Çarşamba, Ağustos 23, 2017

Nutellalı Chesecake


Evet profesyonel cheesecake kariyerime özel istek üzerine Nutella'lı cheesecake ile devam ediyorum.

Sonuç oldukça başarılı olduğu için tarifimizi şuraya ekleyelim.

Taban 

1,5 paket Eti Kakaolu bisküvi
3 yemek kaşığı tereyağ

Her iki malzemeyi rondodan geçirerek öğütüyoruz ve tabanına yağlı kağıt döşediğimiz kelepçeli kalıba sıkıştırarak döşüyoruz. Tavsiyem hazırladığımız tabanı cake kısmını yaparken buzdolabında bekletmek.

Cheesecake 

1 paket Torku taze peynir 450 gr (sürülebilir krem peynir)
1 paket krema
1/2 su bardağı toz şeker
4 yumurta (teker teker kırılarak eklenecek)
300 gr nutella (400 gr'lık bir kavanoz da olabilir :)
1 yemek kaşığı un
1 paket vanilya

Öncelikle taze peynir ve kremayı karıştırıp ardından şekeri krem haline getiriyoruz. Sonrasında tek tek kırdığımız yumurtaları her biri iyice malzemeye karıştıktan sonra ekleyerek devam ediyoruz.
Düşük devirde kullandığımız mikserle çırpmaya devam ederken nutellayı da ekliyoruz.


Karışım iyice homojen hale geldikten sonra un ve vanilyayı eleyerek son aşamaya geliyoruz.



Krem peynir oldukça yoğun olduğu için karıştırma kabının tabanında birikebilir. Karıştırma işlemini sonlandırmadan spatulla kabın altını üstüne getirmenizi öneririm.

Buzdolabında beklettiğimiz tabanın üzerine karışımımızı döküyor 130-140 derecede 60-70 dakika sabırla pişiriyoruz.

Bu sürenin sonunda ortası hafifçe sallanıyorsa sorun yok, fırının kapağı açık olarak geçecek yarım saatlik dinlenme sürecinde kendini toplar.

Daha sonra da fırından çıkarıp oda sıcaklığına gelene kadar bekleyip devamında buzdolabında en az 12 saat dinlendirdikten sonra dondurma ile servis etmenizi öneririm.


Afiyet olsun

Cuma, Ağustos 18, 2017

Scrum Günlüğü 5,6,7,8,9


Scrum günlüğüne ara vermiş değilim ama proje o kadar yoğun ve hızlı gidiyor ki; durup yazacak oturup da düşünecek vaktim yok desem yeridir.

O yüzden 4'den sonrakini 5,6,7,8,9 diye toplu geçeceğim.

İlk başlarda neyin ne olduğunu anlayamadığımız bir çok şey yerli yerine oturmaya başladı.

Evet bu proje scrum metedolojisiyle çalışmasaydı bu kadar keyifli ve hızlı gitmezdi

İşini severek yapan, iyi niyetli insanlardan oluşan bir ekip olmasaydı hiç bir şey olmazdı

Benim gibi projesinin her detayına hakim, sahip çıkan bir product owner olmasaydı olmazdı

:)))

Ne çok övdüm

Ama herkes, hepimiz hak ediyoruz

Sanırım az bulunan bir product owner'ım ;)

Yazılım firması ve diğer ekip üyelerinden PO'luğuma övgüler alıyorum.

Daily scrumlara katılıyorum haftada iki gün...

Sorularını cevaplıyorum, yorumlarımı yapıyorum...

Bazen gün içinde çalıştıkları ortama gidince her masadan gelen bir soruyla yarım saatte zor geçiyorum 5 metrelik koridordan

Ama şikayetçi değilim, yeterli cevaplayabileceğim sorular sorsunlar.

Scrum metodunda küçük küçük çalışan parçalar üretip sonra bunları birleştirip büyük bir çıktı üretme  hedefleniyor.

Yani önce bisiklet yapıp ordan Porsche'a yürümek gibi...

Ama geçenlerde arkadaşların dediği gibi biz önce Porsche'u yaptık şimdi bisiklet yapmaya çalışıyoruz.

Çünkü projenin en kapsamlı bölümlerini ilk sprinte alarak, olası sarkmaları sonraki sprintlerde eritmek planıyla yola çıktık.

Ki iyi ki de öyle yapmışız. Çünkü 3. sprintin sonunda hala devam ediyorlar ama ilerleyen sprintlerde benzer içerikli işleri zaten konuda uzmanlık kazandıkları için daha sorunsuz aşacaklar.

Yani güzel güzel çalışıyoruz.

