deneyimle öğrenilebilir.

Bilimsel anlayışımız geliştikçe dünyamız insnalıktan uzaklaştı. İnsanın doğayla bağlantısı kaybolup gitmiş ve onunla birlikte bu simgesel bağın ortaya çıkarttığı güçlü duygusal enerji de gitmiş.

Bütün cesetler aynı kimyasal bileşimi gösterir ama canlı insanlar öyle değildir.

Aklımız doğaya egemen olan yeni bir dünya yaratmış ve onu ucube makinelerle donatmıştır.

Rüyalar, rüya sembollerini anlama zahmetine katlanana son derece ilginç bilgiler sunmaktadır. Ne düşündüğümüz sorusuyla o denli meşguluz ki bilinçdışı ruhumuzun bizim hakkımızda ne düşündüğünü sormayı unuttuk.

********

M.L.Von FRANZ

Bir yerlerde var oluşun en dibinde, nereye gidilmesi ne yapılması gerektiği sorularının yanıtı aslında durur. Ama çoğunlukla bizim "ben" adını verdiğimiz soytarı öyle bir gürültü çıkarır ki içimizdeki sesi duymayız.

Jung düşlerin uygar insanlara gerek iç gerekse dış dünyadaki sorunları arasından yolunu bulmada rehberlik ettiğini bulmuştur. Soğuk ve kişisellikten uzak, anlamı olmayan rastlantılar dünyasında yaşamak yerine düşelrimize önem verirsek kendimize ait olan gizemle düzenlenmiş önemli şeylerle dolu bir dünyaya geçebiliriz.

Self'le İlişki

İşleri nedeniyle kentlere yazgılı olanlar, can sıkıcı bir boşluğun sıkıntısını çekiyorlar. Sanki bir türlü gelmek bilmeyen bir şey bekleniyor.

Çağdaş insan için yaşanmaya değer tek serüven ancak kendi içinde bulunabilir. Bunun böyle olduğu sezgisiyle bugün bir çok kimse yoga ve benzeri doğu öğretilerine yönleniyorlar. Self''in gerçekliğine gündelik olarak bir parça  dikkat edildiğinde iki ayrı düzeyde ya da iki ayrı dünyada yaşanıyor gibi bir durum ortaya çıkar.

Kişi çoğunlukla iki nedenden kendi ruhunun yöneten merkeziyle teması yitirir, tek yönlülüğe gider. İkinci neden, ego bilincinin aşırı sağlamlaşmasındandır.

Bilinçli bir insan olarak mükemmel olmadığımın bilincinde kalabilirsem biliçdışının önemli içerik ve süreçlerini algılayabilirim.

Bilinçdışını ciddiye almak eninde sonunda bir kişisel cesaret ve sağlamlık işidir.


37+001

Hayatımıza akıllı telefonlar ve onlarla birlikte gelen uygulamalar, kişisel hayatımızda bilgisayarların yerini azalttı. Bi çırpıda söylemek istediklerini 140 kelimede twitterda, sevdiğin fotoğrafları instagramda yayınlamak sadece bir kaç saniye sürüyor artık...

Ben de haliyle alıyorum nasibi bu yeni dünya düzeninden tabiki blogum da...

Son yazım 5 Ocak'ta, bugün Şubat'ın 16'sı...

Üstelik pek çok sene yaptığım gibi  doğum günü yazısı yazmamışım 15 Şubat'a...

Aslında bloguma has bir durum değil bu, bu sene doğum günümü pek kutladım denemez...

Nedense yılbaşları gibi anlamsız umutların hayallerin yüklendiği gergin bir gün gibi geldi bu sene...

O gün eğlenmek, illa ki kutlamak sevgi böceği olmak şart mıdır???

Sakin sakin geçirmeyi tercih ettim

Kimbilir belki 30'ları tüketmemek için pas geçmek isteğimdendir, bu sitemim...






Pazar, Ocak 05, 2014

Kestaneli Cheesecake

Balkabaklı cheesecake'imin rüştünü ispatlamasının ardından aynı özellik ve güzellikte ama farklı bir cheesecake yapmanın araştırmalarındaydım.

