Artık ne kelimeleri damıtabiliyorum, ne de sözler anlamlı geliyor.
Var sandığın şeylerin bir bir yok olduğunu, sonuna geldim derken daha yolun başında bile olmadığını, aşkı değil aşık olmayı özlediğini, bir şarkının notaları arasına süzülüp onlarla sonsuzda çınlamayı, hayalinin bile uzaklaştığını uzaktan sessizce, tepkisizce seyrediyorsun.
Öteki Yarı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öteki Yarı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazar, Ekim 28, 2007
Cuma, Eylül 28, 2007
Sessiz Veda
Beklediğim kargo paketini açtığımda; içinden çıkanı elime alıp kendi etrafımda dönerek zıplamak istedim çizgi filmlerdeki gibi.
Geçen akşama uykuyla uyanıklık arasında diğer odada açık olan televizyonda, bir programda çalan Melih Kibar'ın Sessiz Veda melodisi kulağıma geldi. Melih Kibar-Çiğdem Talu anısına yapılan gecenin DVD'sinde defalarca aynı şarkıyı dinlerim. Ama müzik cd'si gibi her yerde dinleyemiyorum. Ertesi gün internette mp3 ünü bulurum diye aramaya başladım. Bir kaç sene önce -ki albüm zaten 2003 yılında çıktı- albümü hiç bir yerde bulamamıştım. Tükenmişti. Onun için de albümü bulmak gibi bir düşüncem hiç yoktu. Zaten pek çok sitede de tükendi notu vardı yanında. Aman tanrım o da ne; idefixe'te satışta. Gerçek olduğuna inanmadım, saniye sektirmeden bitecekmiş gibi hemen siparişi verdim. Ama bir yandan da her an gelebilecek kalmamış yanıtını bekliyorum. Tahsilatınız yapıldı, ürün temin edilmeye çalışılıyor açıklaması her an yaşayabileceğim hayal kırıklığının belirtisi gibiydi.
Hayııııııııııır. Dün sabah -ürün temin edildi kargoda- mesajını okuyunca nasıl sevindiğimi ve öğleden sonra elime ulaşan kargo paketinden albümün çıkmasının, hemen cd sürücüye takıp dinleyebilmenin nasıl mutlu ettiğini anlatamam.
İnsan bir albümden bu kadar çok mutlu olur mu, hadi oldu diyelim. Bi de onun için oturup yazı yazıyorsa normal midir? Hiç umrumda değil anormal de olabilir, olabilirim de. Yeri gelir bir kibrit çöpüne de tutkumu yazarım ben. -kibrit çöpü dedim de; evet öyle bir kibrit var-
Tekrar albüme dönersek; Melih Kibar'ın son albümü yanılmıyorsam. Çiğdem Talu-Melih Kibar aşkını ve kendi aşkınızı en derinden hissedebileceğiniz melodiler var. Hele ki beni harekete geçiren "Sessiz Veda" .
Albüm kartonetinde Melih Kibar'ın "Sessiz Veda" için yorumu
"1975-1983 yılları arasında birlikte nice şarkıya imza attığımız, hiç bir zaman unutmayacağım, kimsenin de unutamayacağı söz yazarı ve yol göstericim Çiğdem Talu'nun vefatından sonra, yıllardır başından kalkmadığım piyanoma giderek daha az oturmaya başlamıştım... Çeşitli sebepleri vardı: Çiğdem Ç'sinin çengelini bile bulamadığım söz yazarları, müzik alemindeki yozlaşma, yaşam koşulları, vs...
Çiğdem'den sonra tek tük olaylar dışında sustum; piyanomla, güncel tabiriyle "geyik yapmak" gibi bir adetim yoktu hiç! Ama 2000'in sonunda duygularım beni öyle bir yere götürdü ki, benim bile inanamadığım o yoğunluğu piyanomla paylaşmak kaçınılmazdı ve bu parça çıktı ortaya. Orkestrasyon aşamasında geldiğimde ise, "yaşamadıklarıma" ve "yaşatılanlara" rağmen güzellikleri engelleyemedim.
Ne mi anlattım? Dinleyince siz anlarsınız! Neden adı "Sessiz Veda"? İnanın ben de bilmiyorum... Bildiğim tek şey bu parçanın "yalnızca benim" olduğu."