Yalnız bu kadar pembe tablo ile anlattığım metodolojinin kurbanı ben 10 kişilik ekibin çıktısını 1 kişi ben UAT veriyorum.

Ki burda da ilk sprint maddelerinin fonksiyonel test yapılmadan bana gelmesinin acı etkileri var.

Evet fonksiyonel test çok önemli. Asla yapılmadan UAT'a verilmemeli.


Çarşamba, Temmuz 26, 2017

Kendini Hatırlamak

Scrum günlüğüne ara vermiş değilim ama tatil dönüşü her an scrum'ı yaşamaktan günlüğe sıra gelmedi.

Hatta elde birikmiş bi çöpçatanlık hikayesini bile yazmaya fırsat bulamadım.

Önce dedikodu, çöpçatanlık yani...

İnsan 40'ı bulunca matematiksel olarak, bi de hala bekarsa iyi niyetli arkadaşlar çöpleri çatmak istiyorlar.

Geçenlerde beni de böyle bi çatma işinin bi ayağı yaptılar.

Niyet iyiydi ama akıbet kısmet değilmiş.

Ancak bu girişimden kendi adıma önemli çıkarımlar yaptım ki, sırf bundan dolayı bile hatırlamaya değer buluyorum.

Muhasebeciler alınmasın ama -ya da alınsınlar- ben kendilerini sevemiyorum. Üniversitede toplamda 5 muhasebe dersi alırken bi amfi muhasebeci belki de bu düşüncemin temellerini attı. 

Ve çok gariptir ki, o günden bugüne reddettiğim insanların büyük çoğunluğu muhasebeci 🙈

Yani neymiş; bi tanıştırma öncesi mesleğini soruyomuşuz. "Muhasebe" diyosa o topa hiç girmiyor kimsenin kalbini kırmıyoruz.

Önemli ikinci soru da sosyal hayat - sosyal medya değil-.

Gezip görmeyi, seyahat etmeyi, eğlenmeyi seviyor mu? Seviyor mu derken, lafta değil en son nereye gitmiş, hangi konser, hangi ülke???

Bunlardan puan alırsa evet tanışalım.

Diğer yandan ben de çok normal değilim kabul ediyorum. Bunca yıllık hayat tecrübesi, okuduğum psikoloji kitapları, beden dilinden tut ta kurduğu cümlelerden kişilik analizi yapıp bu iş nereye varır, olası problemler ne olura kadar dökebilirim.

Ki bu tespitlerde asla ön yargı ve kıyaslama yok. 

Bi de üstüne fazla gerçekçiyim 😊

Kıyaslama yok dedim ama karşımdakini kendimle, kendi hayat duruşumla kıyasladığım gerçeğini de şuraya ekleyelim.

Kıyaslama demişken...

Dedim ya kendi hayat duruşumla kıyaslıyorum, nerede buluşabilir duruşumuz diye

İşte bu noktada son yıllarda kendime ne kadar haksızlık ettiğimin farkına vardım.

Kapılmış gidiyorum, hiç bir tercihim yönlendirmem, kendi fikrim yokmuş gibi yaşıyorum gibi geliyordu.

Oysa ki ben 5 yaşından beri kendi kararlarını kendi verebilen, uygulamaya koyup sonuna kadar giden kafasına koyduğunu yapan biriyim.

O karar veremediğim yoluna koymak için radikal kararlar alamadığım hayat var ya, zamanı gelmediği şu an  doğru zaman olmadığı için kendi yatağında akıp gidiyor.

5 yaşında ilkokula başlama kararı verdim. 

Kim yönlendirdi?

2,5 yaşında küçük bir kardeş, ilkokula yeni başlayan bir abla. Annenin hadi kızım sen okula başla diye yönlendirecek pek fırsatı yok. 

Bu kararı veren benim şüphesiz ama bunu uygulama konusunda annem olmasa tabi ki başaramazdım. 

Yaşımın büyütülmesi talebiyle mahkemeye başvurarak okula kaydımın yapılması, mahkemeye gitmeyerek nüfus kayıtlarımın bozulmaması annemin sayesinde.

Ve diğer kararlarım, isteklerim...

Okul hayatımdaki bölüm tercihlerim, üniversite seçimim, iş hayatımın 17 yıl önceki zik zaklı grafiği...

Hepsinde kararlarımı tek başıma verdim ama ailem hep destek oldu, sorgulamadı, yönlendirmedi.

Hatta çevre baskısı farklı yönlere çekmek istese de hep dik durdum. Verdiğim kararın sonuna kadar yürüdüm.

Yani...

Gerektiği yerde gereken kararı veren ben bu sefer de...