Bolu seyahatimizden dönüşte uğradığım kestane şekercisinde bir anda "işte bu" dedim...

Kestane şekeri ve kestane püresi, ihtiyacım olan şeydi.

Aldım geldim

Ama bu sefer de kestane neye yakışır kimle iyi bir çift olur diye düşünmeye başladım.

Evet kestane-çikolata aşkı

Mükemmel çift

Ve taban; klasik kepekli bisküvi eşlik edemezdi bu aşka 

Kakaolu bisküvi yetişti imdadıma

İşte buyrun tarifi :))

Test edildi, onaylandı, Maria'ya cheesecake de rakip olabilirim ;-)) o kadar yani

Taban İçin

1,5 paket Eti kakaolu biskuvi
70 gr tereyağ
2 yemek kaşığı dr.oetker choco chips (parça çikolata)



Rondoda un haline getirdiğimiz biskuvileri erimiş tereyağıyla iyice harmanladıktan sonra parça çikolatayı da ekleyerek biraz da harmanlıyoruz. (bu işlemi altı çok kısık ocakta teflon tavada yapıyorum)

Kelepçeli kalıba iyice sıkıştırdığımız taban malzemesinin üzerine parça çikolatalardan biraz daha serpebilirsiniz. Çikolata tadını arttırmaktan zarar gelmez ;-)


İç Malzeme

Klasik cheesecake karışımım aslında ama kestane şekerli olduğu için toz şekerini bir parmak kadar az koydum

400 gr labne
150 gr süzme yoğurt
1 su bardağı toz şeker (1 parmak az)
3 yumurta
1 limon kabuğu rendesi
1 çorba kaşığı (tepeleme) un
250 gr kestane şekeri (bütün değil 2 yada 3 parçaya bölünmüş)

Ve fırına vermeden önce kestane şekerlerini hamurun içine eşit miktarda dağıtıyoruz. (8 tanesini üzerinde kullanmak üzere ayırmayı unutmayın)


Fırından çıktıktan sonra soğuyana kadar dışarda devamında buzdolabında 2 saat bekletmemiz gerekiyor.

Servis etmeden önce hazır aldığımız kestane püresiyle üzerini  kaplıyor, ayırdığımız kestaneleri eritilmiş çikolataya batırarak üzerine yerleştiriyoruz.

Veee huzurlarınızda...








Salı, Aralık 31, 2013

Yeni Yıl Dileklerim...



Umud etmek için nedenlerimizin

Gerçekleştirmek için hayallerimizin

Dans etmek için içimizdeki müziğin

Keyfe harcamak için paramızın

Elini tutmak için sevdiklerimizin

Paylaşmak için dostlarımızın

Zevkle yorulmak için işimizin

Gülmek için kahkahalarımızın

Yemek için çikolatalarımızın

Oynamak için oyuncaklarımızın

Yaşamak için ruhumuzun


Her şeyin güzel olacağına inancımızın
Kainatın mükemmel işlediğine güvenimizin

En çok kendimizi sevecek ama
herkese de verecek kadar çok sevgimizin

Sağlığımızın, huzurumuzun hep olması dileğiyle...

Geçmiş 31 Aralık'lar Böyle Geçmiş...

İnsanın yazılı bir tarihi olması güzel...

Geriye dönüp neler olup bitmiş, kimler gelmiş kimler geçmiş...

Her yılın sonunda ne düşünmüşüm ne yazmışım, blogumu yazmaya başladığım 2005 yılından beri

http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2012/12/2013e-1-kala.html

http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2011/12/nasl-gecti-2011.html

http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2010/12/365in-365i-son-3-saat.html

http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2009/12/yln-son-gun-batm-muhtesem-bir-renk.html

http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2008/12/mutluluk-2009da-bizimle.html

http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2007/01/yeni-yln-ilk-gn.html

http://dortyaprakliyonca.blogspot.com/2005/12/yeni-yl-dilekleri.html

Perşembe, Aralık 26, 2013

Hediye Alternatifleri

Yeni yil hediyesi vermek isteyen ancak henuz ne alacagina karar verememisler icin alternetifler...

kucuk ama ozel, ucuz ama zarif...