Geçen akşama uykuyla uyanıklık arasında diğer odada açık olan televizyonda, bir programda çalan Melih Kibar'ın Sessiz Veda melodisi kulağıma geldi. Melih Kibar-Çiğdem Talu anısına yapılan gecenin DVD'sinde defalarca aynı şarkıyı dinlerim. Ama müzik cd'si gibi her yerde dinleyemiyorum. Ertesi gün internette mp3 ünü bulurum diye aramaya başladım. Bir kaç sene önce -ki albüm zaten 2003 yılında çıktı- albümü hiç bir yerde bulamamıştım. Tükenmişti. Onun için de albümü bulmak gibi bir düşüncem hiç yoktu. Zaten pek çok sitede de tükendi notu vardı yanında. Aman tanrım o da ne; idefixe'te satışta. Gerçek olduğuna inanmadım, saniye sektirmeden bitecekmiş gibi hemen siparişi verdim. Ama bir yandan da her an gelebilecek kalmamış yanıtını bekliyorum. Tahsilatınız yapıldı, ürün temin edilmeye çalışılıyor açıklaması her an yaşayabileceğim hayal kırıklığının belirtisi gibiydi.
Hayııııııııııır. Dün sabah -ürün temin edildi kargoda- mesajını okuyunca nasıl sevindiğimi ve öğleden sonra elime ulaşan kargo paketinden albümün çıkmasının, hemen cd sürücüye takıp dinleyebilmenin nasıl mutlu ettiğini anlatamam.
İnsan bir albümden bu kadar çok mutlu olur mu, hadi oldu diyelim. Bi de onun için oturup yazı yazıyorsa normal midir? Hiç umrumda değil anormal de olabilir, olabilirim de. Yeri gelir bir kibrit çöpüne de tutkumu yazarım ben. -kibrit çöpü dedim de; evet öyle bir kibrit var-
Tekrar albüme dönersek; Melih Kibar'ın son albümü yanılmıyorsam. Çiğdem Talu-Melih Kibar aşkını ve kendi aşkınızı en derinden hissedebileceğiniz melodiler var. Hele ki beni harekete geçiren "Sessiz Veda" .
Albüm kartonetinde Melih Kibar'ın "Sessiz Veda" için yorumu
"1975-1983 yılları arasında birlikte nice şarkıya imza attığımız, hiç bir zaman unutmayacağım, kimsenin de unutamayacağı söz yazarı ve yol göstericim Çiğdem Talu'nun vefatından sonra, yıllardır başından kalkmadığım piyanoma giderek daha az oturmaya başlamıştım... Çeşitli sebepleri vardı: Çiğdem Ç'sinin çengelini bile bulamadığım söz yazarları, müzik alemindeki yozlaşma, yaşam koşulları, vs...
Çiğdem'den sonra tek tük olaylar dışında sustum; piyanomla, güncel tabiriyle "geyik yapmak" gibi bir adetim yoktu hiç! Ama 2000'in sonunda duygularım beni öyle bir yere götürdü ki, benim bile inanamadığım o yoğunluğu piyanomla paylaşmak kaçınılmazdı ve bu parça çıktı ortaya. Orkestrasyon aşamasında geldiğimde ise, "yaşamadıklarıma" ve "yaşatılanlara" rağmen güzellikleri engelleyemedim.
Ne mi anlattım? Dinleyince siz anlarsınız! Neden adı "Sessiz Veda"? İnanın ben de bilmiyorum... Bildiğim tek şey bu parçanın "yalnızca benim" olduğu."
Perşembe, Ağustos 23, 2007
İçimdeki Fırtına
Derin nefes alma ihtiyacı vardı ama nefesi göğsünün ortasında takılıp kalıyor ve bir nefesi tamamlayamadan yeni bir nefes almak zorunda kalıyordu. Herşey boğuyordu.
İşten yarım saat erken çıkıp dışarı attığımda kendimi daha iyiydim. Evdeyse bu hislerden hiç biri yoktu.
Neden bilmem tekrarlayan o bildik rutinlerde onunla görüşmek gibi bir fantazi oluşmuş kafamda. Son öğle yemeği davetime de olumlu tepki verince, sanki o gün onu görecekmiş hissine kapıldım.
Ama öyle bir şey olmadı.
Öğleden sonra yine hastalıklı halim nüksetmeye başladı. İçimdeki bir sürü karışık duygu bir araya geldiğinde içinden çıkılmaz bir hal aldı. Okuduğum son roman Balatlı Maria'daki 13.yy İstanbul'unda olmak devaydı sanki bana.
Kanlı Kilise, Balat, Ayvansaray, Eminönü, Sultanahmet, Galata, O, surlar, kiliseler, yollar.
Bir güç beni Eminönü'ne doğru çekiyordu. 17:15'te Beşiktaş'taki işim bitince taksiye bindim. Ne yapacağımı bilmeden "Eminönü" dedim. Gerçekten de orada ne yapmak istediğimi yada ne bulmayı ümit ettiğimi bilmiyordum.
YeniCami'den Eminönü'ne giren sokağın başında taksiden indiğimde ne yapacağımı çok iyi biliyormuşcasına, kendinden emin hızlı adımlarla sokağın içine doğru yürümeye başladım.