Aman 40 yaşına geldin bundan sonra daha ne bulcağını sanıyorsun, evlen çocuğun olsun, sen de hiç bir şey beğenmiyosun sosyal baskılarını umursamadan.

-ki günümüzde pek çok kadın sırf bu benim boyun eğmediğim nedenlerden dolayı evlenip mutsuz oluyor-

Olmaz bu iş diyip kendi yolumda yürümeye devam ediyorum.


Cuma, Haziran 09, 2017

Scrum Günlüğü - 3. bölüm

Grooming toplantısı gündemiyle toplandık

Groom sadıç, grooming tımar etmek çağrıştıramadım.

Toplantıda anlarım ne olduğunu dedim.

Önceliklendirdiğim epiclerin üzerinden geçiyoruz.

Bu ilk sprintte yapılır bu olmaz gibi

Eee peki bi de planlama toplantısı yapıcaz o zaman bu ne dedim?

İki tane ekip var

2 saatlik bi oturum da onlarla planlanmış

Eeee şimdi bi ekiple geçiyosak epiclerin üzerinden, onlarla napıcaz?

O zaman onların da burda olması gerekmez mi?

Haaa bölüştük biz epicleri bi yarısının üstünden biz geçicez, diğerlerinden ötekiler diyorsanız ona da tamam.

Fakat gel gör ki "Grooming"de naptığımızdan kimse tam olarak emin değil

Heee şunu şunu yapıyoruz diyor biri, öteki yok hayır onu planlamada yapıcaz

Eeee o zaman bunu bunu yapıyoruz, öteki diyor ki hayır öyle değil.

Biz ortada tenis topu

Epiclerin mevcut imkanlarla ne kadarının yapılabilir sprint planlamaya müsait olduğunu anlamaya çalışıyoruz fikrinde herkes mutabık oldu gibi sonunda.

Eeee o zaman benim burda ne işim var. İşin teknik, yazılım yapılabilirliği benim haddim değil. Ben en detaylısından bir analizi de teslim etmişim -ki scrum'cıların gözünde analizin bir değeri yok biliyorum ama acayip işlerini kolaylaştırıyor-

Benim bu toplantıda ne işim var?

Bana müsade

Yani "grooming"in ne olduğunu anlayamadan çıktım toplantıdan.

Şimdilerde ajandama deli gibi sprint, sprint review, sprint retrospective ve günlük scrum toplantı davetleri düşüyor.

Ne olduğunu anlayamadığım "grooming"den sonra umarım diğerleriyle daha iyi anılarım olur.

Cuma, Haziran 02, 2017

Scrum Günlüğü - 2. Bölüm

Scrum'ın ayak sesleri, product owner'ın sorumlulukları duyulmaya başladı.

User story ve epicleri önceliklendirme aşamasındayım.


Şimdi normalde user story ve epicleri  de product owner'ın yazması gerekiyormuş. Ancak bizim elimizde çok detaylı bir analiz dosyası var.

Scrum'da analiz olmazmış.

Nerdeyse yazılması bir yıl süren her satırına emek verdiğim analizi yok sayamayacağımıza göre, ekip user story ve epicleri analize göre oluşturup koydu önüme hadi önceliklendir diye?

Bu ikili analize göre oluşturulduğu için kafalar karışıyor bazen, hatta bi noktada "yakalım analizi" dedim. tabiki şaka.

Önceliklendirmeye başlayınca sprintlere göre gruplandırıyım dedim, o iş bunla birlikte yapılırsa iyi olur, o onla olmaz, o iş çok zaman alır bunu da koyarsam yanına bitmez dedim. (ben burda sprint planlamaya kaymışım, hadi çöp)

User story'leri önceliklendiriyordum ki, sadece epicleri önceliklendirmem gerektiği yazan bir mesaj aldım.

Ve şimdi epicleri sıraladım.

Ama onlarca epic arasından en önemlileri seçmek bile hassas bir denge




Agile Scrum-Scrum Günlüğü - 1.Bölüm

Agile Scrum nedirden başlayalım önce,

Bir proje yönetim metodolojisidir.

Bloguma neden malzeme olmuştur?

Sayesinde yeni bir kimliğim "Product owner" olduğundan


Uzun zamandır üzerinde çalıştığım bir projenin "üzerinde çalıştığımın ötesinde fikirden üretime her şeyinde olmazsa olmazı olduğum" üretimi için bu yöntem seçildi.

Aslında bu yöntemi seçmeye zorlandık da diyebiliriz. Product owner'lığı gözünüz yiyorsa bununla çalışalım dediler.