Pasabahce,

Her zaman icin en gozde magazamdir. Secenek tabi ki cok ama suya damlatacaginiz bir kac damla aromatik yagla odanin havasini degistirebilecek huzur vaad eden bi hediye...

7,95 tl


Harbiye Askeri Muze Hediye Fuari

Biri İzmir'den Karya Seramik'ten siradan nazarliklara cok hos bi alternatif, baska modelleri de var...

25 Tl



İstanbul Ortakoy'den Sani Grand Bazaar'dan...

zeytin cekirdegi yagindan sabun ama sabundan cok kutularina vuruldum...

6 Tl


Mudo...

Audrey Hepburn'culuk oynamak isteyen tum kadinlar icin dirsege uzanan siyah kece eldiven...

24,95 Tl


Pazartesi, Aralık 23, 2013

Gölcük Donmuş

Yine bir seyahat sonrası resimler yazılar kafamda bloguma akmak için beklerken, daha iki ay öncekileri bile yayımlayamadığım gerçeği arka fonda çığlıklar atarken...

Kısa ve öz küçük yazılar yazmaya karar verdim...

İlk haberimiz karın sadece İstanbul'a yağdığını zannettiğimiz, kar yağdı kar bitti diye Türkiye gündemini belirlediğimiz yalancı şehrin bizi yıllarca nasıl kandırdığı gerçeği...

Evet İstanbul'da kar geçen hafta yağdı geçti, gitti, bitti...

Amaaaaaaa....

İstanbul Bolu yolunda Düzce'ye kadar günlük güneşli olan hayat bir anda Buz Devri filminin içine düşmüş gibi hissettiriyor size.

Herkes Bolu Dağı tüneli diye korkuturken esas film Düzce'deymiş haberimiz yok...

Öğlen vakti arabanın gösterdiği derece hızla düşmekte...

2, 1, 0, -1, -2, -3, -4, -5....


Elektrik telleri bile beyaz bir çizgi halinde...

Düzce bitince buzdan ağaçlar, direkler sona erse de kar varlığını sürdürmeye devam ediyor.

Ana yolların açık olduğu Bolu'da aslında her yer kar...

Ama o kara rağmen Gölcük yolu gayet temiz ve açık, tecrübeli bir şoförle güvenle çıkılabilir...

Park içersindeki tuvaletlerde akan su bulmanız çok zor, zira bütün musluklar, iyi niyetli insanların bıraktığı su dolu pet şişeler bile buz tutmuş...

Sadece onlar mı???

Koskocaman göl buz tutmuş :)))

Ortada göl falan yok çocukluğumda okuduğum Gümüş Patenler'i hatırlatan buzdan bir alan...



Gölün üzerinde yürümek tehlike arz etse de, uyarı tabelaları olsa da kimsenin pek umursadığı söylenemez, ben bile kıyıdan bi iki metre açıldım yürüyerek inkar edemem :))

Hayatında ilk defa kar gören çocuklar gibi, hayret nidalarıyla her yeri kaplayan karın güneş ışığı altında elmas gibi parıldayan haline çimensi görüntüsüne, akarken donan suyun haline şaşarak  gölün etrafını turlamak...

Paha biçilmez, inanılmaz bir keyif ...







Koskoca göl donar da havuz donmaz mı???




Her hali başka güzel otelimiz Gazelle Resort SPA'nın sıcak havuzunun dışarıda kalan bir kısmında yüzerken buz havuzuna komşu olmak herhalde ender yaşanabilecek bir zevk olsa gerek :))

Ekim'de sıcak havuzdan şimdilerde buz tutmuş havuza atlamışlığım vardır da, bu sefer komple buz olduğu için  yapamadım ;)))


Kısacası Bolu'da hava buz...

Hayat sıcacık...

Bolu maceralarım

İstanbul'a yağan kar ise, Bolu'da ki beyaz şey neydi?

yazımla devam edicek :))