İçimden şüphesiz ki o geçiyordu. Ona yakın olmak ondan sadece bir kaç yüz metre, bir sokak uzakta olmak. Aramak, arayıp da ne diyeceğim? Karmakarışık.
Yolu ikiye bölen tarihi binanın önüne geldiğimde; soldan gitsem kapısının önüne çıkan yol. Önünden geçmeye cesaretim yok. Diğer yandan kızgınım. O an onu arayamayacak, aramayacak kadar benden uzaklaştığı için. Arnavut kaldırımlı sağdaki yoldan aynı sertlikte kendinden emin, hedefi olan -ki yok- adımlarla yürümeye devam ettim.
Aklımda hastalıklı bir şekilde O.
Onu gören yolun başına geldiğimde kısa bir an durup sokağa baktım. Sokaktaki hiç bir şeyi, hiç bir dükkanı seçemedim. Neyin ne olduğunu anlamadım.
Bir şey yapmış olmak için, kapanmak üzere olan bir hana dalıp, orada da yine ne aradığını çok iyi bilen bir ifadeyle hızlı bir tur atıp çıktım. Saat 6 olmuştu.
Aşağı doğru yürürken yine sokağa baktım. Kapalı kepenkler gördüm sadece gerçekliğinden emin olamadığım.
Ama dönüş yolunda içimdeki fırtına dinmişti.
İşten yarım saat erken çıkıp dışarı attığımda kendimi daha iyiydim. Evdeyse bu hislerden hiç biri yoktu.
Neden bilmem tekrarlayan o bildik rutinlerde onunla görüşmek gibi bir fantazi oluşmuş kafamda. Son öğle yemeği davetime de olumlu tepki verince, sanki o gün onu görecekmiş hissine kapıldım.
Ama öyle bir şey olmadı.
Öğleden sonra yine hastalıklı halim nüksetmeye başladı. İçimdeki bir sürü karışık duygu bir araya geldiğinde içinden çıkılmaz bir hal aldı. Okuduğum son roman Balatlı Maria'daki 13.yy İstanbul'unda olmak devaydı sanki bana.
Kanlı Kilise, Balat, Ayvansaray, Eminönü, Sultanahmet, Galata, O, surlar, kiliseler, yollar.
Bir güç beni Eminönü'ne doğru çekiyordu. 17:15'te Beşiktaş'taki işim bitince taksiye bindim. Ne yapacağımı bilmeden "Eminönü" dedim. Gerçekten de orada ne yapmak istediğimi yada ne bulmayı ümit ettiğimi bilmiyordum.
YeniCami'den Eminönü'ne giren sokağın başında taksiden indiğimde ne yapacağımı çok iyi biliyormuşcasına, kendinden emin hızlı adımlarla sokağın içine doğru yürümeye başladım.
İçimden şüphesiz ki o geçiyordu. Ona yakın olmak ondan sadece bir kaç yüz metre, bir sokak uzakta olmak. Aramak, arayıp da ne diyeceğim? Karmakarışık.
Yolu ikiye bölen tarihi binanın önüne geldiğimde; soldan gitsem kapısının önüne çıkan yol. Önünden geçmeye cesaretim yok. Diğer yandan kızgınım. O an onu arayamayacak, aramayacak kadar benden uzaklaştığı için. Arnavut kaldırımlı sağdaki yoldan aynı sertlikte kendinden emin, hedefi olan -ki yok- adımlarla yürümeye devam ettim.
Aklımda hastalıklı bir şekilde O.
Onu gören yolun başına geldiğimde kısa bir an durup sokağa baktım. Sokaktaki hiç bir şeyi, hiç bir dükkanı seçemedim. Neyin ne olduğunu anlamadım.
Bir şey yapmış olmak için, kapanmak üzere olan bir hana dalıp, orada da yine ne aradığını çok iyi bilen bir ifadeyle hızlı bir tur atıp çıktım. Saat 6 olmuştu.
Aşağı doğru yürürken yine sokağa baktım. Kapalı kepenkler gördüm sadece gerçekliğinden emin olamadığım.
Ama dönüş yolunda içimdeki fırtına dinmişti.
Pazartesi, Nisan 30, 2007
SON
Çok önce, o çok sevilen şiirin ilk kıtasını yazmıştım. Fakat o zaman ikinci kıtasını yazmaya ne gücüm, ne cesaretim ne de isteğim vardı.
Ve bugün* SON
Geçti, istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme artık neye yarar?
*Bugün: 30 Nisan. Yarın 1 Mayıs. Baharın ayı, taze başlangıçların zamanı
Ve bugün* SON
Geçti, istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme artık neye yarar?