Önce Scrum anlatıldı. Product owner olmazsa olmazıdır, sorumlulukları diğer yöntemlere göre daha fazladır falan.

Projede birlikte çalışacak ekipte daha önce bu yöntemle bir iş çıkarmamış aslında.

Ve diyorlar ki siz ok derseniz "scrum" yapıcaz.

İnsanın aklına şu söz geliyor.

"kimsenin fikir sahibi olmadığı bir konuda fikrin soruluyorsa, bil ki kahraman aramıyorlardır"

Teorik olarak bakıldığında, kesinlikle çok dinamik bir proje yönetim modeli "Scrum"

Ben de olsam onu seçerdim.

Ama product owner'lıktan biraz tırstığımı inkar edemem. Çünkü gerçekten başıma geleceklerden korkmuyor değilim :)))

Ben de Google'a sordum nedir bu product owner'ın görevleri diye...

http://www.agileturkey.org/product-ownerin-37-gorevi/

Proje yönetimi sertifikasını yeni alan bir bilene sordum. Ne güzel dedi, herkes product owner ben oliyim diye kendini paraladığı bir ortamda kıymetini bil dedi.

Sağolsun kaynaklar, kitaplar, referanslar, görüşebileceğim kişiler önerdi.

Ama gel gör ki gerçekler, sadece benim yaşadıklarım olacağı için etki altında kalmak istemedim.

Ve hatta kendi scrum günlüğümü yazmaya karar verdim.

Salı, Mayıs 30, 2017

Ara Güler ve Ben

Yazarken farkettim de bugünlerde hayatımda umulmadık karşılaşmalar yaşıyorum :)))

Bir toplantı için bütün bir günü geçirdiğim Hasköy'de ki Rahmi Koç Müzesi'nden ayrılırken Halat restoranda masada oturan üç kişiden yürüdüğüm yöne yüzü dönük olan yaşlı adamın Ara Güler olduğunu anlamam bir andı. Yanına gidip tanışmak için elimi uzatmam sadece bir kaç saniye...



Normalde ünlü kişilerin yanına gidip kendini tanıtan, onlara sarılıp fotoğraf çeken bir insan değilimdir.

Ama Ara Güler öyle biri değil benim için...

Yani sadece ünlü oluşuyla değil, sanatıyla hayatıyla görüp geçirdikleriyle tanışmak için can atılası biri.

Yaşayan efsane gibi klişe bi kelime kullanıcam ama Picasso'dan, Dali'ye yüzlerce önemli insanı fotoğraflamış. Hele ki şu an henüz bitirmediğim okuduğum kitabıyla son haftalarda kendisini daha yakınen tanımaya başlamışken karşılaşmak inanılmaz bir şeydi.

Kitap canlanmış karşımda duruyordu.

Tanıştık. Birlikte fotoğraf çektirme isteğimi dile getirdim. Yanına oturdum, elini tuttum.

Bana "kocan var mı dedi?" :))) Hala çapkın

Kitaplarındaki o kimseye eyvallahı olmayan duruşuyla ölümsüzleştirdik kısacık bir anı



Hayatın Karşılaştırmaları



Bazen öyle anlamsız şeyler yaparsın ki, ne işim var benim dediğin bi yerde hayatın sana bir şeyler söylemeye çalıştığını hissedersin.

Cumartesi günü, tamamen algı yanılması sonucu daha önce inmem gerekirken son durakta indim. tabi ki son durağa gelince durumu anladığım için, mecburen uzun bir yol yürümek ve normal şartlarda hiç olmayacağım bir yerde buluverdim kendimi.

Tam ışıklara geldiğimde kırmızı yanmak üzereydi acele etmedim durdum ve bekledim.

Yolun karşısından ışıklarda karşıya geçmeyi beklemek üzere başka biri bana doğru yürüyordu.

Yıllar yıllar önce olmasını çok istediğim, olmadığı için çok üzüldüğüm, uzun zaman aklımdan çıkaramadığım kişiydi.

Zaten çok uzun zaman önce iyi ki olmamış dedirtmişti bana hayat.

Ama bu sefer ki karşılaşmada babama ne kadar benzediğini farkettim. İlk defa...

Bedenen, yürüyüş ve tavırlar...

Iııy dedim.

Dakikalarca karşılıklı durduk kırmızı ışıkta.

Ben suratımda kocaman bir sırıtışla, -bu garip karşılaşmaya-...

Beni tanıması zaten imkansız, o yıllardan bu yıllara çok değiştim.

Üstelik gözümde güneş gözlüğü

Işık yeşil oldu ve geçip gittik yollarımıza

Bu kadar saçma bir seyahat sonrası böyle garip  bir karşılaşma olunca, dedim ki bunun olması gerekiyormuş bugün.

