Çarşamba, Aralık 08, 2010

İstanbul - Edmondo De Amicis

Edmondo De Amicis'in daha önce bahsettiğim kitabı İstanbul'dan ilginç bulduğum bir kaç bölümü okuycaksınız birazdan. 1874 İstanbul'un da bir Avrupalı'nın gözünden İstanbul ve İstanbul halkı...


"Abdülaziz hazretlerinin, karşılığında Anadolu'da bir vilayeti ödül olarak bana vermeyi teklif etse bile, bu imparatorluğun başkenti hakkında on satırı bile bir araya getirmeyi beceremezdim; büyük şeyleri anlatmak için arada biraz mesafe olması gerektiği ne kadar doğrudur! Onları daha iyi hatırlamak için, önce biraz unutmanız gerekir. Dahası bir insan, penceresinden Boğaziçi'ni, Üsküdar'ı ve Olimpos Tepesini gördüğü bir odada nasıl yazı yazabilir ki?"
***
"Bir köşeye yerleştik ve beklemeye başladık. Kimse gelmedi. Sonra fark ettik ki, bir İstanbul meyhanesinde kendi kendine hizmet etmek gibi bir adet var. Önce ocağa gidip biraz kızarmış et istedik -hangi dört ayaklıdan geldiğini ancak Tanrı bilirdi- sonra diğer tezgaha geçip Bozcaada'nın sakızlı şarabından aldık. Uysal bir tavırla hesabımızı ödedik ve sessizce meyhaneden çıktık -çünkü ağzımızı açacak olursak, havlayacağımızdan yada anırmaya başlayacağımızdan korkuyorduk- ve Haliç'e doğru koyulduk."
***
"Mısır Çarşısı'ndan çıkınca yol, gürültülü bakırcıların, havayı tiksindirici kokularla dolduran meyhanelerin, bir yığın isimsiz objenin üretildiği, loş, kuytu ve hücreye benzeyen binlerce dükkanın yan yana sıralandığı bir sokaktan geçip, nihayet Kapalıçarşı'ya ulaşır. Ancak daha çarşıya ulaşmadan üstünüze çullanmaya başlarlar; kendinizi korumak zorund kalırsınız. Büyük giriş kapılarına yüz adımlık bir mesafede, haydutları andıran tüccarların tellalları, tellalların tellalları durmaktadır. Yabancıları daha ilk başta tanırlar, çarşıya ilk defa geldiğini anlamaları yetmezmiş gibi, genelde hangi ülkeden geldiği konusunda da doğru tahminde bulunurlar; kullanacakları dili seçerken yanıldıkları pek görülmez. Fesleri ellerinde, yanınıza yaklaşır ve gülümseyerek emrinizde olduklarını söylerler"
***


"Bizler için dinlenmek sadece işe ara vermek demektir; onlar içinse çalışmak dinlenmeyi askıya almaktır. Ne pahasına olursa olsun, en önemli şey günün büyük kısmında pineklemek, hayal kurmak ve tütün içmek, geriye kalan zamanda hayatlarını kazanmak için bir şeyler yapmaktır"


***
"Evlilik hayatının şartları, kocanın gelir düzeyine bağlı olarak büyük farklılıklar gösterir. Zengin adam, evinde karısından ayrı ve kendi düşünceleriyle yaşar. Çünkü hem sadece karısının kullanacağı bir daire açmaya gücü yeter hem de dostlarını, misafirlerini, dalkavuklarını eşleri görülmeden ve rahatsız edilmeden ağırlamak istediği için ayrı bir konuta ihtiyacı vardır. Orta sınıf Türkler, ekonomik nedenlerden karısıyla yakın yaşar ve onu daha sık görür. İlişkileri de daha dostanedir. Son olarak, sınırlı bir alanda yaşamak olabildiğince az para harcamak zorunda olan fakir Türkler vardır ki onlar eşlerinin ve çocuklarının yanında yer içer ve boş zamanlarının büyük kısmını aileleriyle geçirirler. Yani servet insanları uzaklaştırırken, fakirlik birleştirmektedir."

Amicis'le birlikte İstanbul'a gelen ressam Enrico Junk'un kitabın sonuna eklenmiş o döneme ait tablolarından bir kaçı

1 yorum:

Ebru dedi ki...

O faytonda olmak istedim::)
Zamanı geri alamayacağımız için, senin mısralarında hayal ile kendimi götürdüm o zamanlara, keyifliydi.