*Bugün: 30 Nisan. Yarın 1 Mayıs. Baharın ayı, taze başlangıçların zamanı
Pazartesi, Nisan 16, 2007
Ben
Bana neden yazmadığımı sormayın.
Nedenini ben de yeni farkettim; şimdiye kadar onlarca bahane bulup kendimi kandırdığımı sanırken.
Hayatta başkalarını değil de, en çok en kolay kendimizi kandırabildiğimizi gördüm.
Bulduğum yazmama nedenimi tedavi etmek için zamana ihtiyacım var. Tedavi sonunda yazmaya başlar mıyım yoksa tamamen mi bırakırım bilmiyorum.
Zaman şüphesiz her şeyi unutturuyor. Kırgınlıkları, kızgınlıkları ama bir tek şeyi unutturmuyor.
Sevmeyi...
Zaten sevmekten de vazgeçtin mi bil ki yoksun artık.
Nedenini ben de yeni farkettim; şimdiye kadar onlarca bahane bulup kendimi kandırdığımı sanırken.
Hayatta başkalarını değil de, en çok en kolay kendimizi kandırabildiğimizi gördüm.
Bulduğum yazmama nedenimi tedavi etmek için zamana ihtiyacım var. Tedavi sonunda yazmaya başlar mıyım yoksa tamamen mi bırakırım bilmiyorum.
Zaman şüphesiz her şeyi unutturuyor. Kırgınlıkları, kızgınlıkları ama bir tek şeyi unutturmuyor.
Sevmeyi...
Zaten sevmekten de vazgeçtin mi bil ki yoksun artık.
Cuma, Mart 16, 2007
İnatçı Lekeler, İnatçı Kokular; İnatçı Duygular
Öyle bir an gelir ki; şimdiye kadar varolduğuna inandığının aslında olmadığını fark edersin. Onca geçen yılda var zannettiklerinin, zannettiğinin olmadığını kabul etmek, yaşananları yaşanmamış, hissettiklerini hissedilmemiş sayabilmek bir anda...
Olmuyor.
Üzerine sinen ne yaparsan yap çıkaramadığın içine işlemiş sinsi bir koku, inatçı bir leke gibi her nefes alışında, bir şeylerin arkasından çıkıyorlar. Gitmiyor, unutulmuyor, hapsedilmiyor.
Duyguları, aşkları, ayrılıkları, sevmeyi bu kadar anlamlı kılan da aslında; inatçılıkları birazda.
Olmuyor.
Üzerine sinen ne yaparsan yap çıkaramadığın içine işlemiş sinsi bir koku, inatçı bir leke gibi her nefes alışında, bir şeylerin arkasından çıkıyorlar. Gitmiyor, unutulmuyor, hapsedilmiyor.
Duyguları, aşkları, ayrılıkları, sevmeyi bu kadar anlamlı kılan da aslında; inatçılıkları birazda.
Perşembe, Mart 08, 2007
Saklanan
Etrafını çelikten bir zırh kaplıyor sanki; ormanın en güzel yerlerine artık kimse ulaşamasın diye kalın güçlü sarmaşıklar birbirine dolanıp yolları kapatıyor bir bir.
Arada bir duyulan müzik; görünen bir anlık önemsiz bir resim hafızadaki görüntüleri tutup kolundan ortaya doğru sürüklemeye çalışıyor. Çünkü onlar ortalığa eski yerlerine gelmedikçe zırh sımsıkı saracak, sarmaşıklar geçit vermeyecek, aşk ıssız şatonun en yüksek kulesinde kalmaya devam edecek.
Perşembe, Mart 01, 2007
Kanıyor
Bu sabah e-maillerime bakarken; eski yazılarımdan birine bırakılan spam maili buldum. Bu aralar eski yazılarıma bu çok oluyor. Ancak mesajın bırakıldığı yazım "Hayallerim, Aşkım ve Sen"di.
Eski yazdığımı okumak istedim. Ne yazdığımı hatırlamıyorum çünkü. Okudum. Sonra geçen Nisan'da yazdıklarımı.
Sabah sabah kendi kendimi ağlattım.
Üzerinde durmadığım, yok saymaya, unutmaya çalıştığım yaramı kanattım.
Biraz daha yazarsam bu kanı kimse durduramayacak.
Üzgünüm
Eski yazdığımı okumak istedim. Ne yazdığımı hatırlamıyorum çünkü. Okudum. Sonra geçen Nisan'da yazdıklarımı.
Sabah sabah kendi kendimi ağlattım.
Üzerinde durmadığım, yok saymaya, unutmaya çalıştığım yaramı kanattım.
Biraz daha yazarsam bu kanı kimse durduramayacak.
Üzgünüm
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)