Peki bu karşılaşmadan nasıl bir ders almalıyım diye sordum kendime...

"çok istedim. ama olmadı çok üzüldüm. bugün baktığımdaysa her yönden iyi ki olmamış çok şükür diyorum.
Bugün de çok istediğim var, olmadığı için üzüldüğüm, olması için ümit etmekten vazgeçmediğim.

Ders: o çok istediklerin gün gelir iyi ki olmamış dedirtir sana, hiç bir şey için olmadı diye üzülmeye değmez. hayat seni daha mutlu olacağın şekilde taşır geleceğe"

Aldım mı dersimi?

Sanırım :)

Pazartesi, Nisan 24, 2017

Kediden Korkan

Çocukluğumu bilenler, kediden nasıl korktuğumu da bilirler...

Hatta (burada bir es verip kedilerle ilgili ne yazmışım daha önce baktım, bunu buldum :)

http://dortyaprakliyonca.blogspot.com.tr/2005/12/kedi.html 

Evet hatta da kalmıştık...

Kedi var diye apartmanın kapısından içeri giremezdim, biri gelecek de o kediyi çekecek ben öyle gireceğim ancak.

Ben de bu kedi travması yaratanın, çocukluğumun geçtiği Fatih Çarşamba'daki kasap olduğundan şüpheleniyorum.

Sürekli kedi olurdu dükkanın içinde, Allahım nasıl bir kabustu kasaba gitmek. Bir de sürekli evde kalacaksınız derdi. Acaba bi nesli böyle diye diye mi yaktı. Bilinçaltıma o günlerden mi işlendi, evlenememe :)

Kendi kendimi güldürdüm ya pazartesi pazartesi :))))

Tekrar kedilere dönersek, evet ben artık kedi besleyen, dokunan, okşayan biri oldum...

Hala öyle sarmaş dolaş olamıyoruz, kucaklaşma, el ele gibi aşırı yakın temasımız yok ama. O öyle sakin sakin durursa okşuyorum kafasını, karnını, sırtını, birlikte asansöre binebiliyoruz. Bacaklarıma sürtünmesinden rahatsız olmuyorum.

Sık sık instada fotoğraflarını paylaştığım apartmanımızı evi sayan, bizim kapının önünü de koyduğumuz kutuyla kendisine yatakhane olarak tahsis ettiğimiz asil kedimiz (kendisinin İrlanda kökenli Manx cinsi olduğundan şüphe ediyoruz-

Bir kaç yıl önce bahçemizde dolaşan pek çok kediden biriydi. Ama kuyruğu olmayan, onun yerine bir kaç santimlik kuyrukçuğu olan kendi halinde bi kedi. Herkes onu kuyruksuz diye çağırıyor.

Bir yaz boyu apartmanın girişinde merdivenin boşunda bütün gün pozdan poza girerek yatmalar, herkesin camdan kendisine salamla gösterdiği ilgi, apartmana girip çıkanı rahatsız etmeyen munis tavrı güvenoyu almasını sağladı.

Bina kapısının önünde selamlaştığımız kediyi bir gün 4.katta kapımızda bulunca, zeki bir misafirle karşı karşıya olduğumuzu anladık.

Yazık açtır yemek verelim, taşta uyuyo üşümesin kutu koyalım, kutu sert gelir yastık koyalım derken derken temelli yatılı misafir oldu.

Sonuçta sokak kedisi, gezen kedi...

İstediği zaman gelir istediği zaman gider...

Ama gelince haber vermek zile basmak lazım di'mi.

Ona da çözüm buldu. Kapının eşiğinde duran nazar boncuğunu patisiyle itip yere düşürüyor.

Bir de ekürisi var bunun.

O da sitenin bahçesine yavruyken gelen, bütün kedileri annesiymiş gibi emmeye çalışan -pek de terslenmeyen- ufaklık diye çağırdığımız -artık ufaklık bir durumu kalmadı ama- diğer kedimiz.

Kuyruksuz bunu evladı gibi sahiplendi ve artık o kutuda, apartmanın kapısında hep birlikteler. Sarmaş dolaş yatışları, Kuyruksuz'un onu yalayarak temizlemesi her halleri bir film.

İşte ben bu kediler sayesinde artık kedilerden korkmuyor, onları okşayabiliyorum.




Daha fazla resim için instagram hesabıma beklerim ;)

Cuma, Nisan 21, 2017

Ciddi Planlarım Var

Her geçen yıl biraz daha az yazıyla blogumu hayatta tutmaya çalışıyorum. Ama böyle giderse bir kaç sene sonra hiç yazmadığım bir tam yılı yaşamak çok uzak değil gibi.

En büyük düşman instagram diye kandırıyorum kendimi aslında, çünkü insta fotolarıma da öyle aman aman yorumlar yazmıyorum.

Anlatmak istediğimi sadece bir iki resimle bırakıp ortaya kaçıyorum.

Ama muhtemelen insanlar da eskisi gibi okumuyor uzun uzun yazıları...

Mesela ben,

Eskiden blog okuma listelerimi takip ederdim, ne var ne yok diye. Ama artık hiç bakmıyorum bile.

Yani, evet ben de artık blog okumuyorum :(

İnstagram ve twitterla tatmin ediyorum kendimi...

Yani, evet ben bir kez daha günah çıkarıyorum :)

Biraz yaşla da ilgisi var benim için bu yazma işlerinin...

Eskiden daha çok sorgular, daha çok konuşurdum kendimle...

Büyüdükçe her şeyi daha çok kabullenip, daha az sorgulamaya, daha az düşünmeye başlayınca oturup yazacak da çok bir şey kalmıyor.

İki hafta önce bir akşam vakti aklıma gelen ani bir kararla, sırf zevkim için yazdıklarımı internetten çıkartıp elle tutulur yapmaya karar verdim.

Ama önce bütün blog arşivini kopyalamak, yazıların üstünden geçmek, onları sınıflandırmak gruplandırmak gerekiyor. Kafamda bu planda yapıldı.

Ama gel gör ki planın hiç bir tarafından giriş yapılamadı.

İş hayatında tüm projelerimizde yaptığımız gibi proje planı, business case'i hazırlayıp, -Gantt şeması mıydı o?- takvim mi çıkarsam.

Hatta bi proje yöneticisi mi atasam kendime.

Evet aslında diğer bir neden de iş hayatındaki bitip tükenmeyen projelerin, takılıp kalan işlerin ilerleyemeyişinden gelen bıkkınlıkla sermek her şeyi.

Bu akşam yazıp bırakalım buraya, bu blogda yazan cümleler ele avuca gelmek ister. Sen de bir el at ta yapalım.

Aslında bu blog temasından da çok sıkıldım. Kaç senedir aynı :(

Temalara bakıyorum öyle çok çeken bir şey yok beni. Bunda resimleri renkleri değiştirsem aslında. Düşünsene tema resmimde ben henüz siyah saçlıyım. Kaç yıl oldu sarışın olalı :)


Cumartesi, Şubat 18, 2017

Aralık'ta Paris II

Paris - 10 Aralık 2016

Bugünü yazmaktı niyetim.

Ama otele dönerken internetten öğrendiğimiz İstanbul Dolmabahçe'de Vodafone Arena yakınlarında patlama olduğu haberiyle o an dizlerimin gücünün bittiğini hissettim.

Tamam bütün gün 30 bin adım atmıştım. Ama hala otele gidecek dinçliğe ve enerjiye sahiptim.

Evet insan ülkeisnden uzaktayken böyle haberleri alınca daha bi çaresiz hissediyor sanki :(

Dünkü keyifle yazamasam da;

Paris'in cumartesi sabahına bilmediğimiz sokaklarında hatta sıradan -turistlerin pek gezmedikleri- dolaşarak başladık.

Santier; bir zamanlar tekstil toptancılarının olduğu yer.

İstanbul tekstil piyasasından pek bir farkı kalmamış. Boş, kapalı dükkanlar...

Ama hala sokaklarında uzun kırmızı çizmesi, mini deri eteği ve jartiyeri ile salınan bir hayat kadını ve kürklü oldukça yaşlı başka bir kadın. -acaba hayat kadını olmayabilir mi ki?-

Saint Paris ve Saint Martin kapılarının ardından Notre Dame'a gitmek için caddeler boyu yürüdüğümüz.

Seyahatlerde plansız gezmeyi, yolunda önüne çıkan sürpriz mekanları görmek daha çok mutlu ediyor beni.

Misal Pompidou yani modern sanat müzesi. Klasik bir Paris müze kuyruğu...

Ucu bucağı yok...

Ve onun karşısındaki dükkanlarda güzel tasarımları görmek...


Bu sabah Paris'in havası pusluydu; son dönemde ki hava kirliliğinden...

Notre Dame -yine deli bir kuyruk- neredeyse kuleleri görünmüyor. Mesela Panteon'un kubbesi yoktu :)

Notre Dame'dan Lüksemburg Bahçeleri'ne...

Kış mevsiminin donukluğu ya da renksizliği diyelim; kirli puslu havasıyla birleşince pek etkileyemiyor insanı...

Bu kadar yakına gelmişken Panteon'u da ziyaret edelim deyince Sorbonne  Üniversitesi'ni de görüp geçtik.

Evet, Panteon kubbesi bu kirli havaya kurban gitmişti.


Paris metrosu vazgeçilmez; bir kaç aktarmayla ver elini Sacre Cour...

Sacre Cour'a  geçmeden önce yine yolumuza çıkan bir şato. Aslında müze, restorasyon da ama etrafını çevirdikleri tahta perdelerin surlara benzetilmiş olması , üzerine ortaçağ yazı karakteriyle yazılanlar ve minik komik işçileri :)



2020'de bitince görmek isterim doğrusu.

Telefonumdaki resimlere bakınca Musee de Cluny olduğunu öğreniyorum, hemen ön tarafında da Montaigne heykeli var.

Sacre Cour'a dönelim :)

Sacre Cour'a çıkan finiküler yerine 313 basamakla önündeyiz.


Yine kuyruk...

Neyseki bir önceki gelişimde ziyaret etmiştim. Girmesek de olur ;)

Monmarte'da sokak ressamlarında 60 euroya portreyi 45 euroya bağladık. Orjinal eserler yapan da var sıradan da, kendi ressamını seçmekte iş.


Bizim ki güzel iş çıkardı doğrusu.

Akşam olunca şehir ışıkları vazgeçilmez...

Bu sefer ki durak Printemps...

Fikir değiştirdim lüksün zirvesi La Fayette değil burasıymış :)


Akıl almaz bir yer...

Ve vitrinlerinden sonra kalbimi feth eden pembe pullu Jimmy Choo...


Gecenin devamı Zafer Takı, Şanzelize ve Noel Pazarı. Concorde Meydanı ve meydandan Eyfel'in ışıklı görüntüsü...

Neden Paris biliyor musun?

Ortasında yükselen gökdelenleri olmadığı için, geniş caddelerin kenarlarının birileri zengin olsun diye ParPark (İsPark'ın fransızcası) olmadığı için; eski binaları 10 senede bir bakıma almak zorunlu olduğu için...

Aralık'ta Paris I

Paris- 9 Aralık 2016

Defter "born to travel" olunca bana da bir seyahat hatırası olarak, bir gezginden gelince; gezi yazılarına ev sahipliği yapmasının doğru olacağını düşündüm.



Evet Paris'teyim, Hotel Pax Opera 22 nolu oda saat 23:30 

İnstagramda resimleri videoları paylaşıp duşumu aldıktan sonra soğuk bir Paris gecesinde, sıcaktan piştiğim kaloriferleri kapattığım odamdayım.

Paris'e bu ikinci gelişim. İlkinde Benelux turuyla uğradığımız kalabalık bir tur grubuylaydı. Şehrin banliyölerinden birinde bir otelde kaldığımız, Paris'in göbeğinde sürekli saatimize bakarak görmek istediğimiz yerler arasında mekik dokuduğumuz.

Belki ondan pek sevmedim.

Ama bu sefer kendi başımıza istediğimiz yerde istediğimiz kadar kalacak kadar özgür bir programla geldik. 

#kardeşkardeş


La Fayette

Lüksün kalbi, ilk başta bizdeki Harvey Nichols'la kıyaslasam da haksızlık yaptığımı çok kısa sürede anladım. İçindeki butiklerde sırayla müşteri almaları, markaların en son modelleriyle ve tabi marka karmasıyla olağanüstü bir yer.

Ve de o devasa kubbesiyle tarihi görüntüsüyle...

Tabi yeni yıl süslemeleriyle görüşmemiz daha etkileyici kılmış olabilir.


Saatler yetmez gezmeye. Ayrıca en üst katında benim gibi kırtasiye ve diğer ilginç eşyalara düşkünler için inanılmaz güzel. La Fayette'e bütün servetimi bırakıp çıkabilirim.

Ve terası...

Gün batımında Eyfel, Opera binası, Roue de Paris yani Concorde Meydanı'ndaki dönme dolap müthiş bir manzara.



Sonra sokaklar...

Printemps'ın vitrinleri; o kuklalar, hareketli vitrinler hele Jimmy Choo ayakkabılı tahta bacaklar...


Başka birinde masallar...

Kukla orkestrası...

Bi de çılgınca dans edenler...




Saatlerce izleyebilirim :)

Özgürüz dedik ya ;) canımız nereye isterse oraya

Concorde Meydanı'na yürürken  Madlen Kilisesi gecenin heybetli yapısı

Meydandaki müthiş manzara

Roue de Paris (dönme dolap daha önce geldiğimde yoktu) dikilitaş, çeşme ve uzaktan görünen Eiffel...


Ve dönme dolabın tepesindeyken gece ve Paris...


Böyle bir tanışmayla kim sevmez ki bu şehri?

Ve Şanzelize'de ki Noel Pazarı...


Odun ateşinde somon...

Gökte ren geyikleri ile uçan Noel baba. 

Noel baba gerçek, geyikler ve araba maket :) İki direk arasına gerilen telin üzerinde kayan bir kızak.

Ve çılgınca süslenmiş Şanzelize...

Yarın akşam da kalanını gezeriz artık




Perşembe, Şubat 09, 2017

Her şerden bir hayır umalım...



Geçen hafta Levent'ten Fatih'e gitmek için bindiğim taksiyle Piyale Paşa'dan geçerken gördüğüm tarihi bir eser dikkatimi çekti.

O kadar kötü ve harabe bir haldeydi ki, etrafını sarmış inşaat şantiyeleri tarafından yutulması an meselesi.

Aklımda kaldı, google mapten ne olduğunu bulmaya çalıştım ama tam konumunu kestiremediğim için bulamadım.

Bir kaç gün önce yine aynı yolu kullanmam gerekti, bu kez geceydi. Yakınlarında işaret alabileceğim bir şeyler aradım. Hilton Tree otelin önünden geçtik bir süre sonra, bu sefer aldım işareti ama koşturmadan bakmayı unuttum.

Ve twittera düşen haberiyle öğrendim ne olduğunu, neresi olduğunu...

Ne yazık ki twittera  düşme nedeni bir gecekondunun helasıydı :(



Yüreğim daralıyor, yazamıyorum...

Kuzey Avrupa ülkelerinin medeniyet düzeyinde yaşıyor sanıyoruz belki de kendimizi ondan bu isyanımız.

Belki bu tuvalet sebep olur, bu eserin korunmasına restore edilmesine...

Yine bir Türk yaklaşımıyla her şerde bir hayır vardır deyip, ümit edelim.


Çarşamba, Şubat 08, 2017

Blog Sahibi Olmak, Arada bir Yazmak

Her geçen yıl daha az yazmaya, iki yazımdan birinde günah çıkarmaya -şimdi olduğu gibi- başladığım görülüyor tarihçemde...

Oturup yazdıklarımı okuyunca, yaaa ne yazmışım kesinlikle yazmaya devam etmeliyim dediğim...

Yazmak, iz bırakmak güzel aslında kimse okumasa bile kendi kendine kendini hatırlatmak için en çok da...

Çok di'il Kasım'da yazdığım bir yazıyı unutmuşum...

Belli ki yoğun bir duyguda yazmışım her kelime yerine öyle bir oturmuş ki; bugün okuduğumda o her taş hissettirdi yerini...

Dün gece bu notu aldım telefonuma belki yazarım bloguma diye...

Bu sabah posta kutumda çok eski bir yazıma gelen şu yorumu buldum...

byKush "Can Dündar yazıları" kaydınıza yeni bir yorum yaptı:

Yıllar sonra yeniden merhaba,
Öncelikle bloğunuzda yayınlamış olduğunuz düzeltme yazısı ve yönlendirme için teşekkür ederim. Geçen 11 yıl sonunda görüyorum ki internette halen aynı yazı aynı imzayla dolanıyor. Ve ben bir kez daha kendimi ispat turlarına başlamışım. Bu sefer işim daha da zor; candundar.com.tr kapanmış. Dolayısı ile insanlar arama motorlarında sizin tekzip yazınıza değil ama benim gibi bu sayfanıza ulaşıyor.

Emeğe saygınızı bildiğim için son bir rica ile bu sayfadaki yazının altındaki Can Dündar imzasını, içeriğindeki "oo Can bey kapmışsınız çıtırı" satırındaki Can / Ömer deformasyonunu bir de yazının girizgahındaki "Can Dündar yazıları
Can Dündar'ın yazılarını çok beğenerek okuduğumu; sık sık siteme koyduğum yazılarından anlamışsınızdır. Bugün de evlilikle ilgili çok güzel bir yazısını daha okudum. Onu da paylaşıyim istedim. Can Dündar'ın kendi sitesi olduğunu duymuştum ama bugüne kadar ziyaret etmemiştim. Ama artık isterseniz siz de ziyaret edebilesiniz diye linklerime ekliyorum." bölümlerini düzeltmenizi isteyebilir miyim?

ışık ve sevgi ile kalın.


Ve yazmalıyım dedim :)

11 sene önceki yazı ve düzeltilmiş hali...